Yevgeny Aleksandroviç Yevtuşenko II.
Yevtuşenko’nun resmini 1962’de Amerikan “Time” dergisinin kapağına taşıyan “Babi Yar” epik şiirinin geri planını ve değerlendirilmesini verelim. Şostakoviç’in 13. Numaralı Senfonisine de konu olan “Babi Yar” adındaki koyak Ukrayna başkenti Kiev’dedir ve Nazilerin Sovyetlere karşı geçtiği istilâ hareketi sırasında bir dizi katliamın icra alanı olmuştur. Bu kıyımların en dehşet vericisi ve belgelendirilmiş olanı, Rusların da anti-Semitik duygularına dayanarak bir defada 34.000 kadar Yahudi’nin öldürüldüğü 1941 yılı 29-30 Ekim gecesi gerçekleştirilmiş operasyondur. Bu katliâmın emri Kiev’in askerî valiliğini alan Tuğ General Kurt Eberhard, SS’lerin Üstgrup önderi, Güney Grubu Ordusu Polis Komutanı Friedrich Jeckeln ve (Anglo Saksonlarda “task force-özel görev gücü” denilen özel amaçla kurulmuş birliğin Almanca karşılığı olup aslında seyyar katliam görevi yapan birlikler) Einsatzgruppe C Komutanı Otto Rasch tarafından birlikte verilmişti.
![]() |
| Rus sanatçısı Felix Lembersky’nin Babi Yar katliâmını temsil eden yağlı boya eseri |
Kıyım, hemen tümü Yahudi, “Sonderkommando” denilen “Toplama (daha doğrusu ölüm) Kampları” ndaki kol gücü olarak çalıştırılan hizmetkâr tutsaklar, “SS” ve “SD” kısaltma adları ile bilinen Polis Emniyet ve onun bir alt birimi olan Haber Alma Örgütü Timleri tarafından icra edildi. Batı dillerinde katastrof, yıkım, kıyım anlamlarını içinde toplayan “Holokast” tabir edilen “Soykırım” tarihinde bir defada gerçekleştirilmiş bu en büyük katliam alanında Yahudiler yanında Sovyet savaş tutsakları, komünistler, çingeneler, Ukrayna ulusalcıları, sivil tutsakların da yer aldıkları başka kıyımlarla 150.000 dolaylarında can gitmiştir. Elbette bu faciaya duyarsız kalmayan başka sanatçılar da oldu. Buna ilk dile getiren şiir olayın tanığı da olmuş Ukraynalı kadın ozan Lyudmilla Titova’ya ait olup, aynı “Babi Yar” adındaki şiir, ancak, 1990’larda keşfedildi. 1904-1983 tarihleri arasında yaşamış, Sovyetler birliği Komünist Parti üyesi ve savaş karşıtı eylemci, 1946 yılı Stalin ödülü ile onurlandırılmış, 1970’de Nobel Edebiyat Ödülüne aday gösterilmişken yöneticilerin baskısı ile adaylığı reddeden Mykola Platonoviç Bajan 1943’de gene aynı adda dokunaklı bir şiir yazmıştı. Aynı yıl Sava Holovanisky Babi Yar olayı üzerine “Avraam” (İbrahim” şiirini; Kievli kadın şair Olga Anstey (Babi Yarın başka bir adı olan) “Kirillov Koyakları”nı yazdı. Bayan Anstrey o yıl kocası ile Sovyetleri terkedip Batıya iltica etti. Leonid Pervomaysky ve Leonid Vyşeslavsky’nin bu konuda tarihi belirlenmeyen şiirleri vardr. Ilya Ehrenburg’un 1944’de yazdığı “Babi Yar”ı defalarca yayınlandı. Lev Ozerov’un “Babi Yar” uzun şiiri 1946’da yayınlandı. Ve nihayet Sovyet Birliğinin “Babi Yar”ı bir soykırım alanı kabûl etmemesine tepki olarak 1961’de henüz pek tanınmamış Yahudi olmayan bir ozan Yevgeni Yevtuşenko’nun çarpıcı destanı ortaya çıktı.
