4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Sözcük Anlamlarında Evrimleşme - 9

17) İçinde bulunduğumuz hafta (6-13.Mart) "Laiklik" ilkesinin teklif ve kabûlü ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına giriş yıldönümüdür. Herkesin bildiği tanımla bu ilke "Din ile devlet ve yönetim işlerinin birbirinden ayrı tutulması"olup "Ulusal Egemenliğin" en zorunlu ögesidir. Çağ dışı kalmış olan "Kim Sultansa onun dini geçerlidir" sapkın anlayışına karşı bireylerin "inanç özgürlüğü" yolunda ilk adım olarak Hilâfet Kurumunun kaldırıldığı ülkemizde gene bir Mart günü (5.Mart.1932) camilerde Türkçe hutbe okutularak yurttaşlarımızın dinini tümüyleanlaması içim kendi dilinden

öğretilmesi evresinden 5 yıl sonra, Laiklik de Anayasada yerini bulmuştur (13.Mart.1937). Belki o dönemde ulusumuzun çoğunluğuna yabancı olmakla birlikde, toplumsal barışın sağlanmasında hoşgörü ve uzlaşı kültürünü pekiştirecek; her tür inanç ve kültür mensupları arasında diyalog kolaylığı getirecek; bireyleri, kendi iradeleri dışında yönlendirilmelere karşı koymada güçlendirecek ve inanç kavramı içeriğinin doğasına aykırı biçimde riyakârlık yapma gibi bir etik kusurdan arındırarak sağlam, güvenilir karakter sahibi yapacak, bilimin inanç engellerine takılmadan ilerlemesini ve toplumu yüceltmesini sağlayacak, dolayısiyle bizi Dünya ulusları içinde layık olduğumuz konuma taşıyacak olması bakımından kesin zorunlu olan inanç reformlarını, Yüce Atatürk temkinli fakat kararlı bir tavırla evre evre gerçekleştirmiştir. Üstelik, Türkiye, "laikliğin" anayasaya girerek kurumsallaşmasında, "laik toplum ve eğitim düşüncesi"ne öncülük eden fakat bu ilkeyi anayasasına ilk kez 1945'de koyan Fransanın da önüne geçmiş olma onuruna erdi.

Artık bu ilkenin ülkemizde iyice kurumsallaşması ve geriye dönüşü olmaması olgusunu kabûl etmekle birlikde, din'i maddî ya da politik bir rant aracı olarak kullanmak isteyen fırsatçılar, çeşitli ülkelerdeki değişik uygulamalara ve ayrı deyim kullanımına dikkati çekerek, terminoloji oyunları

ile laiklik kavramını sulandırmaya kalkışmaktadırlar. Bu eğilimi göz önüne alarak, çeşitli dillerde "laiklik" karşılığı kullanılan (ki, temelde iki ayrı kaynakdan türetilmişlerdir) sözcüklerin, geçirdikleri anlam evrimleşmelerini ve bugünkü kesin anlamlarını gözden geçirelim:
Bizim kullandığımız "laik" sözcüğü Fransızcadan alınmış olup (bu dildeki yazılışı laique ya da laic), bunun da kökü Latince "laicus", Yunanca "laicos"a dayanmaktadır; tam sözlük anlamı "halka ait" demektir. Eski dönemlerde din ya da Batıda Kilise diye ifade edilen tapınak ya da din bir toplumun üst kurumu olduğundan "papaz sınıfına ait olmayan", "kilise ile dinle ilgili olmayan" biçiminde bir kavramı da içine alıyordu. Laik karşılığı öteki sözcük İngilizce "secular", İtalyanca "secolare", İspanyolca "secular"ın kaynaklandığı gene Latince "secularis"... Bu da çağ, asır, bir nesil, bir kuşak, dünya anlamlarına gelen ve somut gerçeği ifade eden "seculum"dan gelme; "dünyevî", "çağdaşlık- yaşanan çağ'a bağlı olmak"
anlamlarında "laisizm"i karşılıyor.

 Slav dilleride "laik karşılığı kullanılan da bu ikinci sözcük anlamındaki "stoljece-asır"den gelme "svjetovni" ya da stoljetni"...

