4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Sözcük anlamlarında Evrimleşme - 6

Henüz tan yeri ağarmamıştı ki, Müslüman kanatlarındaki piyade birlikler düşman kanatlarına doğru harekete geçtiler. Süvarilerin üzerine piyade saldırısına şimdiye kadar rastlamamış olan Got kanatlarının fiilî kumandanları Sisbert ve (bazı kaynakların “Osbert” dedikleri) Oppas, buna göre bir taktik tayini için mevzileri biraz geri çekme emri verdiler. Ancak, asıl emri prenslerden almış olan süvari bölükleri, tekbirlerle saldıran yaya Müslüman askerleri karşısında paniklemiş gibi geri çekilmeyi sürdürdüler. Bir ihanet ihtimâlini göz önüne almış olabilecek olan Roderic, kanatları yedeklerle takviye etmede fazla gecikmedi. Ama ne de olsa bu manevra vakit almıştı ve yedek güçlerin sayısı boşluğu telâfi için yeterli değildi.

Tarık, geniş cephe saldırısı emri verdi. Merkezî Got cephesi dayanıyor ve yiğitçe savunma yapıyordu; ancak, kanatlara doğru devinim halinde olan yedekler toparlanamadıkları için, geniş cephe halinde saldırmaya başlamış Müslümanlar karşısında dikiş tutturamayıp püskürtülüyorlardı. Zamanla Tarığın ordusu kanatlardan kuşatmayı tamamladı. İyice birbirine giren ordular arasında savaşın en vahşiyâne ve kanlı evresi başladı. Tüm muhafızları gibi, ince zincirden zırh yelek kuşanmış ve başı beyaz türbanlı Tarık, Got Ordusunun en merkezî noktasına dalmış, arabasındaki tahtında oturan Roderic’i görmüştü. Bazı kaynaklar, Tarık’ın hemen saldırarak Roderic’i öldürdüğünü naklederler. Genelde bu iddia kabûl görmez; zira, savaş bittikden sonra Barbate Irmağının sekisinin bir noktasında bulunan, çamurlara bulanmış inci ve safir kakmalı sandaletleri ve başı boş dolaşan “Orelia” isimli atı Kral Roderic’in akıbetinin daha farklı olduğunu göstermekteydi. Kral ölü ya da diri hiç bulunamadı; muhtemelen bataklara ya da Rio Barbatenin sularına gömüldü. Krallarının kaçışı ve kumandanlardan çoğunun ölümü Got askerlerinin direncini de sonunda çözdü; çekilmeye başladılar. Tarık peşlerini bırakmaya niyetli değildi; Got Ordusunun imhasını, en azından bir daha toparlanamıyacak biçimde ezilmesini istiyordu. 

Yakın takip üç gün sürdü. Doğallıkla Gotlar, kendileri için cehennemî bir nitelik taşıyan bu kovalamacada, silâhları, atları başda olmak üzere sahip oldukları her şeyi geride bıraktılar; pek az ata sahip Müslüman Ordusu şimdi tümüyle süvari olmuştu. Tahminen 10.000 Got askeri (yani genel mevcudun dörtte biri) çoğunluğu asıl savaşda, geri kalanlar da kaçarken Müslüman kılıcı ile ya da takatsizlikden, açlıkdan olmak üzere hayatlarını yitirmişlerdi. Ölüler arasında, Roderic’in hemen tüm Saray erkânı muhafızları ve eski Kral Wittiza’nın kardeşi Sisberto’nun olduğu söyleniyor. 

Bazıları Sisbertonun, kardeşi, sol kanat kumandanı Oppas (ya da Osberto) ile birlikde kaçtığını naklediyorlar. Esir alınan 10.000 kadar asker de kimi köle olarak kullanıldı kimi de İslâmiyeti seçti (Galip gelen ordunun personelinin büyük çoğunluğu da, başda Tarık olmak üzere, başlangıçda gayrı Müslim köle idiler). Geri kalan Gotlar, kendilerini dağlara ve ormanlara vurup, kuzeye, Sevilla yakınlarındaki Ejica yönüne kaçtılar. Roderic’in maiyetindeki soylulardan Asturias’lı Pelayo memleketine kaçtı. Daha sonra, Müslüman Müslüman yönetimin Asturias Valisi olarak atayacağı Berberî kumandan Osman bin Abi Nis’a’ya karşı isyan hareketi başlatacaktır.

