Babam ve annem rahmetliler İstanbullu olmaları ile faşistlik derecesinde öğünürlerdi. Oysa ben, çok sayıda İstanbul dışı ikametlerimde ve ülke gezilerinde İstanbullu olmanın düş kırıklıklarını sıkça yaşadım; Tevfik Fikret’in tanımı ile “Bin kocadan arta kalan bive-i bâkir”in çocuklarının ortak noktalarının hangi özellikler olduğunu keşfedemedim. Zaten demokrat ruhlu, özellikle zevce seçiminde çok alçak gönüllü sultanlarımız bir “Başkent” aristokrasisi türetmemişlerdi. Ancak, “İstanbul” başka, kök be kök İstanbullu olmama karşın özgün tipini keşfedemediğim “İstanbullu” başkadır, sanıyorum.
Hem Fikret’in tanımı, hem de Emile Zola’nın yakıştırması “Cihanın Hâkime’si-Dünyanın Ecesi” gözü ile bakarsak İstanbul’un zengin tarihsel kişiliği ve güzelliği hakkında söylenecekler kitaplıklara sığmaz. İstanbul Başkent (e Basileus polis – İmparatorluk kenti) kimliğini 1676 yıl önce bugünlerde (11.Mayıs.330) kazanmıştı. Dünya Başkenti kimliğini Roma’dan devralması da fazla gecikmeyecektir.
İstanbulda ilk yerleşimler, Yarımburgaz, Pendik ve Fikirtepedeki buluntulara göre İ.Ö 5500-3500’e kadar geriye gidiyor. İ.Ö VII.yüzyılda Dorlardan kaçan Megaralıların Khalkedonda (Kadıköy, Moda burnu); Trakyalı Komutan Byzas önderliğinde diğer bir Megaralı kolunun Sarayburnu çevresinde oluşturdukları kent çekirdeği Byzantion adıyla zaman içinde Yunan ticaret kolonisi, Pers Satraplığı oluyor; Delos Birliğine katılıyor, Spartalıların, Büyük İskenderin komutanlarından Antigonos’un, Galatların, Bitinyalıların eline geçiyor. İ.Ö. 74 yılında Bitinya Kralı Nikomedes’in vasiyeti üzerine Byzantion tümüyle Roma’ya bağlanıyor ve İ.S.73’de Roma’nın Bitinya-Pontus Eyaleti içine alınıyor.
Roma’da Severus Hanedanının son üyesi İmparator Alexander Severus’un beceriksiz yönetiminin ve barbar akınlarının neden olduğu yarım asırı geçen anarşiden sonra Dalmaçyalı azad edilmiş köle iken ordu komutanlığına, kanıtladığı gücü ile oradan da İmparatorluğa kadar yükselen Diocletianus idarî kolaylık için toprakları iki “augustus” ve iki “caesar”ın yönettiği dört bölgeye ayırmış; kendi de Doğu Roma İmparator’u olmuştu. Tetrarchia denilen bu düzen rekabet yüzünden ölümünden sonra işlemedi. Onun sarayında yetişen ve Batı Roma Caesar’ı Chlorus (solgun) lâkaplı Aurelius Constantinus’un oğlu olan Flavius Valerius Constantinus, bir bölümünü babası ile birlikde elde ettiği büyük başarıları ve babasının 306’da ölümü üzerine ordusu onu İmparator ilân etti. Uzun süren taht kavgalarından sonra 312’de Roma’ya girdi; Senato onu kıdemli Augustus olarak tanıdı; Batı eyaletlerinin yönetimi verildi. Fakat tutkusu onu Doğu işleri ile de uğraştırdı. Doğu Roma Caesar’ı Licinius’u yenilgiye uğratması sonunda 324 yılında I. Constantinus sanıyla (Büyük Constantinus olarak da anılır) Romanın tek imparatoru oldu.