Yevtuşenko şiir boyunca Yahudilerin içinde imiş gibi birinci şahıs ağızından konuşur. Bunu 63 ve 64. dizelerde bana hiç Yahudi kanı karışmamıştır ama şu anda kendimi Yahudi hissediyorum diye açıklar ve şöyle devam eder: “Onların karşılaştığı adaletsizlikleri ve çektikleri azabı herkesin fark edip şefkat duygularını uyandırmak istiyorum. Ancak o zaman kendime gururla Rus diyebilirim. Kalıcı barış ve insanlık sevgisi, birliği Yahudi de dahil her toplumun kimliğine saygı ve sevecenlik gösterebilmekle kurulur; insanlığınla ve kendi kimliğinle o zaman iftihar etmeye hakkın olur (66 . ve 67. dizeler)”. Şiirin I. kıtası Babi Yar etrafındaki ormanı betimlemektedir. 30.000’den fazla canın gitmesine rağmen hiç bir anıtın bulunmadığı bu alanda ürküntü egemendir. Ozan bu korku ortamında, bir zamanlar buraya ölüme sürülen insanların çektikleri acı ve dehşeti içinde duyar ve kendini eski Mısırlıların elinde dinleri uğruna şehit olmuş İsraelli tutsaklar yerine koyar. Bu duygunun, o facianın manevî ağırlığının hâlâ okşayıcı bir elle giderilmediğini ileri sürer. Ona göre Babi Yar’da katledilen Rus Yahudileri birer şehittir. Bu dizeleri izleri hâlâ silinmeyen anlamsız nefretin insanî sevgi ve dayanışmaya çevrilmesine yol açmalıdır.
![]() |
| 1905 pogromunda Yekaterinoslav’da (bugünkü Dnipropetrovsk) çoğu çocuk Yahudi kurbanlar (Çarlık Rusyası). |
Şiirin II. kıtasında “Dreyfus davası”na gelinceye kadar ikibin yıl boyunca sürdürülmüş Yahudi’ye bir hayvanmış gibi bakan anti-Semitizmin boşluğunu, yabaniliğini, alçaklığını hikâye edilir. III. Kıtada Yevtuşenko kendini 1906’daki Bielostok pogrom’unun ortasında bulur *(1). Okurlarına dövülüp kanlar içinde kalmış yerde yatan bir çocuğun annesinin dövülmesini çaresiz bir hâlde seyrettiği imajını seyrettirir. 24. mısrada Rusların: “Yahudileri gebertin! Rusya’yı kurtarın! Yahudi bir vebadır; ülkeyi bu şerden korumalı.” nidaları ile Yahudilere, yurtseverlik yapıyorlarmış vehmi ile reva gördükleri mezalimi anlatır. IV. kıtada şair II. Dünya Savaşı sırasında Hollanda’da Anne Frank’ın sığındığı tavan arasına geçer; Anne ile Paul arasında yeşeren masum aşkla tavan arasındaki tutsaklığını unutmaya çalıştığını; sonunda Nazilerin onu ölüme götürdüğünü hikâye eder. V. kıta’da gene Babi Yar koyağına döneriz. 40. dizede şair olayları tepeden seyreden ağaçları konuşturur. 41. dize oksimoron bir ifade ile şehit Yahudilere sessiz bir yas töreni düzenleyen havada Doğanın gücünü görür. Babi Yar’ı çevreleyen hava bu katliâma feryat etmektedir. Şair bunu “sonsuz ve sessiz bir feryat” diye tanımlar. O da 30.000’i aşan kişinin matemcisidir ama ne var ki, onlara reva görülen bu adaletsizliği ve onların acısını dile getirmekten başka yapılacak bir şey yoktur. 57. dizedeki: “bedenimdeki hiç bir organı ben unutamam.” ifadesindeki organlardan kastı Babi Yar’daki kitlesel mezarda ezilip parçalanmış, birbiri ile karışmış cesetlerin her biridir. Onların acısını duyar. VI. kıtada Yevtuşenko Rus halkının yerine göre yumuşak kâlplı ve iyi ahlâklı eğilimli olduğunu hatırlatır. “Elleri masum insan kanına bulaşmış Faşistler, Naziler gelerek Rusların yüce gönüllerini kapadılar,” der; “Sovyetler Birliği halkı olarak Rus sayılması gereken Yahudileri kötüleyerek Rus’u Rus’a düşürdüler,” demek ister.