Wittiza’nın oğullarına verilen söz tutularak, Olmondo’ya Sevilla’da, Artabas’a Cordoba’da, küçük oğul Akhila’ya da Toledo’da 1.000’er çiftlik verilmiştir.Toplanmış olan muazzam mikdardaki ganimet’in beşde birini devlet hakkı olarak ayırdıkdan sonra Tarık geri kalanı, her bir ere 250 altın dinar değerinde pay düşecek şekilde dağıttı. Zaferi, artık Valilik yetkisi Afrikia ve Mağrip sınırlarını da aşarak, otomatikman İspanyayı da içine almış bulunan Musa bin Nusayr’e müjdeleyen bir rapor yazdı. Başkumandanından takdir beklerken aldığı yanıt onu düş kırıklığına uğrattı; zira, derhal bulunduğu yerde kamplaması, bir adım daha ilerlemeden, Başkomutanı beklemesi emrediliyordu. Kazanılan utku, doğallıkla, Müslüman ordu adına bir gurur kaynağı oluyor ve ilersi için kesin bir İspanya egemenliği anlamına geliyordu; ama sadece bir keşif seferi yapması yolundaki emrini Tarık’ın dinlememesi Musayı müthiş öfkelendirmiş ve İspanya fethinin onurunu kaybetme ihtimalinin telaşına düşürmüştü. Bir an önce, yönetimine yeni katılan diyara gelerek, çok daha kolay kazanılacak yerel galibiyetlerin kumandasını alarak, Şamdaki Halifeye, kendisini tüm zaferlerin sahibi gibi göstermek isityordu. 

Hiç umulmadık parlak bir başarı kazanarak yıldızı parlayan Tarık’ın yıldızını söndürmeye çalışacaktı. Fakat, beklemenin Hıristiyanlara yeniden toplanma fırsatı vereceğini bilen Tarık bu emri de dinlemeyip yürüyüşüne devam ederek Toledo’yu da ele geçirmiş, Archidona ve Elvira’yı kuşatmaya başlamıştı. Gerçekden değerli bir askerken, ilerlemiş yaşında ihtirasına ve hasetine yenik düşen ve Tarık’a askerleri önünde hakaret edip onun edindiği ganimetleri bile gasbetmeye kalkmaya çalışan Musanın bu zaafı, yeni zaferler kazanmada önemli payı olsa da, giriştiği entrikalar gözlerden kaçmayacak, olayların intikâl ettirildiği Halife tarafından da haksız bulunarak, sadece kendisinin değil, oğlunun ve akrabalarının da başlarına dertler açacak, ağır cezalarla karşılaşmalarına neden olacaktı; Tarık İspanyanın gerçek fatihi olarak tarihdeki yerini alacaktı.

Aile namusunun bedelini Kral Roderic’e hayatı ve Vizigot Krallığının yıkımı,ayrıca Got kadınlarının, Müslüman askerlere, uzun ahrumiyetleri karşılığı ödül aracı yapılması ile ödeten Kont Julian, İngiliz yazarı Walter Savage Landor’un 1812’de yayınlanan “Comt Julien” isimli trajedisine konu olmuştur. Barcelona’lı yazar Juan Goytisolo Julian’ı “İspanya efsanesini yıkan hain” olarak sicillemiştir.