Naissus (Sırbistanda Niş kenti) doğumlu olup daha çok Elenistik bir ortamda yetişen Constantinus daha önceden Hıristiyanlığı kuvvetle benimsemişti; 326 yılında bir resmî şenlik için Roma’yı ziyaretinde putperest törenlere katılmayı reddettiğinden tepki aldı ve sürekli İstanbula yerleşmek üzere Roma’dan ayrıldı. Durmadan barbar kabilelerin saldırısına maruz kalan Batı Romanın yönetimi ve savunmasının da son derece zorlaşması sonunda, stratejik konumu elverişli, çok güçlü surlarının en kötü koşullarda bile koruma sağladığı ve adının bir ara “Nea Roma – Yeni Roma” olarak değiştirildiği Bizansı, 330 yılında adının Konstantinopolis’e çevrilip “e Basileus Polis – İmparatorluk Başkenti” olma kaderi ile karşılaştırdı. Başkentin İstanbula naklinin anıtı olmak üzere Forum Constantinus (Çemberlitaş) diktirildi.
İmparator, Yeni başkent’e yakışacak yapılanma hareketini tapınaklardan başlatmıştır. İlk Megale Ekklesia (baş kilise) olan Hagia Eirene’yi “Aya İrini – Tanrısal Barış” ve Apostoloi-Havariyun kilisesini yaptırdı. Dünyanın mimarlık literatüründe baş yeri almış olan Hagia Sophia’nın “Aya Sofya – Tanrısal Bilgelik” inşası ise onun zamanında başlanıp oğlu II.Constantinius döneminde bitirilmiştir. İnşaatı Septimius Severus tarafından başlatılan Hipodrom onun zamanında tamamlanmıştır. Milion adı ile ülkeler arası yol ağının merkezini kurdu; artık bütün yollar Roma’ya değil Konstantinopolis’e çıkıyordu.
Kent aynı zamanda, Yunan kültürünün zenginleştirdiği ilginç coğrafyası, çeşitli etnik ögeleri ile eski Dünyanın her tarafından elçileri, barbar kral ve soyluları, tacirleri, macera arayanları, İmparatora paralı askerlik hizmeti vermek isteyenleri, bilginleri, çeşitli rütbelerdeki din adamlarını ve teologları çeken bir merkezdi. Daha sonradan Roma’nın tek İmparatorun Gratianus tarafından 379’da Doğu Roma Roma Caesarlığına getirilerek ortak İmparator yapılan (Büyük) Flavius Theodosius 392’de, Gratianus’un bir ayaklanmada öldürülmesi üzerine tek İmparator olacak, fakat yönetimi oğulları ile paylaşmaya çalışacaktır; ölümünden önce Batı Roma yönetimini “Augustus” unvanı ile Honorius’a, Doğu’yu küçük oğlu Arcadius’a verecektir.
Vizigot savaşından sonra hastalanarak Milano’da öldüğü hâlde gönlünü kaptırdığı Konstantinopolis’e götürülerek, daha önce II. Constantinus’un yaptırdığı anıt-mezara gömülecektir. Zayıf karakterli Honorius’un açtığı yönetim yozlaşması çığırından kendini kurtaramayan Batı Roma son darbeyi Germen komutanı Odoakır’dan yiyerek tarihe karışmış; bir zamanlar Latince “urbe – kent” dendiği zaman Dünyanın Ece’si “Roma” akla gelirken, artık Yunanca “polis - kent” denince ilk akla gelen Dünyanın yeni Ece’si “İstanbul” olmuştur. Zaten yakın zamanlara kadar İstanbul Rum ve Ermenileri onu “Bolis” olarak isimlendirirlerdi. İstanbul adının “Stanpolis-Kent’e doğru”dan evrimleştiği söyleniyor.
