4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Sözcük Anlamlarında Evrimleşme - 6 -

14. Minnacık Filistindeki son seçimlerin galibi Hamas Partisinin lideri Halid Meşal'in, resmî mi gayrı resmî mi hangi düzeyde davet edildiği çözümlenemeyen ve Hamas'ı bir terör örgütü olarak kabûl eden dostumuz ülkelerde büyük duyarlılık yaratan (aynı zamanda bir ABD tertibi olabileceği kuramlarına da tol açan) beklenmedik Türkiye ziyareti politika gündeminin başına oturdu, yarattığı riskler bakımından Dünya barışını temel ilke edinmiş Atatürk Türkiyesinde sinirleri gerdi.

Nedir bu Filistin sorunu? Siyasal bakımdan değil de, özet bir sosyo-historik (toplumsal tarih
çerçevesinde) çözümleme yapmaya çalışalım.

Yahudilerin kutsal kitabı İsrail oğulları yoldan çıkıp kötü olanı yaptıkça Rabbin onları başka kavimleri özellikle Filistîleri başlarına musallat edip onlar aracılığı cezalandırdığı öyküleri ile doludur. Tevrat'ın Hâkimler bahsi 13. babı, I.Samuel bahsi 4., 13., 30. ve 31. babları bu yenilgilerin en çarpıcı örneklerin; İsrael-Filistinli mücadelesinde genellikle Yahudilerin galip geldiği örnekler ise: filmlere konu olmuş, bir tılsımlı güce sahip Şimşon'un (Samson) tek başına tüm Filistin birliklerini imha etmesi(Tevratta Hâkimler bahsi, bab. 14-16); bir Yahudi peygamberi olan Samuel (İsmail) ile İsrael Kralları Saul ve David'in (Davud) Filistîler üzerindeki utkularıdır (Samuel bahsi'nin tümü bu savaşımlarla dolu). Demek ki Yahudilerle Filistinliler arasındaki kronik düşmanlığın 3200 yıl kadar bir geçmişi var. Bu düşmanlığın başlangıcına, tarihin derinliklerine çok kısa bir göz atalım:

Bugün Suriye, Lübnan, İsrael, Filistin devlet ve topluluklarının bulunduğu topraklarda, yahudilerin de filistîlerinde bulunmadığı zamanlarda Yunanlıların sonradan, (o havalideki insanların genel rengi olan) esmerliklerinden dolayı Fenike (kırmızı renkli) adını verdikleri tacir olmaları ile ünlü bir kavim yaşıyordu(içeriğinde mantıksal ve tarihsel tutarlık, nedensellik bağı aramanın abes olduğu antik Yunan Teogonisi-Tanrıbilim ve mitolojisine bakarsanız, bu isim Deniz Tanrısı Poseidon'un oğlu ve bu toprakların kralı Agenor'un oğullarından Phoiniks'e izafeten verilmiş). Komşularının tüccar anlamına da gelen "Kenanî" diye andıkları bu grubun çok becerikli, yaratıcı ve gözü pek girişimciler olduğunu okuyucularımız okullarda okudukları tarih derslerinden bilirler.

M.Ö. 3. binyıla kadar eskiye giden bir dönemden beri, sedir ağaçlarından yonttukları kerestelerden tekne yapıp ticaret amacı ile Akdenizde cirit atarlar, bu denizin iki yakasında ticaret kolonileri kurarlarmış; İspanyadaki bugün hâlâ faal ve hattâ turistik merkezler olan Cadiz ve Malaga limanlarını ilk kez onlar inşa etmişler. Thyros'lu (şimdiki Sur) Fenikelilerin, Kuzey Afrikada, bugünkü Tunus kentinin bir banliyösünün bulunduğu mevkide kurup Kart-Hadaşt (Yeni Kent) adını verdikleri liman, M.Ö. III. Ve II. Yüzyıllarda Roma'yı ciddî biçimde tehdit eden Kartaca Devletinin çekirdeği olmuştur. M.Ö. XII. Yüzyılda Septe boğazını aşıp Britanya adasına gitmişler; orada demir, bakır, kükürt madenleri işletmişler. Cam'ın keşfinin de onların marifeti olduğunu söyleyenler varsa da, M.Ö.2500'lerde Mısırda kullanıldığı bilinen cam boncuklar karşısında bunun kesinliği yok; ancak büyük ölçüde camcılığı geliştirmişler ve cam eşya ticareti yapmışlar; hattâ son yıllarda ünlü ören yerimiz Assos'da (Behramkale) yeni kazılar yapan arkeoloji grubunun başkanı Mimar ve Arkeolog Sayın Ümit Beyefendinin naklettiğine göre, bugün Latin Amerikan orkestralarında ritm enstrümanı olarak kullanılan marakasın camdan prototipini icadedip ticaretini yaptıkları, Kuzey Ege'ye kadar sattıkları saptanmış; bu bakımdan müzikde de ileri bir düzeyde oldukları anlaşılıyor.

