4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Sözcük Anlamlarında Evrimleşme -4-

Bana ayrılan Yazı köşesinin adını "Yaklaşım" koydum. Bu isim, aslında "Sözcük Anlamlarında Evrimleşme" dizisinin de özünü oluşturuyor. Yeryüzünde konuşulan ve 6000 dolaylarında olduğu lingüistlerce (dilbilimciler) söylenen dillerin ortak kaynaklardan çıktığı, insanların ortak kültürünü oluşturduğunu tarihsel bilgilerle birlikde vermeye çalışır gibi görünen bu dizinin de temel amacı çeşitli etnik kimliklerine karşın tüm insanların kardeş olması gerektiği, insan'a ve uygarlığa yaklaşımın düşmanlıklardan değil evrensel uzlaşmadan geçtiği anlayışının yerleşmesinde naçizane bir katkıda bulunmaktır.

Bu vesile ile, "Ugly American- Çirkin Amerikalı" olmayan Amerikalılardan, II.Dünya Savaşı sırasında, Nazi belâsına karşı Amerikan Hükûmetini ve Kongreyi müttefiklere yardım etmeye ikna eden ve Birleşmiş Milletler Örgütünün kurulmasında ilk girişimi olan ve insanlığa bu büyük hizmeti karşılığında 1945 yılı Nobel Barış Ödülünü alan ABD zamanın Dış İşleri Bakanı Cordell Hull'i hayırla anıyorum.

Bazı Danimarka gazetelerinde Hazret-i Muhammed'in karikatürlerinin yayınlanması ve ülkesindeki basın özgürlüğü gereği bu yayınların yasaklanamayacağı fikrinde ısrar eden Başbakan Rasmussen'in inatçı tavrı karşısında İslâm topluluklarının şiddetli tepkisi ve ülkelerine ilke olarak insanî köprüler kurmak için gelmiş yabancı diplomatik temsilikleri yakıp yıkmaya, hattâ lâik rejimin erdemini tadan ülkemizde bile günahsız bir kilise papazının öldürülmesine varan bilinçsiz öfkelerinin, hattâ bu saygısız karikatürlere mukabele olarak, yaşamının en duyarlı çağında II.Dünya savaşı cehenneminin içinde en trajik biçimde çocukluğunu ziyan etmiş, hayatını yitirmiş masum bir kızın (Anne Frank) anısına, hiç gereksiz yere reva görülen aynı ölçüdeki saygısızlığın şu anda Dünya gündeminin baş köşesine oturması üzerine semantik ile ilgili yazılarıma ara vermek zorunluluğunu hissettim.
İnsanların moral sığınağı dinsel inançlara tecavüz ve bunlarla istihza etmek evrensel barışı tahrip eden bir şeydir; öte yandan, bazı çıkarcıların bağnazlığı tahrik etmesi de o denli çok yıkıcı ve nefret edilesi bir mel'ânet olup geniş kalabalıkları karanlığa, görgüsüzlüğe ve bilmeden büyük günâhlara iter. Ne yazık ki, kendi dinine bağlılığına karşın başkalarının inançlarına ve örflerine iğrenç saldırıları tarihde (özellikle Hristiyanlık
tarihinde) gördüğümüz gibi zamanımızda ve toplumumuzda da görüyoruz.

Tarihe karşı en önemsiz görünen fakat sinsi ve toplumumuzun görüntüsünü kirleten bir iki inanç saygısızlığı örneğinden başlayayım: Akdeniz'in incisi, ören zenginliği ile Dünyada eşi olmayan Antalyamızın, bugün Ulusal Park haline getirilmiş Termessos örenini, ilk kez tümüyle ıssız olduğu bir tarihde, 1961 yılında, Güllük Dağının doruğuna 9 km.lik yokuşunu yaya çıkarak ziyaret etmiştim. Antik kentin yürek ürperten yabanıl güzelliğini doya doya tadmadan önce kentin mermer yolunda kent girişine geldiğimde tam orta yerde kasden bırakıldığı açık olan bir insan dışkısı ile karşılaştım.