Müslümanlar yeni topraklarda ilk siyasal örgütlenmeyi Kurtuba (Cordoba) Emirliği olarak kurdular. İberik Yarımadasının tamamen işgâli 718 yılına kadar sürmüştür. Hispano-Roman yerli halkın bir çoğu istilacılarla kaynaşarak (dinlerini muhafaza etseler de) Arap kültürünü benimsediler; pek çok da İslâmiyeti kabûl edenler, yeni halkla evlenenler oldu; kalabalık bir melez grubu türedi. İspanyaya gelen Müslümanlar Suriyedeki Emevî Halifeliği geleneğine sımsıkı sarılmışlardı. Emevî Halifeliği 750 yılında, Arap olmayan unsurların tahrikâtı ile yıkılıp yerine Abbasî Saltanatı geçtiği hâlde İspanyadaki Müslümanlar kendilerine Emevî demeye devam ettiler; hattâ 912 yılında Abdrrahman III el Nâsır bin Dinillâh ile Endülüs Emevî Halifeliğini başlattılar; böylece, Abbasî Halifeliğinin varlığına rağmen bir karşı Halifelik oluşturdular. Yeni kaynaşmalarla yeni yeni etnik kimlik almış unsurlar arasında huzursuzluk eksik olmuyordu; sonradan Müslüman olmuş yerliler, melezler, Araplar, İspanyolların “Morisco” dedikleri Berberîler zaman zaman birbirlerine giriyorlardı; ayrıca kabile kavgaları oluyordu. 717 yılında Müslümanların zaptettiği Leon Eyaleti VIII. Yüzyıl sonlarına doğru Hıristiyanlarca geri alınıp, burada bir Hıristiyan hanedan kuruldukdan sonra IX. Yüzyılın başından itibaren, Got asıllı olup İspanyanın karma kültürüne asimile olmuş soylu beyler başka hanedanlar (Aragon, Navara, Castilla) kurdular; ayrıca kuzey doğu İspanyada, Charles Magne’ın Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu güçlerinin sızması ile Katalonya ve Barcelona adında Frank-yerli karışımı hanedanlar da kurulmuştu. 

Reconquista (yeniden fetih) denilen dönemin açılması ile Hıristiyanların dalga dalga gelen baskıları karşısında Müslümanlar güneye çekilip sıkışıyorlardı. İhtiraslı iktidar mücadelelerine konu olan Endülüs Emevîleri Halifeliği 1031’de sona ermiş, yerini tavaif-i mülûk denen 14 küçük sultanlığa bırakmıştır.

Fakat Müslüman Endülüs yönetimi zamanında, bilim, teknik, mimarî’de büyük atılımlar yapılmış; başda Müslüman bilginleri olmak üzere, Hıristiyan ve Yahudi astronomların katılımı ile, bugünkü ölçülerden sadece 26 saniyelik sapması olan “astronomi cetveli” ile yılın süresi hesaplanmıştı. “Alhambra”, “Alkazar” gibi mimarî şaheserler vücuda getirilmişti. Batı Dünyası “Rönesans”ı İbn Rüşt, İbn Haldûn gibi Endülüslü bilgin ve filozoflara borçludur. Felsefe ve mistisizm gibi metafizik uğraş dallarında da, çeşitli inanç sistemleri ve dinsel sektler arasında kurulan samimî dialoglar sayesinde zenginleşme ve derinleşmenin kazanılması, etkisi çok yaygın ve kalıcı olacak ortak kültürün ve çeşitli dinlerde, yaşam felsefeleri ve ontolojik görüşleri birbirleri ile tümüyle örtüşen tarikat ve tasavvuf okullarının temelleri atılmıştır. Araştırmacı yazar Soner Yalçın’ın “Efendi” isimli ve “Sabetaycılığın” Türkiyedeki etkilerini anlattığı nefis eserinin çok yakında yayınlanan “Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı” alt başlıklı 2. kitabında uzun uzadıya anlattığı gibi, “Muhyiddin-i Arabî”, “İbn Meserretül-ül Cebelî” “Afifüddin Telemsanî”, gibi Müslüman ve “İbn Cebirol”, “İbn Meymun”, “İbn Tufeyl” gibi Yahudi sufî filozofların “Din” anlayışına heterodoks (kurallardan arındırılmış olarak) yaklaşımlarında aralarındaki etkileşim, “Kabala” denilen Yahudi mistisizm’i ile İslâm tasavvufundaki “Vahdet-i Vücut” kuramının, birbirine parelel olarak geliştirilmesi, Kabala’daki “ilm-i cifr” denilen mistik şifre çözümü tekniğinin daha sonra bazı İslâm tarikatlarına “Hurufîlik” ismi ile geçecek olması, Endülüsde, değişik inanç sistemleri arasındaki dostça dialektiğin eseri olmuştur.