Arabistan Yarımadasında ilk biçimi oluşturulan fonetik alfabeyi geliştirip en yararlı biçimde kullanmışlar.

Tarihde ilk kez M.Ö. 3500 dolaylarında yerleşim yeri olarak kullanıldığı sanılan, bugün de tüm tek Tanrılı dinlerin kutsal mekânı kabûl edilen Kudüs'ün, Hazreti Davud'un M.Ö. 990'daki fethine kadar Kenanlılardan başka bilinen bir egemeni yok; burada fetih sırasında Yebusîler adında kozmopolit bir halk yaşarmış; antik kasabada tarihi M.Ö. 1800'lere uzandığı arkeolojik incelemelerden anlaşılan tapınak platformunun ve kasaba surlarının Fenikeliler tarafından kurulduğu belli. Yahudilerce Yeruşalim (Batılılarca Jerusalem) denilen kentin adının eski hâli (Tanrının inşa ettiği yer anlamına geldiği sanılan) Urusalim imiş. İnsanlığa böylesine yararlı ve barışçıl yaşam sürmekde olan Fenikelilerin en faal oldukları M.Ö.XIII. ve M.Ö.XII yüzyıllarda civar havalide, Fenikelilerin ülkesi Kenaan diyarını etkileyecek hırçın insan toplulukları devinimleri gelişiyor.

Bu olayları daha iyi açıklamak için önce daha gerilere (tarihde uyuşmazlık var ama daha çok M.Ö. II.binyıl başlarına itibar ediliyor), İnsanlık Alemine Tek Tanrıyı ilk kez tanıtan Hazret-i İbrahime gitmek gerekiyor. Tevrat'ın (Eski Ahit) tam anlaşılamayan dilinden ancak yorumlandığına göre Mezopotamyada, Keldanilerin Sur kenti halkından Terah'ın (bir kıtlık dolayısiyle olacak) oğlu Abram'ı (bizim İnrahim dediğimiz Avraham ya da Abraham), diğer oğlu olan Haranın oğlu olan torunu Lût'u, gelini Sara'yı, Abram'ın karısın yanına alarak Harran'a gelir; orada ölür. O sıralarda Mezopotamyada Şinar, Babil, Erek, Akkad, Kalne'nin egemeni Nimrod(Nemrud) adında putperest ve zalim bir hükümdardır. Rab (Tanrı) İbrahim'e "Ülkenden ayrıl, sana göstereceğim yere git." buyurur (Tekvin 11/31-32 ve 12/1).

Kenaan diyarına gelen İbrahim Kutsal Kitapda adı Salem olarak geçen Kudüs'e gelerek insanları Yehova'ya (Tek Tanrıya) inanmaları konusunda etkileyerek Yahudilik dinini ortaya çıkarır ve bu arada kentin kralı Malkisedek ile görüşerek onun tarafından kutsanır. Kendisine bağlananlara "İbrahim oğulları ya da ümmeti) anlamına İbranî denir. İbrahimin iki oğlundan (bazı kaynaklar torunu diyor) Yakoov'a (Yakub), söylentiye göre, Tanrı tarfından İsrael (İbranîce Yisrael) namı verildiği için, onun 12 oğlu tarafından kurulan kabileler grubuna da İsraeloğulları denilecektir.

