18) Kentçilik uzmanlığı yönü de olaganüstü ileri derecede olan kuzenim Yüksek Mimar Mühendis Yılmaz Ergüvenç, epeyce önce benden "DAMA" sözcüğünü araştırmamı istemiş, kent mimarlığı dilinde "ızgara" da denilen "damalı" kent yolları şebekesinin bu adının, kent mimarlığının pîr'i kabûl edilen ve doğum yeri Milet'i bu düzende yeniden inşa eden Hippodamos'la ilgisi olup omadığını merak ettiğini söylemişti.
Daha ilkokul çağında iken okuduğum "Ege Kıyılarından" adlı eseri ile bana antikite ve mitoloji zevki kazandıran rahmetli Cevat Şakir Kabaaağaçlı'nın (Halikarnas Balıkçısı) diğer kitaplarından Hippodamos'un (dişil'i Hippodamia - bu isimde kadın mitoloji kahramanları var) açılımının hippo = at, damos = eğiten, ehlileştiren olduğunu öğrendiğimi, DAMA'nın bu büyük mimarın adı ile ilgisi olabileceğini zannetmediğimi, ancak bu konuda araştırma yapacağıma söz vermiştim. Araya güncelliği olan konular girince bu sözümü yerine getirmede biraz geciktim.
Dama'yı sözcüğün imlâsı (yazılış biçimi) bakımından da İngilizce ehlileştirmek anlamındaki "tame"e yakın görerek bu yönde araştırma yaptım. Gerçekten: bu sözcüğün Sanskritçe "dam"dan, Yunanca "damaein"den (ehlileştirmek masdarı), Latince "domare'den, Gal dilinde "dofi"den geçerek, modern İngilizceye Anglo-Sakson dilindeki temian'dan (ehlileştirmek
masdarı) girdiğini, Hollanda, İsveç, Danimarka dilerinde "tam", Almancada "zham", Fransızca'da "dompter", İtalyancada "domare", İspanyolcada "domar" biçimlerini aldığını gördüm.
İlk kaynak olarak ancak Sanskritçesi saptanabilen "ehlileştirme"nin çeşitli dillerdeki imlâ ve telâffuz olarak evrimleşmesini yukarda gördük. Doğallıkla, kökeni "dam" olarak belirlenen bu sözcük içerdiği, "sahiplik", "üstünlük", "yön verme-biçim kazandırma yetkisi", "egemen olma", "boyun eğdirme" anlamları ile, ayrıca, çeşitli dillerde başka kavramları da karşılayacak biçimde evrimleşmiş: örn. çoğu dillerde ehli anlamındaki "domestik" bundan türemiş; İng. ve Alm.da baraj'ın karşılığı olarak, su'yu ehlileştirip, denetim altına almasından kinaye "dam -damm" sözcüğü kullanılmış; Latincede hayvanın anne olan dişisine, bakıcılık, eğiticilik işlevinden dolayı "dam" denirmiş; çoğu dilde bu sözcük ya da benzerleri "hanımefendi" karşılığı kullanılıyor. Latince "domitare" İng. "to daunt- to dominate") boyun eğdirme; "dominant" başat; Lat."dominus" sahip, Tanrı; "Dome" Tanrının evi -katedral; Lat. "domus" İng. ve Fr. "domain-domaine, domicile" bireyin kendi egemenliğini sürdüğü yer -ev"
demek; bu türetmeler daha da sürer gider.
Gelelim ızgara'ya benzetilen "dama"ya... Bugünkü oyun alanı olan tahta satrancınki ile aynı olan ve dolayısiyle satranç oyununa da esin kaynağı olan "dama" sözcük olarak tüm dillerde hemen hemen aynıdır (İt., İsp., Yunanca, Rusca ve diğer slav dillerinde "dama", Fr. "jeu de dames"- dama oyunu, Alm. Dam(e)spiel, İng. "draughts"). Bu oyunun, biraz farklı kurallarla ilk firavunlar döneminden beri Mısırda oynandığı sağlam bir biçimde belgelenmiş ve çağdaş olanlara tümüyle benzeyenm ilk dama tahtası örnekleri British Museum stoklarına alınmıştır. Kısaca, dama rekabete dayanan en eski akıl oyunudur.
Hindistan altkıtasındaki Sanskrit dil ve kültürü de M.Ö.1800'lere dayandığından bu iki uygarlığın o zamanlardan dama oyunu zevki ve kültürünü paylaştıkları ve zamanla tüm eski dünya topluluklarına yaydıkları anlaşılıyor. Bizim sözlüklerimizde de "dama demek" fiili "bir işi daha ileriye götüremeyecek duruma gelmek, tükenmek" olarak açıklanıyor; satrançda "Şah-mat" denmesi gibi; ("mat" biraz farklı; Farsça "öldüm" anlamına gelirken tümüyle satranç terminolojisine girmiş; "ölü-ölüm" karşılığı olarak ise "mürd"e evrimleşmiş; bunun da fransızca mort'a benzediğine dikkat edelim); demek ki, ilk rekabete dayalı akıl oyunu olan dama da adını, kökeni Sanskritçe "dam"a kadar dayanan, Yunanca "ehlileştirme, üstünlük kurma, boyun eğdirme" anlamındaki "damaein"den almış. Kent mimarlığındaki "damalı yol şebekesi" deyimi, bu tekniğin dama tahtasının karelere bölünmesine benzemesinden geliyor.