2300 yıl öncesinin paganist inançlı bir toplumunun yaşam anlayışına ve inançlarına yapılan bu aşağılama, bu topraklarda yaşadığına göre, gene, hakkında hiç bir fikri olmadığı, tarihe gömülmüş bu toplumun torunlarından biri olabilecek zavallı bir bilisizin eseri idi mutlaka ama kendini bir toprak alana atamayacak kadar çok acil bir durumda kalmış bir kişiye ait olma olasılığını da düşünerek üstünde fazla durmamıştım. Ancak 1977 yılında Fethiyedeki Amintas'ın 102 basamak merdivenle çıkılan mezarını ziyaretimde, geniş mermer avlunun tam ortasında gene benzer görüntü ile karşılastım.

İslamiyet'in zuhurundan önceki bir kültüre karşı, üşenmeyip, 102 basamak merdiven çıkarak "sizin inancınızın, örfünüzün tepesine yestehliyeyim" mesajını vermek için manen ve maddeten içini boşaltan bu gerçek Hak yolundan saptırılmış divanenin, kendisini, gizli ve insanlık dışı amaçlarla yönlendirenlerin elinde ne korkunç bir silaha dönüşeceğini düşünebiliyor musunuz? İşte bu hayvansı davranışları sergileyebilen zavallılara verilen art niyetli koşullandırmalar ve şekillendirmelere dayanan bu ilkel kültür evrensel boyutlara varan ve Dünya güvenliğini tehdit eden şiddet patlamalarının çekirdeği oluyor. İran'da Şah'a karşı özgürlük söylemi ile devrim yapıp iktidara gelen Ayetullah Humeyninin 1985'deki "Muhalefet günahtır" fetvası, Tanrı sözcülüğüne soyunarak insanların uslarını özgürce kullanma iradelerine zincir vurmanın açık bir örneği... Yurdumuzda, geçmiş dönemlerden beri Alevî yurttaşlarımıza reva görülen kıyımlar, 6-7 Eylül vandalizmi, Sıvasda Madımak Oteli katliâmı, heykel tahribatı; Afganistanda Budist kültürüne ait sanat yapıtlarının tahribatı bundan kaynaklanıyor.

"Birisi bir yanağına tokat atarsa öteki yanağını çevir" diyen İsa Mesih'in ümmeti hıristiyanların tarihindeki, kendilerine yabancı inançların sahiplerine karşı yapılan sadistçe saldırılar ise insanlığın en büyük ayıbı... Neron'dan Galerius'a kadar Roma İmparatorlarının zulmû ve kıyımına kurban vermiş Hıristiyan topluluğu Bizansda egemen oldukdan sonra "tek devlet tek din" ilkesini koydular; bütün sanat eseri tapınaklar kilise'ye dönüştürüldü. Paganizimi temsil ettikleri ileri sürülerek Platon Akademisi kapatıldı, Olimpiyad oyunlarına son verildi. Kara Avrupası Hukukunun temellerinden Teodosius yasası Hıristiyanlığa aykırı inanışlara ölüm cezası getiriyordu; klasik devir Yunan filozoflarının öğretisi de bu çerçevede sapkınlık, küfür sayılıyordu; sapkın denilenler yakılarak öldürülüyordu.

Hele, Roma'da kurulan katolik kilisesinin yarattığı dehşeti tanımlamak kabil değildir; Haçlı seferleri sırasında Bizansda egemenlik kuran Latin birlikleri, oranın ortodoks halkını kendilerinden iğrendirmiştir. Katolik Dünyasını saran ve özellikle (obskürantist- karanlıkda kalmayı seçen iddiası ile)yahudilerin kurban oldukları engizisyon mezalimi; peygamberleri sünnetli olduğu hâlde yahudi çocukların sünnet edilmelerinin yasaklanması, bunu yaptırtan babalarının organlarının kökten kesilmesi, annelerinin burunlarının kesilmesi; gözü yılan yahudilerin tanassur ederek (hıristiyanlığa geçerek) kurtulmayı seçmesi (bunlardan Tarkomado adındaki yahudi engizitörlüğe yükselerek 2000 dolayında eski dindaşını işkence ile öldürmüştür); Endülüs Emevîsi müslümanların souykırımı (İspanyada yahudi soykırımına Osmanlı denizcileri Pirî ve Kemâl Reisler müdahale etmiş, Sefarad yahudilerini Türkiyeye taşımışlardır) ibret verici örneklerdir.