Bir kıtlık nedeni ile Mısır'a göçtüğü söylenen İsraeloğullarından ve Tevrat'ın ilk beş kitapdan oluşan bölümü Tora'daki bildirilerin kendisine doğrudan indirildiği iddia edilen (ki bu iddia arkeolojik bulgularla ve Kutsal Kitabın kendi içinde yer alan çelişik bilgilerle doğrulanamıyor- aslında Tora İ.Ö XIII. Yüzyıldan başlayarak İ.Ö.V. yüzyıla kadar, çeşitli Yahudi teologlarının yazımına katılımı ile kesin biçimini almış, M.Ö.II. yüzyılda ek metinler tamamlanmış) Musa (İbranîce Moşe), bir gün çalıların arasında, kendini, daha önce gelen İbranî peygamberleri Hazreti İbrahim, Hz.İzhak, Hz.Yakub'un Tanrısı olduğunu söyleyen bir ses, kavmini Firavun'un elinden kurtarmak için, İbrahim'e vadettiği kutsal topraklara, bir zamanlar Yahudilerin atalarının yaşadıkları Kenaan diyarına dönmenin zamanı geldiğini ikaz ediyor; ve yeniden Kenaan diyarına dönmek üzere Mısırdan Exodus (Çıkış) başlıyor.

Gerek İbrahimin gerek Musanın yaşadığı tarihler, kimlikleri ve anektodları gerekse Mısırdan çıkış (exodus) ve vadedilmiş topraklara varış tarihleri bakımından Tevrattaki ve arkeolojik veriler arasında çelişkiler vardır; bu konularda Kur'anda verilen bilgiler de Tevrattan farklıdır.
Tekvin'in (Yaradılış Kitabı) 10:8-12 bahsinde "yeryüzünün ilk kudretli kişisi olarak anılan Nemrudun hiç bir tarihsel kişiliği olmayıp, bazı tarihçiler putperest "Mezopotamya halkının simgesi" olduğu görüşündeler.

Son yıllarda bir Fransız Arkeologu ve tarihçisi, bazı peygamberler için 600-1000 yıllık yaşam süresi biçen Tevrat'ın 200 yıldan fazla yaşadığını naklettiği İbrahim efsanesinin, Tek Tanrılı din alayışını (tarihsel kayıtlara dayalı olarak) İnsanlığa tanıtan Aton dini nedeni ile Eknaton adını alan Mısır Firavunu Amenhotep'den kaynaklanmış olabileceği tezini ortaya atmıştır ki; Yahudi teologların, Kutsal Kitabın konusu olaylar hakkında verdikleri tarihleri altüst etmesine karşın yabana atılamıyacak olan bu görüş ayrı bir yazı konusu olabilir.

Her ne ise; İsraeloğullarının Kenaan ellerine dönüşünden kısa süre önce bu diyara Filistîler (Pelesetler) denen, bir insan grubu gelir. İ.S.5.yüzyılda Avrupa'ya yönelen, Batı Romanın yıkılması sonucunu doğuran ve ağırlığını Got denilen boylar oluşturduğu için tarih terminolojisine Almanca "Völkerwanderung" deyimi ile geçen "Halklar Göçü"nün bir benzeri de Bronz Çağının sonlarına doğru İ.Ö. XIII ve XII. Yüzyıllarda iki dalga halinde, Peloponeze, Doğu Anadoluya, Kıbrıs'a, Doğu Akdeniz kıyılarına ve Mısıra yönelik olarak cereyan etmişti. Kökeni belli olmayan fakat Avrupayı Orta Çağ karanlığına sokan Milat sonrası benzerleri ile aynı kaynakdan doğdukları, dolayısiyle Kafkasik (beyaz) ırkdan olduğu sanılan ve teknelerle  denizden geldikleri için "Deniz Halkları" denilen bu barbar insanlar kalabalığı Doğu Anadoluda Hitit, Egede Miken uyugarlıklarını, Kıbrısı, Suriyeyi yakıp yıkarlar; bunlardan çok sayıda aşiretler Mısıra ilk dalgada (M.Ö.XIII.asırda) Firavun Merneptah, Pelesetlerin de dahil olduğu ikinci dalgada(M.Ö.XII. asır) Firavun III. Ramses döneminde saldırırlar; fakat Mısırın askerî gücü bunları ezer. Ne var ki: Ege ve Anadolu uygarlıklarının yıkımı, bölgeyi uzun süre (M.Ö. IX.-VIII. yüzyıllarda büyük olasılıkla Batı Anadolunun Ionya ve Eolya Eyaletlerinde yaşamış Homeros ve Hesiodos adındaki ozanların zuhuruna kadar) karanlıkda bırakmıştır.