Ne yazık ki, bu dialog’a katılmayan Hıristiyan bağnazlığı yanında Müslüman yönetiminin yozlaşması ve Müslüman unsurların kendi aralarındaki huzursuzluğu, bu iklimi bozarak, İspanyayı yeniden kan gölüne çevirmiş; bu fetret döneminin ardından Murabıtlar ve Muvahhitler adındaki Mağribî hanedanlar Hıristiyan ilerlemesini önleme bahanesi ile İspanyadaki Müslüman topraklarını işgâl etmişlerdir. Sonunda bilinen hikâye: 1492’de, Castiila-Aragon Krallığı tarafından Yahudiler İspanyadan deporte edildi.

Aynı yıl Gırnata Sultanlığına da son verilip Müslümanların siyasal örgütlenmeleri tümüyle yok edilmişse de, bir süre, Osmanlı gibi Müslüman Devletlerin korkusu ile kendilerine hoşgörü gösterilmiştir. Ancak zaman içinde (ağırlıklı olarak Mağribî yani Berberî olan) bu unsurlar üzerine baskılar arttırılmış; İspanyayı terke zorlanmış; 1614’de (Hıristiyanlığı kabûl edenler dışında) hemen tümüyle Kuzey Afrikaya göç ettirilmişlerdir. 

Ne yazık ki, yaşam tarzları, kültürleri, hatta dilleri oldukça değişmiş bu göçmenler oradaki ırkdaşları tarafından da hiç dostça karşılanmadılar; yabancı düşman muamelesi gördüler. Tam Darwin Kuramına uymuyor mu? “Yaşam Kavgası” ve Kral Roderic ile Florindanın rastlaşmasının peşinden sürüklediği büyük maceralar dizisinin sonunda “Yeni Toplum Türlerinin Zuhuru” ve toplumların yapısının karmaşıklaşması ve evrimi… Yeri geldikçe bu serüvenler içinden başka meseller vermeye çaba göstereceğiz.

S ö z l ü k ç e :

Tavaif-i Mülûk (Sultanlar Grubu) : Tavaif (Ar.)= taifeler (taife= bölük,takım, topluluk, tayfa); Mülûk (Melikler) Melik: Mülk sahibi, Sultan, Sahip
Alhambra (Ar. El Hamra) = Granada’daki (Gırnata) Mağrip Sultanlarının Kale-Saraylarına verilen isim. Yapımında kırmızı taşlar kullanıldığı için (Hamra) kırmızı denmiştir.

Alcazar =Arapça El Kasr= Kale, şato demek olup, İspanyadaki bazı vilayet merkezlerindeki Valilik binalarına genel olarak bu isim verilmiştir (en ünlü Alcazar’lar: Segovia, Sevilla ve Toledo’dadır. İspanyolcaya, Arapçadan girmiş “Alharaca = harekât, hareketlenme, şamata, gürültü”, “Alkazzara= El karaz, gözenekli olup terleme suretiyle suyu soğutan testi” gibi daha çok sözcük var.)

Morisco (kısaca Moro) : Arapça “Batılı” anlamına gelen “Mağribî”nin karşılığı; fakat Berberîler ifade için de kullanılmış (İng. Moor, Moorish,
Fr. Moresque). Uzun süre İspanyanın sömürgesi olarak kalmış “Fas”a da “Moro”ların ülkesi anlamna “Morocco” (Fr. “Maroc” ) deniyor.

Murabıt : (Arapça sözlük anlamı rabıtalı, bağlı, burada din’e bağlı demektir) Kuzey Afrikanın bazı bölgeleri ile Endülüs ve Balear Adalarında, Arabistan çıkışlı olup Berberîleştirildikleri iddia edilen Sahnace Kabilesinin Cemtune ve Gudale boylarının 1050’lerden itibaren kurdukları devlet. Kuzey Afrikada şeyhlere, dervişlere de bu unvan veriliyor.

