4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Sözcük Anlamlarında Evrimleşme - 14 –

Çok büyük bir Müslüman topluluğu, başka bir unsurun çoğunluğunun baskısı ve aşağılamalarından kurtararak bağımsız bir devlete kavuşturan bir önderin kişiliğinden söz edeceğim bu yazımda. Bu karizmatik önder, Dünyadaki en kalabalık nüfuslu Müslüman ülkelerden olan ve Türkiyeye en yakın dostluğu gösteren, kardeş Pakistan’ın kurucusu Kâid-i Azam (Büyük Önder) Muhammed Ali Cinnah’dır. Aile kökeni, şu anda Hindistan sınırları içinde kalmış bulunan Gucerat Eyaleti olan, bu nedenle ailesi içinde Guceratî dili konuşulan Cinnah Karaçide Aralık.1876 tarihinde doğdu. Bugün Pakistanın resmî dili olan Urduca’yı hiç bilmiyordu. 

Baba evinden ayrıldıkdan sonra hiç kullanmak fırsatını bulamadığı Guceratî’yi de büyük ölçüde unuttu. Pakistanda görevli olduğum tarihlerde (hatırladığım kadarı ile 1987 yılı idi) gazetelerde bir polemik patlak vermişti; bazıları Kâid-i Azamın yaşamında hiç Cami’ye ayak basmamış olduğunu iddia ediyorlardı; ilerici gazeteler ise, bu kadar büyük bir İslâm topluluğunun bağımsızlığını gerçekleştirerek onu saygın bir devlet haline getiren, dolayısiyle bu devletin atası olan bu mübarek zatın en büyük Müslüman sayılması gerektiğini savunuyorlardı; ancak onun Cami’ye gidip ibadet ettiğine tanıklık eden bir kişiye de basında rastlamamıştım. Ayrıca, ona ait okuduğum kitaplarda, İngilterede Avukatlık yaptığı günlere ait son derece Batı tarzı (fötr şapkası, monoklu, iskarpinlerinin üzeri o zamanlarının modası getrleri ile) şık ve zarif giyimli resimlerine rastlıyordum. Halkına bağımsız Pakistan Devletini armağan edinceye kadar özel yaşamındaki bu çağdaşlık örneğinden vazgeçmedi.

Mohammed Ali ilk eğitimini özel olarak aldı; Medreset’ül İslâm ve Misyoner okullarını geçerek 16 yaşında Bombay Üniversitesine giriş sınavı kazandı; fakat zengin bir tacir olan babası Cinnahbhai, onun işletme öğrenimi görmesini istediği için İngiltereye gönderdi; parlak bir gelecek vadeden bu gencin giderlerine İslâm cemaati de katkıda bulunmuştu. O, Londrada hukuk eğitimi veren Lincoln’s Inn’i seçti. İngilteredeki günlerinde, İslâm inancının erdemlerine ek olarak, her işini tam vaktinde yapma, kararlarında kesinlik, nefsine hakimiyet, sözlerine güvenirlik gibi huyları yetkinlikle özümsemişti. Londra Barosuna kaydolduğunda 20’li yaşların başında idi.

Çeşitli denizci Avrupa ülkelerinin 1498’den beri Hint altkıtasının çeşitli bölgelerinde sürdürülen emperyalist yayılmaları, İngilizlerin 1618’den başlayarak “Doğu Hindistan Kumpanyası” aracılığı ile Türk-Hint Hanedanı Babürlülerden aldıkları ruhsatlarla önce ticaret kolonileri kurmaları, sonradan çeşitli bölgelere yayılarak sinsi sinsi ülkenin iç işlerine nüfuz etmeleri ve fiilen yönetime el koymaları sonunda, siyaseten egemen unsur olan Müslümanlar, nihayet ilk kez Ocak.1856’da politik yapılı örgütlenmelerini “Muhammedî Derneği” adı ile hayata geçirmişlerdi. 

Bundan ürken İngilizler Mayıs 1857’de Bengal ordusundaki sipahi ayaklanmasını bahane ederek son Babürlü hükümdarı II.Bahadır Şah’ı Birmanya’ya sürerek yerli yönetimi tümüyle kaldırdılar. Müslüman egemenliği kıran İngilizler uzun bir süre sonra, gûya yerlilere Batı demokrasisi egzersizi kazandırmak üzere, fiilen kendi denetimleri ve Allan Octavian Hume adında emekli bir İngiliz memurun danışmanlığı altında, Batı’daki örneklerine benzer, siyasal konuların tartışıldığı “Indian National Congress - Hint Ulusal Kongresi” adı ile bir dernek kurdurdular; Derneğin 28.Aralık.1885’de, Bombay’da yapılan ilk toplantısına Müslümanların üye katılımı ise ikiden ibaret olmuştu.
Sonraki toplantılarda bir mikdar artış olmuşsa da her defasında nüfus oranını temsil eden sayının çok altında kalındı.