Laicus'dan da, secularis'den de türemiş sözcükler aynı dil içinde bulunabiliyor; örneğin: İngilizcede "lay" ve "layman" sözcükleri laicus'dan gelme; papazlar dışındaki halkdan adam, bir mesleği, uzmanlığı olamayan adam

anlamlarını taşıyor. Lay, ayrıca, belli bir kiliseye mensup olmayan, bağımsız papaz ya da papaz olmadığı hâlde ayinlerde kendisine dinsel parçalar okuma yetkisi verilmiş kimse anlamlarına da geliyor.
Latin kültür ve dilinin kaynağını oluşturan Yunancada ise makale konumuz olan kavramın sözcük karşılığı olarak sadece "laikos" var. Gerçi Latince "secularis"in aslı da Yunanca "çağdaş- muasır" anlamındaki "sukronos"a dayalı olabilir ama bu sözcük Yunancada "özgür irade ve din çatışması" alanına girecek biçimde evrimleşmemiş. Kavram karşılığı bir sözcüğün bulunması, her dilin mensupları için kendi anlayışlarına uygun bir seçim sorunudur. Aynı kökden gelme bazı sözcüklerin ayrı ayrı dillerde farklı anlamlarda kullanıldıklarının ya da aynı dilde iki değişik sözcüğün aynı anlamı taşıdıklarının örneklerini ilerdeki makalelerimde vereceğim.

  Bazılarının laisizm ve sekülarizmin farklı anlamlar taşıdığını ileri sürerek laisizmi aşındırma gayretleri karşısında bunun üzerinde durma gereğini hissettim. İnanç baskısı karşısında özgür iradenin korunma altına alınması, çağdaş, adaletli bir yönetimin temel görevidir. Laisizm'in ülkeden ülkeye değişik uygulaması olabilir. Örneğin, dindar yurttaşlar yanında, ateistlerin, agnostiklerin, deistlerin özgür iradelerini serbestçe izhar ettikleri İngilterede geleneksel törenlere de özenle yer verilmektedir.  

  Ancak, ibadetlere uymayanlara, muhafazakâr kıyafete bürünmeyen hanımlara silahlı saldırılara, öldürmeye varan tepkilerin gösterildiği bazı yörelerimizde ise laisizm'in hazmettirilmesi için özel önlemler alınması insanî düşüncenin (Hümanizma'nın) gereğidir.
Laicité (özellikle eğitim ve öğretimde siyasal ve yönetsel iktidarın dinî etkiyi uzak tutması) ve Laicisme (eğitim ve öğretimi tümüyle laikleştiren öğreti-doktrin) Fransız Büyük Devrimi ile ortaya çıkan, 1793'de militan nitelik kazanan siyasî görüşlerdir. Bu tarihi izleyerek Meksikada, İspanyada, Portekizde değişik uygulamaları gözlemlendi.

 Dikkat edilirse tüm bu ülkeler katolikliğin baskısından bunalıp kabuğunu çatlatmaya uğraşan bireylerin bulunduğu toplumları barındırmaktaydı. Devrimi bu noktaya getiren güdü, daha önceki makalelerimizde andığımız toplumları felâkete götüren din kavgalarının anısı, XIV., XV. Ve XVI. Yüzyıllarda Avrupada türeyen 4500'ü aşkın tarikat ve mezhebin yarattığı vicdan bunalımı sonucu başda Erasmus ve Descartes olmak üzere filozof ve bilim adamlarının inançda ve toplumsal sorunların çözümünde çıkış yolu olarak insanın serbest iradesini (Hümanizma'yı) ve aklı göstermeleri, Montesquieu, Rousseau, Voltaire gibi XVIII. Asır filozoflarının Kilise'yi sorgulamalaya başlamaları olgularıdır.