III.Ramses'in Medinet-ül Habu'daki anıt-mezar-tapınağındaki kabartmalar (Mısır dilinde Purasati, Pulesati adı verilen) Filistinli gemicilerin dik, yüksek başlıklar giydiklerini gösteriyor (yazıtlarda kuş tüyünden taç denilen bu başlığın, saçların özel bir traşla biçimlendirilerek etrafından geçirilen kumaşın bir şeritle çeneye bağlanmasından oluştuğuna ihtimâl veriliyor). Aynı acayip başlık Betşan'daki (Beisan-İsrael'in kuzeyinde bir kasaba) toprakdan yapılmış figürlerde, Kıbrıs, Enkomide bulunan bazı mühürlerde görülüyor. Mısır kayıtlarına göre, geri püskürtülen Filistîler şimdi yaşadıkları topraklara, Ioppe'den (Tel Aviv-Yafa arası) Gazze şeridine kadar kıyı düzlüğüne yerleştiler; Egede öğrendikleri tarzda çömlekçiliği buraya taşıdılar.

Egemen olmalarına karşın özgün dillerinin aşırı yetersizliğinden çevreleri ile anlaşamadıklarından çabucak yerel Samî dile assimile olup kendi kültürlerini unuttular. Dönelim İsrailoğullarının exodus'üne...

Musa'nın Tevrada göre 600.000 kişilik (tarih yorumcularına göre 15.000 dolaylarında) halkı ile, Rabbin ona verdiği güçle Kızıl Denizi yararak Mısırdan çıkması, ancak maiyetindekilerin Filistîlerin gücünden korkarak savaşmaya yanaşmaması üzerine Rab Yahudileri 40 yıl borunca Kenaan diyarına girmekten yoksun bırakır; Musa amacına varamadan ölür; liderlik Yeşu Peygambere kalır (Tevrada göre tüm Yahudi liderler, örnek davranışları olmayanlar da dahil, peygamberdir). Vaadedilmiş ülkeye girdikden sonra, Yeşu zaptettikleri toprakları İsrail'in 12 kabilesi arasında bölüştürür; 10 kabile Kuzeye, Yahuda ve Benyaminoğulları Güneye yerleşirler. Başda değindiğimiz üzere, İsrailoğullarının bu diyara girdikden sonra Filistîler ve diğer halklarla ile amansız savaşları, Kutsal Kitabın çok büyük bir bölümünde hikâye edilir.

Aslında, bu hırçın kavimleri yörenin asıl sahibi Fenikelilerin başında hora teptiren ve onları sürekli iteleyip kuzeye süren, bölgenin ürün bereketi olan vadileri ve deniz yolundan Dünyaya açık, zengin kıyılarının cazibesidir. İ.Ö. 990 yılında İsrailoğullarının (Saul'dan sonra)ikinci Kralı Davud (Müslümanların Kudüs yerine Beyt-ül Mukaddes-Kutsal Ev de dedikleri) Yeruşalim'i fethederek Kenaan ülkesinde birleşik bir krallık kurar; Musa aracılığı ile Yahudilere gönderilen On Emir'i içeren iki tabletin saklandığı Ahit Sandığını buraya getirir. Onu izleyen oğlu Hz.Süleyman (Salamon) Ahit Sandığı çevresine birinci tapınağı inşa ettirir; artık Yahudiler satvetli bir din devleti kurmuşlar, Exodus'den beri yanlarında taşıdıkları "Mişkan" denilen seyyar tapınağın işlevi kalmamıştır.