"Kurt dumanlı havayı sever" misâli, kilise otoritesinin muhalefet ve saydamlık tanımamasının getirdiği doğal yozlaşma ve rezillikler başta Bocaccio'nun Decameron'nunda (Ongün Öyküleri) olmak üzere edebiyat eserlerinde yer aldı. Yanılmazlık iddiası ile ex cathedra'dan (tahttan) konuştukları iddia edilen papaların tarihi: ticarî suiistimâller yapan, soyluların elinde oyuncak olan, yerine göre onlar tarafından öldürtülen ya da sürülen, kralları aforoz edip sonra özür dileyen, kadın olduğunu gizleyip gayrı meşru hamileliği ile yakayı ele veren, kendinden önceki papayı aforoz eden papaların menkıbeleri ile doludur; birbirlerini aforoz eden karşı-papalar da cabası...Zamanımızda da siyasî cinayetler örgütü Gladio ile bazı kardinallerin bağlantısı söylentilerini biliyoruz.

Nihayet vicdanlarda manevî uçurumlar yaratan bu gidişin bizzat din adamları tarafından durdurulması için başlayan din anlayışında ıslah çalışmaları ayrı bir boğazlaşma serisi getirdi. Luther'in reformu tanıtan yapıtlarının elden ele dolaşması ile din kavgası Fransada 1523'de protestanların yakılmaya başlanmasından 1572'de, tüccar kökenli, kendi içlerinde ensestliğe varan hâyâsız bir ilişki yaşayan Medici ailesinin entrikaları ile düzenlenen Saint Barthélmy (Aziz Bartelemeos) Yortusu katliamında bir gecede 5000 huguenot'nun (Fransız protestanı) karnının deşilmesine, izleyen günlerde de tüm Fransada 70.000 kişinin boğazlanmasına kadar tırmanmıştır.

Başta eski Fransa cumhurbaşkanlarından Valery Giscard d'Estaing olmak üzere, kendini Avrupa Birliğinin genişleme sorunlarında söz sahibi sayan, özellikle katolik kökenli ünlülerin Avrupanın soylu Judeo-Chrétien (Yahudi-Hıristiyan) mirası, Greco-Romain (Yunan-Roma) kültürü içinde Müslüman Türklerin yeri olmaması gerektiğini buyuruyorlar; bu naklettiklerim mi soylu miras? Daha dün 6 milyon yahudiyi yok eden Avrupalıların yahudilere karşı tarih boyunca reva gördükleri ve sonraki yazılarımda yeri geldikçe ayrıntılarını anlatacağım zûlüm karşısında Judeo-Chrétien kaynaşması iddiasının tutarsızlığını bir yana bırakın, hepsi antik Orta-Doğu kaynaklı olup aslında Müslüman filozoflardan öğrendikleri Greco-Romain kültüre sahip çıkan, Orta-Doğuludan nefret ettiği hâlde bir Orta-Doğulu peygambere tapan, M.S.V. yüzyılın kavimler muhaceretinde hangi mağaralardan çıkıp Avrupaya saldırdıkları belli olmayan Franklar, Gotlar, Vandallar gibi barbar soylu bugünün burnu büyük Avrupa beyleri neler saçmalıyorsunuz? II.Dünya savaşında Yahudi soykırımının günahı salt Nazi yönetiminde değildir; ırkçılık ideolojisi Joseph Arthur Gobineau adında Fransız etnolog ve düşünür'üne(!) aittir.

Fransada da semitik kültüre, Orta-Doğululara düşmanlık had safhada iken Nazi işgâline uğradığında işbirlikçilerin sayısı direnişçilerin çok üstünde idi.; o tarihe kadar tüm Avrupa ülkelerinde yahudiler gettolarına hapsedilmişti.