Hindistanın kuzey eyaletlerinden Uttar Pradesh’in Aligarh kentinde bir Müslüman Üniversitesi vardı; özellikle buradan yetişen Müslüman aydınlar, bu karışık siyaset arenasında Müslümanların statüsünü ve tavrını belirleyecek bir düşünce tankının varlığı gereğine inanmışlardı; 30.Aralık.1893’de Sir Syed Ahmad Khan’ın evinde toplanıp dört almaşık tartışıldı: a) Hinduların İngilizlere karşı tahrikâtına katılma, b) karşı bir harekâta geçme, c) siyasetten uzak durup, salt eğitime yoğunlaşma, d) ortalama bir siyaset ile ne halkı tahrik ne de tümüyle etkinliksiz kalma... 

Sonuçda tümüyle Müslüman bir örgütlenme “Mohammedan Anglo-Oriental Defence Association – Muhammedî İngiliz-Doğu Savunma Derneği” adı altında oluştu; bunun üyeleri ‘Aligarh Hareketi’ denilen akımı temsil eden etkili Müslüman liderlerle sınırlandırıldı. Bu oluşum, Sir Mian Mohammed Shafi’nin önerisi üzerine 1.Ekim.1906’da İngiltere Krallığını temsil eden Genel Vali Lord Minto’nun verdiği yetki ile, ilki 15-16.Ekim.1906 tarihinde Lucknow’da gerçekleşen çeşitli toplantılardan sonra 30.Aralık.1906’da Dakka’da kurulan büyük Müslüman siyaset örgütlenmesi “All India Muslim League – Tüm Hindistan Müslüman Birliği”nin gerçek hareket noktasıdır. Bu arada Aligarh Institude Gazette’in 5.Ekim.1903 tarihli sayısında Hint Müslümanlarının dinî birlikleri bakımından bağımsız bir ulus oluşturabileceği işlenmişti.

Cinnah 1896’da yurda dönüp bir süre Karachi’de yasal stajını yaptıkdan sonra Bombay Barosuna kaydoldu, mesleğindeki üstün başarısı yanında siyasetle de ilgilenmeye başladı; “Hint Ulusal Kongresi”nin, İngiliz yönetimine karşı ılımlı tutum’u benimseyen üyeleri arasında çok göze çarpan bir etkinlik gösterdi. Müslüman Birliği de bu sıralarda aynı eğilimde ve Hintlilerin Kongresi ile de yakınlık arayışında idi; ancak İngilizlerin Türklere karşı politikalarını değiştirmesi girişimlerinde bulunuyordu. Birliğin Aga Han Başkanlığındaki 31.Aralık.1912 tarihli Bankipur danışma toplantısında a) İngiltere tahtına sadakat, b) Hint Müslümanlarının her alandaki hak ve çıkarlarının güçlü bir biçimde korunması, c) Müslümanlarla, Hindistanın tüm öteki cemaatleri arasındaki dostluk ve birliği güçlendirme, d) Hindistana uygun bir öz yönetim hedefine ulaşma arayışı ilke kararları temelinde 22-23.Mart.1913’de Birlik Lucknow’da 6.Yıllık oturumunu yaptı. 