Son kıtada, ancak anti-Semitizmin ortadan kalkması ile gerçekleşebilecek “Dünya Birliği” için çağrı yapar. O Yahudi değildir ama kendini Yahudi’ye eşit görür. Herkes insan kardeşliği içindedir. İnsan eşitliğini öngören sosyalizmin Yahudileri de eşit görmekle payidar olacağını savunur.
*(1) Rusya tarihi Yahudi pogromları ile doludur. Özellikle, Osmanlı Padişahı II. Mahmut’un, Yunan İsyanını tahrik ettiği gerekçesi ile Ortodoks Fener Patriği V. Gregrios’u idam etmesinin arkasında İstanbul Yahudileri olduğu düşüncesi ile 1821’de, Ukrayna’nın Karadeniz’deki bir kısım limanlarına sığınarak, oralara “Novorossiya” adı veren Rumların kızıştırdıkları bir pogromda Odes’da 14 Yahudi öldürülmüştü. Bazıları pogrom’un Odesa’da 1859’da başladığını söylerler. Bunu izleyerek, bilhassa tefeci Yahudilere karşı babadan kalma borçlar kaynaklı olup Çar II. Aleksandr’a yapılan suikast bahane edilerek 1881-1884 arasında, Rus İmparatorluğunda, başta Kiev, Varşova ve Odesa’da olmak üzere 166 kent ve kasabada 200’ü aşkın Yahudi kırımları gerçekleştirildi. Binlerce Yahudi evsiz, barksız sefalet içinde bırakıldı. Novorosisk Üniversitesindeki Yahudi öğrenciler savunma örgütü kurma zorunda kaldılar. Çar III. Aleksandr 1882 Mayısında Yahudilere karşı sert kısıtlamalar getiren “Mayıs Yasaları” çıkardı. Siyonist hareketi âcil hâle getiren bu pogromlar sonucu bir çok Yahudi ABD ve diğer ülkelere göçtü. 1903-1906 arası pogromlarda binlerce kent ve kasabadaki saldırılarda sayısız Yahudi öldü. Genellikle valilik emirleri ile polis kendini savunan grupların üstüne ateş açıyordu. 1905 Odesa pogromu en şiddetlisi olup 2500 Yahudi canını yitirdi. Yevtuşenko’nun görüntüsünü çizmeye çalıştığı 1906 Haziranında 80 Yahudi’nin can verdiği Bielostok pogromudur.
![]() |
| Andrey Platonoviç Klimentov |
Andrey Platonov Sovyetler Birliği kuruluşunda Türkî toplumlara Rusça edebiyat zevki vermek açılan kampanyalara katıldığına değindiğimiz “Andrey Platonov” kalem adlı Andrey Platonoviç Klimentov 28.Ağustos.1899’da, “Çernozyum-Karatopraklar” denilen bölgedeki Voronej Oblastının merkez kenti Voronej’in varoşlarında fakir bir işçi ailesi içinde doğdu. Dört yıl öğrenimden sonra 14 yaşında büro kâtipliğinden başlayarak birçok işe girdi. İlgi görmese de şiir yazmaya heves ediyordu. 1917 devrimlerinin arefesinde Voronej Politeknik Enstitüsünde kurslara girdi; elektrik teknolojisi öğrendi. Artık birçok gazete ve dergide, özellikle yerel “Demiryolu İşçileri Sendikası”nın gazetesinde, Komünist Parti Voronej İli komitesi “Krasnaya derevnia-Kızıl Taşra” gazetesinde, “Voronej Komünü”nde ve proleter yazarların toplandığı ulusal gazete “Kuznitza”da ve başka birçoklarında doğurgan bir hızla yazmaya başlamıştı.