Aydınlanmayı İslâm filozoflarına borçlu olduklarını dürüst bir İngiliz, Bertrand Russell "İslâm uygarlığı İbn Rüşdle bitti., Hıristiyan uygarlığı İbn Rüşdle başladı" sözleri ile anlatıyordu. İbn Rüşd'ün us'u öne çıkaran yazılarını tercüme eden zamanın hıristiyan düşünürleri yakılıyordu.
Sonunda Hıristiyan Alemi tarihden ders çıkarmasını öğrendi; gerçek insanlık değerlerini kodifiye etme yolundalar. 30 yıl savaşları sonunda (ki Dünyanın en kanlı din savaşları dizisidir) 1648'de Westphalia Barışı ile dinsel hoşgörü konusunda ilk kez uzlaşılmış; "tek devlette tek din" ilkesi kalkmamakla birlikde hükümdarların inançları ile ters düşen kimselere "ius emigrandi-göç hakkı" verilmişdi. Irkçılığa karşı insanlığın uzlaşısı ise çok yeni 1965'de Birleşmiş Milletler Örgütünün hazırladığı "Her Türlü Irkçılığın Önlenmesi ile İlgili Konvansiyon imzalandı. Ama dinsel sömürü ve taassubun barış andlaşması, konvansiyon filan tanımadığını Balkanlardaki boğazlaşmada gördük.. Tarih boyunca inançları uzlaştırma girişimleri sonuç vermedi.

1556-1605 yılları arasında Hindistandaki entellektüel Türk-Mogol sultanı Ekber Şah Cizvit papazlarını davet edip onların inançları hakkında bilgiler alıyor; kendi divanında ulema ile dinlerin uzlaştırılması konusunda görüşmeler yapıyor; hattâ bu arada en liberal, sevecen din olarak gördüğü Budizm'e sempatisini açıklamakdan çekinmiyor; fakat bu durumun toplum içindeki nüfuzlarını yıpratacağı kaygısı ulemanın keyfini kaçırıyor; Sultan'a bir şey diyemiyorlar ama hareketsiz kalarak bu girişimi baltalıyorlar. Normal bir felsefî görüşün bâtıl'a dönüşümüne yakın tarihden gözlemliyebileceğimiz en tipik örnek Sihlik'dir, şöyle ki: Hindistanda, hindu-müslüman toplumları çekişmesinin doruk noktasına vardığı, kötü niyetli bazı hinduların açık alanda namaza durmuş müslümanların arasına bir domuz yavrusu bırakıvermesi, bazı müslümanların ise hindularda kutsal olduğunu takmadan hinduların gözü önünde inek kesmesi'nin tahrik ettiği karşılıklı öfkeler her defasında yüzlerce cana mal oluyordu; bu duruma çok üzülen Nanak adındaki bir ozan ve filozof her iki dinin de ortak iyi yanlarını toplayıp ortak olacağını düşündüğü bir çalışma yaptı; adamcağızın Tanrı ile mülâkat yapmış olmak gibi bir iddiası olmadığı hâlde, ilk zamanda barışçıl olan bu düşüncenin yandaşları kuşaklar ilerledikçe çıkarcı grupların elinde araç olarak bağnazlaştılar; kafalarındaki sarığı kutsal bellediler; devlet başkanlarını öldürecek kadar vahşileştiler.

Avrupanın daha yakın bir tarihinde XIX. Asrın sosyolog, tarihçi ve din bilgini (doktora tezini İbn Rüşdçülük üzerine vermiş olan) Ernest Renan eleştirel yöntemi ile bilim ve dini uzlaştırma, dini insancıl bir yaklaşımla ele alma yolunda çalışmalar yapmış; ancak bir gün öğrencilerine ders verirken İsa'dan "eşsiz bir insan diye söz etmesi İsa'nın ya Tanrının oğlu ya da bizzat kendisi olduğuna inandırılmış öğrenciler arasında korkunç bir tepkiye neden olmuş, apar topar üniversiteden uzaklaştırılmış. Daha önce, Voltaire'in de "Mahomed" adlı tiyatro oyunu aracılığı ile peygamberlere eleştirel olarak bakılabileceği tezi farkedilerek oyunun sahnelenmesi engellenmiş; İsa'ya da eleştirel bakılabileceği konusunda baklayı ağzından çıkardığında kentten kovulmuştu. Bunlardan bin yıl ve daha fazla süre önce yaşamış olup da dine aynı eleştirel yöntemle yaklaşan El Kındî, Sühraverdî, Farabî gibi İslam filozofları vardı.