Kent gelişir, ancak yabancıların etkisi ile dinsel ve politik konularda karmaşa yaşanır; İ.Ö. 922'de Kuzeyde Samiriye (İbranîce Şomson) adında başkenti olan bir Krallık, Merkezi Kudüs olan Güneydeki Yahuda Devletinden ayrı olarak, kurulur; toprakları iki devlet arasında paylaşılan Benyaminoğulları kimliklerini kaybeder; Kudüs aynı yıl Mısır M.Ö.850'de de Filistî Arap ortaklaşa saldırısı ile yağmalanır (her halde Filistîlerin Araplaşması o tarihlerde başlıyor). Kuzeydeki devlet M.Ö.721'de Asur saldırısı ile tarihde silinir; oradaki İsrailliler, İsrail'in kayıp kayıp 10 kabilesi olarak efsanelere karışır. Buradaki dağılmış İsrailliler ve Tevratın aynı soydan geldiğini belirttiğin Aramîler de Yahuda Devletinin başına belâ olur. İ.Ö.701'de Asur Kralı Sinahheriba kenti haraca bağlar.

Hoşea, İşaya, Mika gibi peygamberler Yahuda Kralı Ahaz'ın bu aczi ve yahudilerin başına gelen belâların Tanrıdan ayrılınması yüzünden başa geldiğini, liyakatli bir kralın toplumu kutsal inancına döndüreceğini telkin eden kampanyaya girerler. İ.Ö.614'de Babilliler Kudüsü yağmalar, yahudiler Babile sürgün edilir. İ.Ö 586'da Nabukadnezar Tapınağı ve kenti tümüyle yaktı ve Babile yeni bir Yahudi sürgünü yapıldı. Pers Hükümdarı II. Kiros
(Büyük) İ.Ö.538'de Yahudilerin Kudüse dönmesine izin verdi; böylece Kudüsde ikinci tapınak inşa edildi. Daha sonraki asırda Nehemya kent surlarını yeniden yaptırmıştır. Ancak, yahudilerin çilesi sona ermez; sonraki tarihler boyunca Makedonyalıların, Romalıların, Hıristiyan Bizanslıların saldırılarına zulümlerine maruz kalır. Emirü'l-müminin (inanaların komutanı) namlı Hz. Ömer'in İslâmı o yöreye yayma amaçlı cihadı çerçevesinde 638'deki fethi ile Kudüs Müslümanların eline geçer (her halde Filistinlilerin de İslâmı kabûl ederek Araplaşma sürecini ikmâl etmeleri o tarihlere rastlamaktadır); Emevî ve Abbasî Müslüman yönetimlerinin hoşgörü politikası sayesinde Yahudiler de biraz nefes alırlar. Abdülmelik bin Mervanın da burada Kubbetü's-Sahra'yı yaptırmasıyla Kudüs'ün Müslümanlarca da kutsal bir merkez olması tescil edilmiş olur. Hz. İsanın doğum yeri Beth-lehem (Beytü'l lâhim) kasabası Kudüs'ün varoşu gibi hemen güneyinde yer aldığı için zaten Kudüs'de önemli bir Hıristiyan popülâsyonu vardı, dolayısiyle Hıristiyanlar için de kutsal bir merkezdi; Halifeliği ele geçirmiş Fatımîlerin 969'da bu kenti ele geçirmeleri ve 1010'da Halife Hâkimîn Hıristiyan tapınaklarının yakılmasını emretmesi elbette Hıristiyan Dünyayı (kendi gözlerindeki merteği görmeden) tahrik etti. Bu olaydan 85 yıl sonra intikam seferine çıkan Haçlı şövalyelerin eline 1099'da geçen Kudüs'den Yahudilerle Müslümanlar kovuldu.

Bu arada, Devletlerinin zaafa uğramasından itibaren Yahudilerin, diaspora dediğimiz, Dünyaya yayılmaları başlamıştır. Hıristiyan Kudüs Krallığına 1187'de Selâhattin Eyyubî son verir; Osmanlı Devletinin sonuna kadar Kudüs Müslüman yönetimlerde kalacaktır. Üç Tek Tanrılı dinin kutsal merkezi Kudüsde halen bu üç dinin mensuplarına ayrılmış mahallelerin yanında bir de Ermeni mahallesi vardır.