Konuları edebiyat, sanat, kültürel yaşam, bilim, felsefe, eğitim, politika, iç savaş, dış ilişkiler, ekonomi, teknoloji, açlık gibi toplumsal sorunlar, toprak dağılımı gibi çok çeşitli alanları kapsıyordu. Mart 1920’de artık Krasnaya derevnia’nın editörü olarak Komünist Gazeteciler Birliği yerel Proletkült örgütüne katılmıştı. Maria Aleksandra Kaşintseva ile evlendiği 1921 yılında gıdasızlık krizinden o da ağır biçimde etkilendi ve kimine göre Yeni Ekonomi Politikasından soğuyarak Partiden ayrıldı; başka bir söylentiye göre Cumartesi günleri zorunlu çalışma meyanında başkalarının süprüntülerini temizlemeyi reddettiği için Partiden ihraç edildi. Yazmayı bırakarak elekrifikasyon projeleri ile uğraşmaya başladı. Ancak 1924’de aday üye olarak Partiye kabûl edildi. Tekrar yazmaya dönerek, Sergei Eisenstein’ın “Potemkin Zırhlısı” filmini yaptığı 1925 yılında 1905’deki “Karadeniz İsyanı” hakkında bir kitap çıkarmış; eser Bolşevik Partinin resmî yayını olmuştu. 1927’de Moskova’ya taşındığında egzistansiyalizmin habercisi olan profesyonel bir yazar olmuştu. 1926-1930 arasında “Çevengur” ve “Temel Çukuru” adında iki büyük romanı yazdı. İkisi de üstü kapalı şekilde, kolektif olmasını pek beğenmediği sistemi eleştiriyordu. Ruslar genelde onun dilini garip bulurlar; oysa o kısa tümcelerle çok yalın yazar. Köylü dili ile ideolojik ve politik terminolojinin karışımı sonucu bir anlamsızlığın egemen olduğu anlatım tarzı içinde anî fantastik olayların gerçekleştiği “Temel Çukuru”nun İngilizce çevirmeni Robert Chandler bu eseri ayrı çeşnide iki kez tercüme edecek kadar güzel bulmuştur. Sanayileşme ve kolektifleşmenin geri plânına karşı olan bu fantastik kurgu aslında realist, eğlenceli olduğu kadar trajik, derinlemesine hareketli, bir yandan da tahrik edicidir. Chandler iki kez çevirinin iki nedeni olduğunu açıklar. Birincisi Rusca orijinal metin Platonov’un yaşamı sırasında hiç yayınlanmaması... Yazar öldükten sonraki orijinali ise, bazı temel konuyu ilgilendiren tümüyle kayıp pasajlar da dahil (ahlâk dışılık gerekçeleri ile) öylesine kırpılmıştı ki çevirileri bir şey ifade etmez oldu. 1990’ların başında Platonov araştırmaları seminerler, konferanslarla başlayınca yeni tespitler yapılmıştı. İkincisi sürrealist yazarı anlam bakımından tercüme etmek zordu. Öykü konuları arasındaki “kulak’ların” (varlıklı çiftçiler) mallarının müsadere edilip kendilerinin sallara yüklenip nehir akışına terkedilmelerinin insanlık dışılığına değinmeyip basit bir macera gibi nakledilmesi yazarın niyeti hakkında ikircim yaratıyordu. Platonov’un realiteden süzerek çektiği yazılarının anlamını ustaca perdelemesi Stalin’i de mütereddit bırakmış; rahatsız etmiş; onu: “sersem, manyak, rezil!” diye suçlamıştır. Fakat Platonov Troçky, Rukov ve Buharinden hasmane şekilde söz ettiğinde: “Bu bir peygamber, dâhi,” diye yere göğe koyamaz oldu; ona çeşitli vesilelerle mektup yazdı. 1800 sayfalık sürrealist uzun kurgu Çevengur’un bir bölümü bir dergide yayınlandıktan sonra gerisi yayınlanmadı. Konusu, devrimi birkaç hafta içinde başarıya ulaşan Komünizm ideali peşinde dünyanın işçi cenneti olacağı hayâl edilen Çevengur köyündeki olaylar bir yetim olan Alkesandr Dvanov’un (Saşa) bakıcı ailesinin yoksul düşmesi odağında cereyan eder.