Cinnah, henüz Birlik üyesi olmamakla beraber, danışma toplantısına da yıllık oturuma da özel konuk olarak katılmıştı. Bu kararların kabûlünde, parlak kişiliği ile en etkili rôlü o oynayarak sivrildi. Aralık.1913’de yapılan ve İngiltere İmparatorluğu dahilinde Hindistan öz-yönetimi kabûlü dileğinin şiddetle vurgulandığı Karachi toplantısından az sonra Birlik Başkanı Aga Han’ın istifası üzerine Cinnah Birliğin başına geçti. Birliğin daha önceki tavrına koşut olarak Dünyadaki tüm Müslüman topluluklarla temasını sürdürdü; Balkan Savaşında olduğu gibi 1. Dünya Savaşında da Türkler en içten ve etkili desteği Hint Müslümanlarından aldılar. Bir yandan Birlik ve Hint Kongresi ortak çalışmalarını sürdürüyordu. Sık sık, etnik çıkar ve yönetimde temsil oranı konularında doğan aykırılıklarla gerilen ortamı yatıştırmaya çalışan, “Bu ülke Hintliler tarafından yönetilmeyecektir, Müslümanlar tarafından yönetilmeyecektir, hiç kuşkusuz İngilizle tarafından da yönetilmeyecektir; bu ülkeyi tüm evlâtları yöneticektir” sözleri ile Hindistan birliğinin ateşli savunucusu Cinnah’ı, Merkezî Yasama Meclisi üyesi olup Hintlilerin Kongre Partisi adına özerklik statüsüne dayalı bir anayasa taslağı hazırlamakda olan Pandit Motilal Nehru’nun (Bağımsız Hindistan’ın ilk Başbakanı Cevahir Lâl Nehru’nun babası) Hintlilerin ezici üstünlüğünden vazgeçmemesi inadı çileden çıkarmıştır.

1928 Ağustosunda, Nehru’nun anayasa taslağı hakkında tüm partiler müzakereye oturduğunda, Pakistan’ın isim babası olan idealist büyük ozan İkbal’in Sind, Pencap, Kuzey Batı Cephesi Eyaletinin (ki bunlar bugünkü Paksitan toprakları) birleştirilerek özerk yönetime bağlanması önerisi Hindû çoğunluk tarafından mantık dışı bulunarak reddedildi. Cinnah, Müslüman Birliği adına; taslakda şu değişiklikleri önerdi: a) Merkezî yasamada Müslümanların karar nisanı en az üçde bir olmalıdır, b) Pencap ve Bengal eyalet meclislerindeki yasama oranı nüfusa göre belirlenecek, bu oran on yıllık sayımlarla gözden geçirilecektir, c) Artık oylar, Merkezde değil, eyaletlerde değerlendirilecektir, d) Sind’in Bombay’dan ayrılması ve Kuzey Batı Cephesinin bir Eyalet Valiliğine yükseltilmesi Nehru taslağındaki koşullara bağlanmıyacaktır. Toplantıda bu öneriler reddedilince Cinnah kararlı ve sert bir tonda “İşte, yolların ayrıldığı noktaya geldik.” dedi.

Müslüman Birliğinin 28.03.1929 Delhi toplantısında, yukarki koşulları, Tüm cemaatlere tam özgürlük din, inanç, ibadet, propoganda, dernek kurma, eğitim özgürlüğü, belli bir cemaatin dörtde üçü’nün kabûl etmediği hiç bir yasanın ya da kararın çıkarılamıyacağı, Anayasanın behemehal İslâm dinini, kültürünü,dilini, kişisel hukukunu, İslâm hayır kurumlarını koruması, Devlet ve yerel idarelerin yapacağı sosyal yardımlardan nüfus oranında pay alınacağı kayıtlarını da içeren 14 ilke kararını sundu.

Nehru’nun önerileri zaten İngilizlerce de reddedilecek; Hint pasif direnişi başlayacaktır. Bir yandan Müslüman Birliğinin bünyesindeki “Hilâfet Komitesi”nin Türkiyede Hilâfetin kaldırılmasından keyfi kaçmıştır. Pencap İslâm Birliği, Hilâfetin ilgası ile ilgilenmeyen Cinnahın liderliğini kabûl etmeyip ayrı örgüt kurunca düş kırıklığı artan Cinnah 1930’da İngiltereye yerleşir; Londrada çok başarılı bir avukatlık kariyeri sürdürerek 6 katlı bir binada hukuk bürosu kurar. 1930-32 yılları arasında Hindistan konuları hakkında katıldığı yuvarlak masa konferanslarında Hintlilerin niyetinden iyice umudu keser. 