Muvahhit : (Bu da Arapçada “Tanrının birliğine inanan” demek; “vahdet”den geliyor.) Mağripde, İfrikiye’de, Endülüs ve Balear Adalarında hüküm sürmüş hanedan. Önce bazı kabileleri kendine bağlayan Ebu Abdullah bin Tumert’in 1121’deki ilk devlet benzeri birliğinden itibaren giderek Berberîler arasındaki etkisini arttıran ve topraklarını genişleten bu birliğin şefi Abdülmümin bin Ali 1147’de Murabıt Devletine son verdi. Devlet, 1269’da, Müslüman Emîrliklerin iç kaynaşmaları ile sona erdi.

İbn Rüşt : 1126’da Kurtuba’da (Cordova) doğan, İşbiliye’de (Sevilla) kadılık yapan bu karizmatik filozof, Yunan filozofların eserlerini Arapçaya çevirerek “antikite”nin yolunu açmış; Farabî’den başlayarak kendinden önceki tüm Müslüman filozofları da tanıtmış;Tanrı’nın gücünü “us”la açıklayarak “rasyonalizm”i savunmuştur.

İbn Haldun : 1332’de Tunus’da doğan filozof tarih yorumlamaları ile “toplumbilim”in kurucusu sayılır. Muhyiddin-i Arabî (İbnül Arabî Ebu Abdullah Muhammed) : 1162’de Murcia’da doğan bu İslâm mutasavvıfı, metinde adı geçen Yahudi ve Müslüman Endülüslü sofistleri ve
Hallac-ı Mansuru okuyarak, onların fikirlerini derleyip düzene koymuş; Tanrının birliğine ve evrenin özü olduğuna, Dünyaya levh-i mahfuz’u (saklı levhası) ile gönderdiği insanın onun kalemi olduğuna inanmıştır.

İbn Meserret-ül Cebelî : Kurtuba’da bilinmeyen bir tarihde doğan, 931’deaynı yerde ölen bu filozof Tanrıya bütün bilgileri içeren “nefs-i kül – tüm varlık” sıfatını verir

Mistisizm (Tasavvuf - Gizemcilik) : Gözlem ve uslamadan çok duygu ve sezgiye dayanan doktrin ya da felsefî inanç. (Yun. “Muein”= gizli bir şeye nüfuz etme masdarından geliyor; “Mustes”= bir şeye vakıf olan, içine giren, nüfuz eden; “Musterion”= gize, gizli gerçek; “Mustikos = gizemli; Lat. 

Mysterium); Tasavvuf : Tanrıya kendini adamış anlamında “Sofî” sözcüğünden gelir; bunun kökeni ise tartışmalıdır; Yunanca “bilge” anlamındaki “sofos” ya da tarikat ehlinin sırtlarına giydikleri hırkaya izafetle “yün” anlamına gelen “sufv” ya da Hazret-i Muhammed zamanındaki toplantıların yapıldığı “sofa –suffa”dan geldiği rivayet ediliyor.

İbn-i Meymun (Musa bin Meymun – Batılılar “Maimonides” olarak tanırlar) : Kurtuba’da, 1135 yılında doğmuş olan bu rasyonalist filozof hem Yahudi hahamlardan hem Arap bilginlerden ders aldı.

İbn Cebron (Süleyman bin Yahuda – Batılılar “Avencebrol” olarak tanırlar) : Malaga’da 1020 dolaylarında doğan bu Yahudi şair ve sofîsi Yunanca ve Latinceden çeviriler, hayatın kaynağı ve ahlâk üzerine araştırmalar yapmış.

Heterodox : Dinde kural dışına çıkan; örneğin belli ibadet biçimlerine bağlı kalmayan ya da Tanrının tekliğini ileri sürerek, paganist inanışlardan kalma şeytan, melek, zebanî, cinler gibi ilahî kadroyu tanımayan. Acayip fikir, inkâr… (etimolojisi: Yunanca “etero” = başka, farklı, “dokein”= düşünmek) Ortodox’un (katı kuralcı) tersi.

Yayın Tarihi : 21 Temmuz 2006 Cuma 12:41:30
Güncelleme :21 Temmuz 2006 Cuma 16:20:38


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?