Ben ilkokulda iken "yurtbilgisi" derslerinde "ulus" kavramının tanımına, "ülke-yurt" ögesinden yoksun oldukları için istisna olarak gösterilen Yahudilere bir yurt sağlanması için aktif çalışmalar I.Dünya Savaşı sırasında, Arap topraklarının Osmanlılarca kaybedileceği göz önüne alınrak, zamanın İngiltere Başbakanı Balfour'un adını taşıyan 2.Kasım.1917 tarihli Deklarasyon'la başlanmış. 1920'de San Remo Konferansında savaşın galipleri İtilâf Devletlerince, Balfour Bildirisi onaylanır; 24.Temmuz.1922'de Milletler Cemiyeti, Filistini (Yahudilerin buraya göçlerinin de kolaylaştırılacağı hükümleri ile) İngiltere manda'sına (geçici vekâleten yönetim) verdi.

Tahmin edeceğiniz ve bildiğiniz gibi bu manda, önceleri Dünya Yahudilerini Filistine kanalize etme çalışmaları yapmış İngiltere'nin başına fena halde tezekledi; Kusal kitaplara geçmiş 3100 yıllık korkunç husumet bir yana, Yahudilerin sınırsız göçleri ile nüfus dengelerinin alt üst olması, Arap ayaklanmaları üzerine dengeli bir politika yürütmeye niyetlenen ve bunu M.C.ye 1939'da beyan eden İngiltereye karşı Dünyanın büyük merkezlerindeki Siyonist teşkilâtın azimli entrikaları, bu arada Orta Doğuya adım atmada yarar gören ABD'nin de desteğini alarak yeraltı örgütlenmeleri ile hem Araplara karşı şiddet eylemleri hem İngilizlere sabotajlar, 1947'de BM'nin ülkeyi ikiye bölme konusunda müzakerelerin yeterli çoğunluk bulunamaması nedeniyle akim kalması üzerine hepimizin izlediği, sonu gelmeyen Filistin iç savaşı başladı.

Bu işten yakasını sıyırmakda tehalük gösteren İngilterenin Yüksek Komiseri'nin Filistini terkettiği 14.Mayıs.1948'de İsrail Devletinin kuruluşu ilân edildi; ABD yeni Devleti aynı gün tanıdı. Ertesi gün de Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak'ın katılımıyla başlayan savaş sonunda İsrail 1947 planında kendisi için ayrılan toprakların 1.5 katı büyüklüğünde bir alanda egemenliğini kuruyor. Öykünün bundan sonraki evresini (Batılıların terör örgütleri diye isimlendirdikleri Filistin yeraltı örgütlerinin kurulması, Süveyş Kanalı savaşı, İsrailin alabildiğine toprak kazandığı 1967 altı gün savaşı, Filistin gerillalarının komşu Arap devletlerine sığınması, oralarda, özellikle küçük Ürdünde, taşkın eylemleri ile hükûmetlerin başlarına dert açması, Kral Hüseyin tarafından kanlı bir biçimde tedip edilmeleri, Anavatanda kalan Filistinlilerin, küçük çocuklara kadar sıçrayan "intifada" denilen taşlı protestoları ve gerilla terörizm'i, buna karşılık İsrail Ordusunun ölçüsüz mukabelesi, kamplarda ABD'nin şikesi olarak kabûl ettiğim ve Mısırın tarafsızlığının elde etmesini amaçlayan 1973 "Yom Kippur" savaşı, dinsel ve etnik boğazlaşmanın Lübnan'a sirayet edip, çok kanlı bir içsavaşa neden olması ve daha sonraki İslâm Cumhuriyeti kuran İran'ın da karıştığı gelişmeler) çok yakın tarihi ilgilendirip hemen herkesce bilinmesi ve benim konumun dışında olması bakımından geçiyorum.