ABD'nin şu anda tüm Dünyayı yönetecek kertede güçlü durumda olmasının etmenlerinden birinin çeşitli dinler arasındaki toplumsal barışı özenle tesis edebilmesidir sanıyorum; ve gene sanıyorum ki: ilk üç cumhurbaşkanının "Deist-Tanrıcı" inancı seçmeleri de bu amaca yönelik... Tanrının birliğini unutup çoğu defa enbiyayı, evliyayı öne çıkaran çok sayıda din yerine, Yaradanı ve güzel ahlâkı us aracılığı ile duyumsamak, Evreni yarattıkdan sonra kendi aşkın (transandantal) mevkiine çekilmiş Tanrının yüceliğini insanî çıkarlara araç yapmamak deistlerin insanlığı barışa götüren yol inancı...

Büyük Fransız yazarı Victor Hugo, öldüğünde Hıristiyan töreni yapılmamasını, cesedini bahçesine gömmelerini ama Tanrıya inandığı için kendisine dua etmelerini vasiyet etmişti.
Müslüman kardeşlerim, lûtfen öfkesi topuğunda olmayalım; galiba hıristiyanlar Haçlı seferleri sırasında zararlı örflerini bize bırakmış; bizim ilmimizi, hoşgörümüzü, akla dayanan yaklaşımımızı alıp geriye dönmüş; tahriklere kapılıp zararı bize dönecek, Taliban'ın, El Kaide'nin Dünya yüzünde İslâmiyet imajı üzerinde yarattığı yıkıcı etkiyi iyice vahimleştirecek taşkınlıklarda kaçınalım. Bakın size taptaze bir haber: kendilerini Hazret-i İbrahim, Hazret-i Muhammet, Veysel Karanî diye tanıtıp piyasayı 2.5 trilyon dolandıran soysuzlar çıkmış; benim saf yurttaşım, böyle soysuzlar toplumun her kademesinde var; gözünü aç, aklını başkalarının kumandasına verme.

Bak, artık Hıristiyanlar kendi peygamberleri ile de gır gır geçiyorlar; Fransız gülmece yazarı Marcel Pagnol'un bir fıkrası şöyle:
XIX. asır Fransasında küçük bir kasabanın hayırsever, iyiniyetli, bir ağası varmış; sık sık çıktığı yurt gezilerinde o sıralarda yaygınlaşan kooperatifçiliğin nimetlerinden kendi kasabasını da yararlandırmak yolunda topluca yatırım yapmak için hemşehrilerini iknaa çalışırmış ama göz kamaştırıcı vitraylar, heykeller, sanat eseri resimler, lüks mobilya ile döşeli kilisesinin servet sâmân sahibi papazının doymak bilmez ihtirası, üzerlerinde ahret korkusu yarattığı cemaatin tüm tasarruflarının kilise aracılığı ile sürekli kendi kesesine akmasınını sonuçlandırıyormuş.

Genç ağa ile papaz arasında halk üzerinde nüfuz savaşları hep papaz lehine tecelli ediyormuş. Sonunda çaresiz kalan ağa, papaz aleyhine kullanabileceği en etkili kozun papazın cinsel yaşamı ile ilgili bir iftira atmak olduğunu düşünmüş; ama bunun da, kasabasının hayrına olmakla birlikde kişisel bir günah olduğunun bilinci ile tenha bir tepelik yere çıkmış; Tanrıya: "Ulu Tanrım, ben, kasabamın yararı için aslında çok imansız olan bu papazın kentte gayrı meşru bir çocuğu olduğu söylentisini yayarak, halk nezdindeki nüfuzunu kırmak zorundayım; günahımı bağışla" der demez hâtif'den telaş içinde gürleyen bir ses "Aman ya gafil, bunu yapma; bir zamanlar İsa adında bir piçin benim oğlum olduğu söylentisini yaymışlardı, ikibin yıldır bu yakıştırmayı yakamdan silemiyorum."

Hoşca ve soğukkanlı kalın

Yayın Tarihi : 11 Şubat 2006 Cumartesi 10:24:29
Güncelleme :26 Şubat 2006 Pazar 22:09:13


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?