Bu makalemizde de görüleceğe üzere, bir konunun tarihine inerken ya da bir sözcüğün etimolojisini (köken araştırmasını) yaparken, çoğunlukla, başlangıç
noktaları olarak Yunan ve Roma uygarlıklarına göndermeler yapıyoruz. Avrupa Birliğinin bazı ırkçı yöneticileri de "Greco-Romen" kültürlerini yere göğe koyamıyorlar; kasım kasım kasılıp, Doğu ve Güney kültürlerine hava basıyorlar. Örneğin mimarlığın pîr'i Hippodamos, doktorluğun pîr'i Hippokrates oluyor.
İkisinin de ailelerinin at yetiştirmeyi sevdikleri anlaşılan Hippodamos ve Hippokrates ("kratein" yönetmek anlamına geldiğine göre "hippokrates" at yöneten, at süren demek) gerçekten mimarlık ve hekimlik tarihinde ilk büyükler mi? Hayır, Efendim! Böyle sanılmasının ana nedeni çok daha eski olup da aslında bugünkü küresel uygarlığın ana beşiği olan uygarlıkları binlerce yıl toprak altında kalmaları, yazılarının çok gecikerek, yakın tarihlerde deşifre edilmeleri, bazılarının hâlâ çözülememeleri, çözümlenme sürecinde olmaları (Minos uygarlığının "Linear A" yazısı ve Hindistan altkıtasındaki İndüs uygarlığı yazısı gibi).
Fransız hükûmetinin görevlendirdiği Charles Texier'nin 1833'den başlayarak Anadoluda yaptığı araştırmalarla Hitit kalıntılarını, Sir Henry Austen Layard'ın 1845'den itibaren yürüttüğü kazılarla Babil ve Asur kentlerini, aynı alanların alt katmanlarında Ernest de Sarzec'in 1877-1901 yılları arasında yaptığı kazılarla Sumer uygarlığını, Sir Arthur Evans'ın 1900'de Giritte Minos uygarlığını; Sir John Marshall'ın, bugünkü Pakistanda İndüs Irmağı boyunda önce 1921'se Harappa, 1922'de Mohenjo-daro kalıntılarını bulmaları, Frederick Calvert'in 1865'de Troya'da yaptığı ilk kazı ile öncü oldukları binlerce yıldan beri gözlerden kaybolmuş kentlerin aydınlığa çıkarılması, tarihî belleğin güçlendirilmesi gibi bir insanlık misyonu hâlâ sürdürülmekte, yitik tarihin sırları yavaş yavaş gün ışığına çıkmaktadır.
Batının arkeoloji literatüründe nerede ise baş köşeye oturtulan Heinrich Schliemann'ı, Troya'ya Calvert'den sonra gelmesi, arkeoloji ya da mimarlık formasyonu olmaması yanında, çapulcululuğu, yalancılığı nedenleri ile bu öncüler arasında saymak istemiyorum.
Minoen "Linear B" yazısı mimar Michael Ventris tarafından, ancak, 1952'de çözüldü. 1802'de çivi yazısını söken Georg Friedrich Grotefend, 1821'de Mısırlıların hiyeroglifini deşifre eden Jean-François Champollion amaçlarını, aynı metinlerin üç ayrı dilden yazıldığı tabletlerdeki farklı dillerdeki bazı isim ve sözcüklerin benzer olmalarından yararlanarak erçekleştirmişlerdi. Yani farklı bildiğimiz kültürler ve uygarlıklar arasında daima etkileşim olmuştur.
Ayrıca, yazısı geç deşifre edilmiş olsa da, Mısır uygarlığının Yunan ve Roma dönemlerinde de sürmesi, kültürünü bu toplumlara iletmesi, tarihçi Heredotos dışında Pythagoras, Thales, Parmanides gibi Yunanlı filozofların Mısırı ziyaret ederek , sistematik araştımaya ve akılcı yönteme dayanan, zamana göre akıl almaz derinlikde bilim sahibi Amon rahiplerinden kognitiv (bilimsel) felsefeyi öğrenmiş olmaları, bizzat bu Yunanlı filozofların "siyahî hocalarımız" şeklindeki saygı dolu ikrarlarına dayanan tarihsel bir gerçektir. Bu uygarlık tarihinin öğrenilmesinde bir kaynak da, M.Ö. III. asırda yaşamış Mısırlı rahip Manetho'nun Yunan dilinde yazdığı Mısır tarihinin, Josephos'un "Pros Apiona" isimli eserine aldığı bahislerdir.