Arnold J.Toynbee'nin "A Study of History" isimli çok hacimli Tarih Deneme'sinde de sayısız örnekleri ile gösterdiği üzere aç ve barınaksız kalma korkusu geçiren tüm insan toplulukları devinimleri temelde yaşam alanı bulmaya yönelikdir; savaş belki Darwin'in "struggle for life - yaşam savaşımı" kuramına uyan bir dürtüdür; hattâ savaşların bilimsel ve teknolojik gelişmenin birinci derecede etkeni olduğu bir gerçektir; ama insan dışındaki canlıların bu yönelimi doğal dengeye yardımcı olur. Toplu yaşayan insanlar ise gereksinimlerini örgütlü olarak sağlamak için, kendilerini zekâ ve girişim üstünlüğü olan bireylerin liderliğine teslim eder; liderler etrafında güvenilir birleşmeyi sağlayacak kutsal kavramlar yaratılması da kaçınılmaz olur. Kutsal kavramlar yaratılınca da bunların her zaman iyi niyetle kullanılmayıp, toplumsal bağı sağlayacak ortak değerler olmakdan çıkarak politik teknoloji denilen araçlar haline gelmeleri, bunlarla şartlandırılan kurbanların yargı yeteneklerinin çarpıtılarak, insaf ve hoşgörü duygularının köreltilerek beşerî ve kitlesel ihtiraslara oyuncak edilmeleri, yargı yeteneğini yitirmiş olanların da artık gözü dönmüş, hiç zaptedilemiyecek bağnazlara dönüşme tehlikesi ortaya çıkar.

Denetime alınamayan bağnazlıklar ise tarihe ve öteki (yabancı-alien) saydıklarına yönelik dinmeyen ölümcül kin ve nefretler doğurur. İşte, insanlığa uygarlık ışığı vermeye başlayan Kenaan diyarına dışardan gelen iki etnik unsur arasında önce yaşam mücadelesi çerçevesinde birbirlerine düşmanlık yapıyorlar; birbirlerine karşı güçlü olmak için kutsal kavramlara sarılıyorlar; binlerce yıl boyunca tarafların ırkî özellikleri değişiyor; beyaz Filistinliler Araplaşıyor; Samî ırkından Yahudiler diasporadan Arianize olarak (beyaz ırka dönüşerek) avdet ediyorlar; ırklar yer değiştiriyor ama Filistin-İsrail markaları kavgası (Dünya çapında cepheleşmeler de oluşturarak, büyük ekonomik çıkarlara da alet edilerek) tüm Dünya için bir nükleer tehdit yaratacak ölçüde dehşet yaratarak büyüyor.

Tarihe öfke ve esef duymak abestir. Romalı bilge Ciceron "Historia est magistra vitae - Tarih yaşamı öğreten hocadır" demiştir. Tarihden nefsimizi ıslah için sadece ders almalıyız; tarih laboratuarında (dönemlerinde kaçınılmaz olan ama zamanımızda tasfiyesi zorunlu) yanlışlıkları ayıklamalıyız. Bu öyküde de gördüğümüz üzere kalıcı başarıları sağlıyan bağnazlık değil sağduyudur; Peygamber dedikleri Hoşea, İşaya, Mika'nın vaızları Yahudi toplumuna çeki düzen vermeye yetmemiştir. Bugün kurulan İsrail Devleti, bağnaz kabbalistlerle düşmanlığı göze alarak Yahudi şeriatını kulak arkası eden, sadece mensup oldukları toplumun haysiyet ve çıkarı namına hareket eden Siyonist teşkilâtın marifetidir.

Anlattığımız öyküler dizisi sonrası evrelerinden örnekler verirsek; 1) Askerliği sırasında Filistinlere karşı çok sert uygulamaları ile tanınmış İzak Rabin, İsrail Başbakanlığı sırasında uzlaşmanın gereğini anladığı 1998 yılında bağnaz bir öğrenci tarafından öldürülmüştür. 2) Yumuşak yaklaşımı ile tanınan Lübnan eski başbakanı Hariri'nin Şubat.2005'de öldürülmesi, uzlaşmaz tavrı ile ABD karşısında direnç gösteren Suriyenin tertibine bağlandı (Suriyeye gerekli dersi vermek üzere koz arayan ABD'nin komplosu olduğunu iddia edenler de var); ama her hâlü kârda insanlığın selâmetine karşı emel ve tutkuların eseri olduğu kesin.
Özgür Hindistanın kurucusu Gandhi'ye muhafazakâr Hintliler kuşku ile "Sen hangi dindensin, Tanrı aşkına?" diye sorduklarında, "Ben Yahudiyim, Müslümanım, Brehmenim, Budistim, Hıristiyanım, Parsîyim" yanıtını vermiştir.