![]() |
| Andrei Platonov'un Moskovadaki Ermeni Kabristanındaki mezarı |
Diğer eserleri; “Gençlik Denizi” adında romanı, “Mutlu Moskova” adında birilmemiş romanı, “Ruh ya da Can”, “Hayvanlar ve Bitkiler Arasında”, “Öteye Beriye”, “Potudan Irmağı”, “Hırçın ve Güzel”, “Yüksek Tansiyon”, “Görüntüde Kilitler” isimli kısa romanları, “Çayır Ustaları”, “En Derindeki İnsan”, “Üçüncü Oğul”, “İnek”, “Dönüş”, “Elektriğin Anayurdu” adında çeşitli kitaplar, “Ondört Küçük Kızıl On Kulübe”, “Latarna” adında tiyatro oyunları, “Anne-Baba” adında senaryo, “Gök-Mavi Derinlikler” adında şiir kitabıdır Kulübe”, “Latarna” adında tiyatro oyunları, “Anne-Baba” adında senaryo, “Gök-Mavi Derinlikler” adında şiir kitabıdır.
Sürrealist, metaforik hattâ dispopya türü yazıları ile Batılılarca “Rusların George Orwell’i diye anılan Platonov’un 1937’den vefat ettiği 1951 yılına kadar yazdığı 8 ciltten aşağı olmayan kurgu ve denemeleri hayatı boyunca yayınlanamadı. 1930’larda büyük tasfiye sırasında oğlu 15 yaşındaki Platon “terörist” ve “casus” suçlamaları ile tutuklanıp bir çalışma kampına sürülmüş orada verem illeti kapmıştı. Döndüğünde ona bakmakta olan babasına da tüberküloz bulaştı. II. Dünya Savaşında savaş muhabirliği yapan Platonov’un hastalığı ağırlaşınca kurguyu bırakıp folklora döndü. 5.Ocak.1951’de, sefil bir hâlde vefat etti. Aynen onun gibi pek tanınmamış olmakla birlikte çok okunan, değerli en yakın dostu Vasily Grossman cenaze töreni konuşmasını yaptı.