Ozan İkbal Birliğin Aralık.1930’daki toplantısında, Müslümanları Hintlilerden ayrılarak bir Devlet kurmasını coşkulu söylevi ile ilk kez dile getirir; ancak, Cinnah’ın Başkanlıkdan ayrılması, güçlü bir liderlikden yoksun kalan Müslüman Birliğini ölü bir döneme ve parasal sıkıntılara sokmuştur. Oxford’da Exeter Kolejinde hukuk öğrenimi yapmış olup Cinnah’ın daima desteklediği gözde arkadaşı Avukat Liyakat Âli Han henüz etkisizdir; fakat ideali uğruna canla başla çalışmaktadır. 1933 sonlarında Birliğin Başkanlığını tedvir eden Mian Abdül Aziz, Birliğin ilkelerine aykırı tutumu ve keyfî davranışları gerekçe gösterilerek Konsey (Danışma Meclisi) üyelerince görevinden uzaklaştırılır. Başlarını liyakat Âli Han’ın çektiği bir grup, İslâm cemaatini üsütünde saygınlığı olduğunu düşündükleri cemaatin en büyük imamına baş vururlar. Ancak; Hintliler bu durumu öğrenince bu adama Kongre Başkanlığı önererek etkisiz hale getirirler. İmam Hindistan Birliği ideali söylemi ile bu dileği reddeder. Ricacılar bu kez, ya tümüyle Birliğe dönmesi, yoksa ardında namaza durmayacakları uyarısında bulunurlar. Büyük imam çok rencide olur ama çıkarından vazgeçemez.

Cinnah’ın ayrılışından beri varlığı kağıt üstünde kalmış Birliğin Liyakat Ali Han liderliğindeki ileri gelenleri Londra’ya giderek Cinnah’ı tekrar önderliği alması için ikna etmek isterler. 

Hindistandaki yozlaşmış Müslüman topluluğun ıslahının zor olduğunu bilen Cinnah onlara şu soruyu sorar: “Bana 6 tane sözüne güvenilir, yalan söylemeyecek adam bulabilir misiniz ki kadromu kurabileyim?” Bu altı kişi bulunur ve Kaid-i Azam hukuk bürosundaki işini bırakır; son derece zengin tefriş edilmiş binasını olduğu gibi bir arkadaşına karşılıksız bağışlar. Müslüman Birliğinin, yeniden Başkan seçildiği nisan 1934’de genel oturumundan itibaren Birliğin canlandırılması ve bağımsız Pakistan Devleti hedefi için, bir yandan İngilizlerin Savaş Bakanı Sir Strafford Cripps’e, bir yandan Gandhi ve Hindistan siyaset sahnesinde sadece Hindûların ve İngilizlerin olduğunu, geri kalan unsurların yoldan çekilmesi gerektiğini iddia ve Cinnahı ulusuna ihanetle itham eden oğul Nehru’ya (Cevahir Lâl Nehru) karşı ve dilini (daha doğrusu, çok sayıda dillerini) bilmediği cemaatinin aydınlanması yolunda insanüstü mücadelesine başlar. Çünkü; Müslüman Hintlileri Hindûlardan ayıran salt din değil; artık iyice özümsedikleri kültür ve uygarlıktır. Liyakat Âli Han’ın rehberliğinde yaptığı ülke gezilerinde doğallıkla İngilizce konuşur; konuştuklarını Âli Han Urduca’ya çevirir; Urduca’nın da bilinmediği yörelerde yerel çevirmen bulunur. Bu ikinci başkanlığı süresi içinde Urduca’yı öğrenmeye başlar.
Gerisi çok uzun ve ibret verici öyküdür; bilmem bu öykünün ayrıntılarını vermeye de fırsatımız olabilir mi?

Bu yumuşak ifadeli, güler yüzlü, barışçıl yaklaşımlı, fakat müzakere masalarında cemaati çıkarına çok azimli ve mücadelesinin son evrelerinde savaşı da göze alan çelik iradeli önder, Mart-Ağustos.1947 arası Hindistan Genel Valisi olan Lord Mountbatten’i anarşinin tek alternatifinin Pakistan’ın kurulması olduğunu ikna ederek, onun hazırladığı planla Hint altkıtasının iki ucunda yer alan iki bölgeli büyük Pakistan Devletinin kurulmasına amil olur ve Paksitan Genel Valisi ünvanı aldığı 15.Ağustos.1947 tarihindede (kendisine dandy-züppe denilmesine neden olan) Batılı kıyafetlerini çıkararak, ilk kez olarak karşısına şalvar-kamiz ve astragan keple çıktığı halkına Urduca seslenir: “Zindabad Pakistan”.