Manetho'nun tarihinden pek az parça günümüze gelebilmiş... Manetho'nun verdiği bilgiler dışında, hiyegrolif çözüldükden sonra yaşamı hakkında daha ayrıntılı bilgi alınabilen Mısırlı devlet adamı, bilge, baş rahip, hekim, mimar ve astronom-astrolog İmhotep (Yemhatpe, M.Ö. 2686-2613) Mısırda olduğu gibi, onu Imouthes olarak anan Yunanlılarca da Asklepios'la aynı kimlikde sayılan hekimlik tanrısı kabûl edilmiş. Hekimliği hakkında zamanımıza henüz bilimsel bir belge ulaşmamışsa da nabız atışlarının sağlıkla ilgisini ilk keşfedenin bu zat olduğu söylentisi vardır ve "tıb" konusunda tanrılaştırıldığına göre bu alandaki otorite olmadaki ününün bir temeli olması gerektir. Mimarlıkdaki otoritesi ise yadsınmaz bir gerçek olup, vezirliğini yaptığı III. Sülâle, 2. firavunu Zoser adına Sakkara nekropolünde (kabristan) inşa ettiği piramidin, yontularak biçim verilen taşlardan yapılan ilk örneği olduğunu bilgisini veren Manetho'dur.
Daha önce kerpiçden yapılan ve "mastaba" (Arapça kürsü) adı verilen ilkel kral mezarlarına karşı, basamaklı bir anıt-mezar olan piramidin, karmaşık yer altı dehlizlerinin, üzerinde çok amaçlı yapıların yer aldığı geniş bir platformun oluşturduğu ilk kompleks İmhotep'in eseri... Bir başka baş yapıtı da Yukarı Nil kıyısındaki Edfu tapınağı...
Yollar, su kemerleri, viadükler, istihkâmlar gibi alt yapı inşaatının büyük ustaları olan Roma'lılar estetik gerektiren villalarının inşası için Mısırlı mimarlar tutarlardı. Kentçilik konusunda antik Mısırda belki kayda değer örnek göremiyoruz ama 1920'lerde keşfedilen en az M.Ö. 2300'lere kadar geriye giden tarihi ile İndus uygarlığının İndus (Sind) ırmağı üzerinde kurulu kentlerinden en büyük ikisi olan Mohenjo-daro ile Harappa'da, "damalı kent düzeni", düz kaldırımlı, geniş caddeleri, dikdörtgen bloklar oluşturmuş yapıları, fırınlanmış tuğlalı evleri, kanalizasyon sistemleri, havalandırmalı siloları, işçi lojmanlarının da yer aldığı sanayi mahalleleri, dizi halinde dairesel hububat öğütme platformları ile en yetkin kentçilik örnekleri saptandı. Dravidien kültüre sahip oldukları sanılan İndusluların yazıları henüz çözülemediği için bu kentlerin plancıları hakkında ne yazık ki, bilgi edinemiyoruz.
Kökeni bilinmeyen çok eski bir olgunun tarihini ifade etmek için İslâm dünyasında, yani Doğu kültürlerinde kullanılan "kâlûbela'dan beri" yani "Dünya kurulalı beri" deyimi vardır; Avrupa'nın tarihde ilk devleti olan Roma'da ise aynı deyimin karşılığı "ab Urbe condita"dır; yani "Kent'in kuruluşundan beri"... Burada kent'ten murad edilen "Roma"dır. Bugünün Avrupalı olmakla öğünenleri gibi kibirli olan Romalılar tarihi ve Dünyanın kuruluşunu M.Ö. 753 yılından başlatırlarmış. Oysa ki, 1966 yılında İ.Ü.E.F. Klasik Diller bölümü ile çok kısa süren temasım esnasında, Batı dillerinin özgün kaynağı sayılan Latincenin en az 150 adet başka dillerin bileşimi olduğunu öğrenmiştim.
Şimdi de, tarihin sonunu saptayan kuramcılar çıktı; günümüzün "insanlığın ideolojik evrimleşmesinin sonuç noktası" olduğunu söylüyorlar; görüş güçleri çok keskin olduğundan mı önlerinde bir sınır görüyorlar yoksa, tersine, bir zamanlar İslâm Dünyasında "bütün doğrular öğrenildi" diyerek İçtihat kapısını kapatan ulemâ gibi hayal gücünden mi yoksunlar?
Evrenin sonu gelmedikçe fizik ve toplumsal-düşünsel evrimleşme sona erer mi? Tarih sınırlandırılabilir mi; ya da "Tarih'in sonu" neyin metaforu? Tartışılmaya değer bir konu; umarım, bir makalemizde bu tartışmaya gireriz.