Platonov’un “Devlet Mukimi (Yerleşiği)” isimli küçük öyküsünün özeti yazılarına örnek verelim:
Yaşlı bir adam kooperatif girişimleri geleceği inşa konusunda umut verdiği için çok severdi. Sabah kahvaltıdan sonra kooperatif çalışmaları gözlemlemek üzere yola çıktı. Önce demiryolu istasyonunda eşya yüklemelerini izlemek istiyordu. İstasyonda nakledilmek üzere biriken yükleri keyifle seyretti. Arabalar dolusu paketler, zaçyağı şişeleri, kangal kangal urganlar, kurumsal bagajlar, üzerinde işaret olmayan bazı koliler alanı doldurmuştu. Pyotr Yevseyeviç Veretennikov adındaki yaşlı adam pek memnun ve mesrurdu. Kentine bu kargo teslimatı ile hareket, bereket gelmişti. Bu mallar Sovyetlerin en uç köşelerine gönderilecek; yoldaşların yararlarına sunulacaktı. Kentteki inşaat faaliyetinden de çok haz duyuyordu. Binlerle aile birer dam altına kavuşacaktı. Birbirine omuz vermiş çalışkan işçiler ona gurur verdi. Güzün ve kışın çetin günleri için yoldaşlara konfor hazırlıyorlardı. Pyotr Yevseyeviç’in yolu üstünde, pek sık olmayan fıstık ağaçlı bir de küçük orman vardı. Bir köşede yaşlı olmamakla birlikte yorgunluktan olacak uykuya dalmış bir arazî araştırıcısı gördü. Derin bir rehavet içinde ağzını faraş gibi açmış, horluyordu. Arazî araştırması bu kadar mı yorgunluklu bir işti? Soluk almaya vakit bulamayan buğday ekicisinin canı yok mu idi? Aletlerini, teodolitini, mezurasını bir yere toplamış karıncaların yuva yaptıkları bir yer yakınında kaba toprak üstünde uyuyan kadastrocunun daha rahat etmesi için Pyotr Yevseyeviç yerden koparttığı ot yığınını onun başı altına dikkatle yerleştirmeye çalıştı. Karıncaları gözlemlemeye koyuldu. Hiç gözünü açmayan kadastrocu şikâyet yollu homurdandı. Pyotr Yevseyeviç yola devam etmekten başka çare bulamadı. Havanın durgunluğu onu endişelendiriyordu. Kent sağlığı için bu durgunluk hayırlı değildi. Açık alana çıktığında bir yük treninin, sanki soluksuz kalmış gibi oflaya puflaya yokuş yukarı tırmandığını gördü. Galiba istim güçlendirecek yeterli yakıtı ve suyu yoktu. Tam o sırada tepede bir istasyonun bulunduğu kavşaktaki semafor, tek hatta girildiğini ve karşıdan gelmekte olan treni haber vermek üzere kapanınca hız kesmek zorunda kalan lokomotif, yokuş yukarı yeniden hareket için umutsuzluk içinde üç defa sinyal verdi; kendisi geçiş için öncelik istedi. Zira yol üstünde yeterli su tankları ve yakıt ikmâl merkezleri bulunmuyordu. Durmak zorunda kaldığı yakındaki istasyonda da tank boşalmış; Şçepotko” denilen istasyon şefi ile tren kondüktörü arasında sert tartışma başlamıştı. Şef, ayrıca yükleyecek çok kargoları olduğu için trenin daha beklemesi gerektiğini söylüyordu. İyi yürekli ihtiyarcık da tren istasyonunun 3. Sınıf bekleme salonunda dinlenme ihtiyacı hissetti: “Otomotik kumanda cihazı yok mudur? Nerede Devlet?” diye sordu. Şef: “Dev let burada, sizlere hizmet yapmakta. Biz sadece halkdan sakin olmalarını söylemek durumundayız!” dedi. Pyotr burada karşılaştığı üzüntüyü yeterli görüp yakındaki bir zamanlar yüz çiftlik evinin bulunduğu, şimdi yirmidört haneye düşmüş olan Kozma adlı köyü ziyaret için tren kavşağını terketti. Bir koyak içine doğru uzanan yamaçta kurulu bu köy su sıkıntısı çekiyordu. Koyağın bir kenarında bir gölcük vardı ama