Müslüman halkına bağımsız bir ülke bağışlamasından bir yıl kadar sonra 11.Eylûl.1948’de doğduğu kent Karachi’de yorgunluğun getirdiği hastalıkdan öldü. Sağlıklı da olsa fazla yaşatılacağı pek olası görünmüyordu; Gandhi’nin yobaz bir Hindû tarafından öldürülmesi gibi, Toplumu hiç rahat bırakmamış zamindarlar, pirler, mevlâlar gibi din feodalitesinin kışkırttığı bir bilinçsizin mermisine kurban gidebilirdi. Nereden mi çıkarıyorum?
Hindistanla aralarındaki sorunların çözümünü barışçıl yollarda arayan, savaş önerilerini ısrarla reddeden “Kaid-i Millet- Ulus’un Önderi” sanını almış ardılı Liyakat Âli Han’ı yobazlar sağ bırakmadılar da oradan... Daha sonra Hindistanla çıkarılan anlamsız savaşlarda Pakistan çok zarar gördü, Doğu kanadını (Bengaldeş’i) kaybetti. Bundan ibret almıyorlar da; Kaid-i Azam’ın Cami’e gitmemiş olmasına takıyorlar. Vah vah!..

Sözlükçe :

Pakistan = Şair İkbâl’in idealindeki ülkeye verdiği bu isim “Temiz Ülke”
anlamına gelir. Aslı Farsça olup, başka dillere de girmiş olan Pakî = temizlik, arılık; sitan = alan, alıcı demek olup, katıldığı sözcüğe “yer”
anlamı katar (Gülistan = güllük, gül bahçesi, Afganistan = Afgan yurdu gibi)

Urduca = Şu anda Pakistan’ın resmî dili’dir. Ancak, Hint müslümanları arasında yaygınlaştırılmışsa da Pakistanda hiç bir eyaletin ana dili olmayıp, sınırlı sayıda Hindistandan gelen göçmenlerin dilidir. Hindistanda konuşulan diğer büyük dil Hindûca gibi Hint Âri kökenlidir ve Ganj ırmağının kuzeyinde, Uttar Pradesh Eyaletinde geniş bir topluluğun ana dili olarak konuşulur. Farsça ve Arapçanın, biraz da Türkçenin etkisi ile Hindû dilinden ayrılmıştır. 300’ü aşkın dilin konuşulduğu Hindistanda Türk, Mogol egemenliği sırasında franka lingua (ortak dil) olarak yaygınlaştırılmıştır.
Ne tecellidir ki, Hint ve Hindû (Hintçe) isimleri de şimdi hemen tümüyle Pakistan sınırları içide kalan Indus ırmağından gelmektedir. Hint altkıtasının nasıl bir karmaşık dinler, diller, ırklar kompozisyonu olduğu buradan görülüyor.

Kaid-i Azam (Ar.) = Büyük Komutan ( ya da rehber)

Cemaat (Ar.) = bir yere toplanmış insanlar (cem = toplama)

Guceratî = Hint-Âri Prakrit dilleri ile Apabhramsha dili aracılığı ile Sanskritçeden türeme bir dil, adını İS.8. ve 9. yüzyıllarda o bölgede (yani guceratta egemen olmuş Gucarlardan alıyor. Cinnah’ın ailesi gibi Mohindas Gandhi’nin de ana dili.

Monokl (Fr. Monocle) = Tek göze kaş altından sıkıştırılarak kulanılan gözlük camı (monos = Yunanca tek, bir; oculus = Latince göz)

Getr (Fr. Guêtre, İng. gaiter, Alm. gamasche,) = eski modada potinin üztünü kapatmak için kullanılan tozluk (frankça ilk şekli guestre; “gu” ile başladığına göre olasılıkla aslı tötoncadan; “gu” sesi Gotçada “w” olarak işaretleniyor ve seslendiriliyor; “wasti” giydirme, örtme).

Zamindâr – Zemindar (Fars.) = Egemen, vali, toprak ağası, mültezim yani çiftçiden vergi toplamaya yetki verilmiş kimse gibi yerine göre değişik anlamları vardır) Zâmin, zemin = yer; dâr = tutan, sahip, malik şeklindeki etimolojisi bakımından aslı “toprak ağası”dır. Müsklüman Türk ve Mogol hanedanlarının Hindistanda yaygınlaştırdıkları bu Fars asıllı vergi toplama sistemini İngilizler de sömürge yönetimi sırasında uygulamışlar; hattâ Avrupalı zemindarlar kullanmışlardır. Özellikle Kuzey Hindistanın pek çok bölgesinde ise toprağın mülkiyetini elinde tutan ve çoğu kez bir tarikatı temsil eden büyük toprak ağası, bazen de toprağı işleyenlere ya da bir köy topraklarının ortak sahiplerine verilen addır.

Pîr (Fars.) = yaşlı, koca, ihtiyar, tarikat kuran

Mevlâ (Ar.) = Sahip, efendi (Mevlâna = efendimiz)
Yayın Tarihi : 5 Mayıs 2006 Cuma 12:37:13


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?