Kuzey Avrupa Rönesansının en büyük siması ve Hümanizm'in babası Erasmus, değişik bir Dünya özlemi ile "Utopia" adlı eseri yazmış olan Sir Thomas More'a yakın fikir arkadaşlığı ettiği İngilterede Latince kaleme aldığı "Encomium moriae" (Deliliğe Övgü -1509) adlı eserinde, Samsat, Adıyaman doğumlu olup, gülmece, yergi yazılarında Olimpos Tanrıları ile ilgili saçma inançları alaya alan Lukianos'un uslûbunu kullanıp, delilikleri sayesinde inanç baskısından azade kalabilen akıl hastalarına özlem temasını işleyerek,

hiciv yoluyla dolaylı olarak dinsel baskı eleştirisine girmiştir. 1524'de yazdığı "De libero arbitrio - Özgür İrade Hakkında" kitabında ise, bir tür sekülarizm olan Protestanlığı getirmiş olan Luther'i, yaptığı reformun tatmin edici olmadığı, dogmatizm'den ayrılamadığı yolunda eleştiriyordu.

Erasmus'a esin veren Lukanios'u bizim yurttaşımız kabûl edersek, laikliğin bu topraklarda 1850 yıl öncesi bir geçmişi var.
Rönesansdan itibaren bilimin hızla ilerleyişi karşısında, maruz kaldığı siyasal baskılarla Katolik Kiliselerinin en büyük temsilcisi Papalık Roma kentinin küçük bir bölümünde Vatikan Devletini kurup, izole olmak zorunda kalmıştır; sadece katolikliğe inanan bireylerin manevî sığınağıdır; hükmü bu

küçücük alanda geçer. Bunun yanında, tarihsel din despotluğunu temsil eden bu kurum bile (bu olumsuz sicilinden ibra edilmek amacı ile olacak) Pius XII.nin Papa1ığı döneminde 1947 yılında, Apostolik Anayasaya, üyelerini, Hıristiyanlığın gerçek yüzünü tanıtma misyonunu yüklenen din adamlarının danışma meclisinden oluşan bir "Seküler (Çağdaş) Enstitü" kurulması hükmünü koymak gereğini hissetmiştir. Bu enstitü insanların dine yürekden ve serbest

irade "Motu proprio" ile bağlılıklarını sağlamak için çağdaş koşullarla din'in özü arasında dengeli yenilenmeyi "Perfectae caritatis"öngören bir söylemle inanç çağrısı yapmaktadır.
Papalık, bilimin saptadığı yadsınamaz gerçekler karşısında, tarihsel adaletsizliklerinin ve günahlarının anısını da bağışlatmak yolunu aramıştır.

Dünyanın döndüğünü iddia ettiği içim mahkûm ettiği Galile'yi, 1975 yılında kurulan bir kardinaller komisyonunun (17 yıllık bir müzakere sürecinden
sonra) 1992'de aldığı kararla ibra ve onun itibarını iade etmiştir. Yobazlık

böyledir işte. Bunca yüksek öğrenim, ömür boyu deneyimleri ve teoloji biliminin içinde olmalarıyla koskoca kardinaller bile teknoloji çağında böylesine kanıtlanmış açık gerçeği ancak XX. Yüzyılın sonlarında, 17 yıllık kavgalı gürültülü bir resmî müzakereden sonra hazmedebiliyorlar.

Bunun içindir ki; dünyanın bir çok alanında, insan topluluklarının din sloganları ile cinnet geçirdikleri, birbirlerinin mabedlerini bombaladıkları, kutsal kabûl edilen simgeleri tahrip ettikleri, birbirlerinin inançlarını en çirkin yakıştırmalarla aşağıladıkları, kendi kutsallıklarını koruyor sanısı ile ahlâksızlık ve günâh gayyasına yuvarlandıkları, evrensel barışa ulaşmada umutsuzluk tablosu çizdikleri (takvimlerin Mart.2006'yı gösterdiği) günümüzde, ulusuna, yurduna sayısız akıl almaz hizmetleri olan Atatürk'ün, bu hizmetlerinin en başına, evrensel boyutu ile "laiklik" ilkesi devrimini almaz mısınız?

Umudumuzu yeniden canlandıran: "Müstemlekecilik ve Emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiç bir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hâkim olacaktır" öngörüsündeki "hümanist" anlayışa hayran olmaz mısınız?

Yayın Tarihi : 11 Mart 2006 Cumartesi 11:18:53


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?