bu da gübreden yapılmış bir setle çevrili idi. Buradan sızan gübreli ve insan cesetleri kalıntılı sular meyve sebzelere de bulaşarak evlerin altından geçerdi. Bu su ancak tarlaları sulama amacı ile kullanılabiliyordu. Kolera, tifüs ve daha bir nice salgın hastalıklar, ishâller köyü kırırıyor; evler sivrisinekler ve hamamböceklerinden geçilmiyordu. Etraf metruk villalarla dolu idi. Köylüler saygı gösterdikleri Pyotr Yevseyeviç’den içme suyuna kavuşmaları için destek vermesini talep ettiler. O da: “Başımızda Devlet var; umudunuzu kırmayın. Eskisi gibi bol bol sağlıklı su içeceksiniz.” dedi. Köylülerin giyim, ev eşyası ihtiyaçları da vardı. Pyotr onları: “Şükür Devletimiz var; her şeyi hâllerder,” diye oyaladı. Bu köye geldiğinde zengin gönüllü köylüler ona yiyecek ikram ederlerdi. Fakat, kendisi, zaten artık Devletin de yasakladığı bu ikramı kabûl etmemeyi uygun buldu. Devlet, diğer ihtiyaçlara karşı çalışma yükümlülüğü getirdiği gib susuzluğa karşı da yoldaşlara kuyu açma yükümlülüğü getirmişti. Bu durum ayrıca yorgunluk ve sağlık bozukluğu nedeni oluyordu. Pyotr Yevseyeviç eve döndüğünde sakladığı eski ve yeni haritaları inceledi. Bir eski Avusturya-Macaristan İmparatorluğu haritasına baktı. Yerinde yeller esen bu İmparatorluktan sonra yeni Sovyetler Birliği haritasına baktı; uçsuz bucaksız sınırları ile ne muhteşem bir Devletti. Ama, yurttaşlarının susuz kalışı yüreğini yaktı. Bu engin sınırlar içindeki yüz milyonların nasıl doyurulacağını düşündü. Sabah dışarı çıktı. Ötede beride kimsesiz bir işçinin açlıktan, yorgunluktan yıkılıp kaldığını görüyordu. Yalın ayak bir kız keçisini güdüyordu. Kentte, hâlâ eksik olmayan bir dilenci, yanına çöktüğü evin önünde yanmakta olan sigarasını yere attı. Vay sen güzelim villayı tutuşturacak mısın?!. Bir istasyon binasına sığınmış bir oğlan gazyağı ile ısınmaya çalışırken gördü: “Niye gaz yakıyorsun?” diye sordu. Oğlan oralı olmadı; “Bana öyle yapmamı söylediler; geceyi istasyonda geçirmeme müsaade ettiler.” dedi. Pyotr Yevseyeviç’in kafası iyice karışmıştı. Devlet bunu nasıl derdi?!. Oğlan, daha sonra, mahcup bir ifade ile: “Bayım bana bir kaç kopek verir misiniz?” diye yalvardı. Söylediğine göre geride bıraktığı köyünde anası kızları ile birlikte sadece patatesle midesini doldurmaya çalışıyormuş. Kendisine “Şehre git, belki orada bir geçim olanağı bulursun,” demiş. Eline bir somun tutuşturduğu çocuk bir yük vagonuna gizlice atlayıp Moskova’dan Torjok’a her yeri dolaşmış hiç bir iş bulamamış. Yetimhaneler ağzına kadar dolu imiş. Artık hiç bir gücü kalmamış. Yaklaşmakta olan kıştan çok korkuyormuş. Bir çöp kutusunda uyurken donup gideceğini düşünüyormuş. Pyotr: “Köye dönmeyi düşünmüyor musun?” diye sordu. “Hayır. Orada da yenecek bir şey yok. Bir sürü kız kardeşim var. Hepsinin yüzü çiçek bozuğu; hiç evlenme şansları da yok.”. “Neden zamanında aşı olmadılar? Devlet bedava aşı yapıyor.” “O da neymiş? Kimse bize öyle bir şeyden söz etmedi.”
Trenlerin tekerleri raylar üzerinde dönüp duruyordu. Oğlan susmuştu. Pyotr onu öylece bıraktı. Artık gönlünde merhamet edecek yer kalmamıştı. Eve dönünce, işsiz olarak kayıtlı bulunduğu Sovyetler Birliği Çalışma Kurumundan kayıt yenilemek üzere müracaat etmesi gerektiği ihbarnamesini aldı.