Bu yanıt, Şubat.1948'de onun cahil, fanatik bir Hindu genç tarafından öldürülmesine mâl oldu ama Hindistan onun yolunda ilerliyor.
Elini kana bulamış Hamas'ın artık imaj değiştirme kampanyasına geçtiği; kuruluş bildirgesini revize edip, İsrail'in yok edilmesi, Yahudi düşmanlığı sloganlarının kalkacağı haberlerini alıp umuda kapılmışken, Filistinin henüz sandalyesindeki başbakanı Mahmud Abbas'ın İsraille yaptığı anlaşmaları reddettiğini öğrenerek düş kırıklığına uğruyoruz.
Tüm insanlıkça bireysel kimlikler gibi toplumsal altkimliklere de saygı göstermek kaydı ile insanlık ortak paydasındaki evrensel toplumdaşlık bilincinin özümsenmesi dileğiyle.

Şimdi, bu metinde geçen bazı özel isim ve kavramlarım etimolojik çözümlenmesine geçelim:
Abraham (Avraham-Abram-Avram) = (Ar. İbrahim) haşmetli, soylu baba anlamını taşıyorsa da kökeni Tam belli değil; Hz.İbrahim'in Mezopotamyadan, Fıratın ötesinden aşarak göç etmesine atıf yapılarak "avar-Fıratı aştı" ismi aldığı söyleniyor; ona bağlananlara da "İvrî - İbranî" denmiş.

Betşan (Beisan) = "İskit yurdu, evi" anlamına bir kasaba (İskitlerin Mısıra kadar uzanan bir kabile Birliği kurdukları dönemden kalma Beyt-lehem (İbranîce)= ekmek evi (Arapçada da "beyt" ev demek) David (İb.) (Ar.Davud) = Tanrının sevdiği Hoşea (İb.) = "Yehova (İsrail Tanrısı) kurtuluştur" anlamına İşaya (İb.) = "Sahibimizin sağladığı kurtuluş" demek Mika (İb.) = "Tanrı neye benzer" demekmiş.

Mişkan (İb.) = (Ar. Mesken -Türkçeye de geçmiş) Yahudilerin çadır biçiminde taşınabilir tapınağı Nabukadnezar(aslı Babilce, genel olarak semitik dillerde = Nabu (nebo) bir Babil tanrısı, Nabukadnezar ya da Nabukodonosor = Tanrı Nebo Mülkü korudu anlamında.
Nehemya = Yehova'nın verdiği huzur, teselli (Yehova adı İsrael Tanrısının adının, İbranî alfabesinin Yalnız sessiz harflerden oluşmasının doğurduğu yanlış okuma, dolayısiyle yanlış telâffuzdan Orta Çağda ortaya çıkmış; "Yhvh" biçinde yazılan sözcüğün asıl "Yahveh" ki bu da "Mutlak Varlık" gibi bir anlama geliyor İsrael (Ar.) = Tanrı ile birlikde savaşan (İb.cesi Yisrael) Rab (İb.) = Efendi, sahip, büyük (özellikle Tanrı için kullanılıyor), - rabbi (Efendim), rabab = büyümek

Solomon (İb.) (Ar.Süleyman) = Barış getiren Salem (İb.) (Ar.Selam) =Barış, rahatlık Samuel (Ar. İsmail) = Adı El'dir (El = Tanrı, yüksek) Saul = Çağrılmış (Tanrı tarafından)

Şomron (Samiriye) = Filistin'in orta kesiminde bir bölge (etimolojisi "şamer = itaatkâr", Arapça
Semir = arkadaş) İbranîce "şamerim = itaatkârlar")
Şimşon (Samson) = Güneşden gelen adan
Tora = hem Tevrat'ın Hz.Musa'ya vahyedildiğine inanılan il 5 kitaptan (Yunanca Pentateukhos) ilki,
Hem de Yahudi öğretilerinin tümü olarak anlaşılıyor.
Yakoov (Yakub) = yerine geçen, makamıma kaim olan

Yayın Tarihi : 21 Şubat 2006 Salı 15:25:18
Güncelleme :26 Şubat 2006 Pazar 22:19:05


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?