Daha önceden Hıristiyanlığı benimsemiş olan Constantinus askerlerinin kalkanına haç resmi işletmiş; 313 yılında, Lucinius’a Hıristiyanlara çok geniş hoşgörü tanıyan Milano Fermanını çıkarttırmıştı. İmparator oldukdan sonra da Ortodoksluğu ve İsanın anısını saygın hâle getirmek için etkinlikler sürdürecektir. Libyada doğup İskenderiye bölgesindeki Hıristiyan cemaatine önderlik eden Ariusun, İsayı tanrısal yapıda görmemesi, Tanrı’nın ortak kabûl etmez tekliğini savunması, bu görüşünü 323’de “Thalia”adlı şiirleri ile geniş kitlelere duyurması üzerine Büyük Constantinus 325’de I. Nikaia (İznik) Konsilinin toplanmasını ve Arius’un kâfir ilan edilmesini sağladı; fakat Anadoludaki din adamları ve kendisinden daha açık görüşlü kızı Konstantianın araya girmesi üzerine Ariusu sürgünden geriye aldı ve onunla Kiliseyi uzlaştırdı. Ruhban sınıfına verdiği yetkiler yanında (çarmıha gerilme, dağlama cezalarının kaldırılması gibi) insanî uygulamaları öngören yasalar çıkarttı.
Konstantinopolis yüzyıllarca Hıristiyanlık ve dolayısiyle İsanın varlık dayanağının tartışıldığı ana merkez olmuştur. 428 yılında İmparator II.Theodosios tarafından Konstantinopolis Patrikliğine getirilen Nestorios da Meryem ananın Theotokos (Latincesi Deipara – Tanrı doğuran – tövbe estağfirullah) olmadığını, sadece Christotokos yani İsayı doğuran olduğunu iddia edince başına gelmedik kalmamış, gene aynı konuda 430’da Efes’de yapılan konsilde mahkûm edilmiştir. Tarihsel konuları alaycılık taşıyan fantastik bir uslûpla işleyen, ünlü “Il nome della rosa – Gülün adı”, “Il pendolo di Foucault – Fuko sarkacı” isimli romanların yazarı İtalyan göstergebilim (semiyoloji) uzmanı Umberto Eco’nun “Baudelino”
adındaki romanda işaret ettiği üzere Toledot Yeşu adında bir yahudi’nin, tarihsel kayıtlara dayanarak yazdığı bir parşömen tomarda İsa’nın hafif meşrep bir kadınla (adı verilmiyor) Pantera adında bir lejyoner’in çocuğu olduğu bilgisi veriliyor. Kuşkusuz, Yeşu’nun Huristiyan düşmanlığına dayalı asılsız bir iddiası kabûl edildiğinden buna itibar edilmiyor; her biri ayrı bir İncil yazmış yüzlerce Hıristiyan bilgininden daha mı iyi bilecekti. Her ne ise, İstanbul’a dönelim;
İstanbul, bugünkü Avrupa hukukuna temel kaynak oluşturan yasa derlemesinin yapıldığı merkezdir. 527-565 yılları arasında I. Iustinianus adı ile İmparatorluk yapan Flavius Petrus Sabbatius direktifi ile uzun çalışmalarla evre evre yenilenerek değişik isimler alan, eski Roma hukukunun da düzenlendiği “Corpus Iuris Civilis – Vatandaşlık Hukuku Derlemesi” adı verilen külliyat ortaya çıkarılmıştır.
İstanbul’un siyasal sergüzeştini, elbette bu makale boyutu içersinde veremeyiz; ancak; Fransız Parlamentosuna getirilen “Ermeni Soykırımı” tasarısı gündeminden esinlenerek, Umberto Eco’nun yukarda andığımız “Baudelino” romanında geniş biçimde ayrıntıları verilen, Frankların başını çektiği, İsa’nın kutsal topraklarını Müslüman kâfirler elinden kurtarmak üzere yola çıkan Haçlılar sürüsünün İstanbulda 1204 yılında yarattıkları katastrofa, ondan alınan pasajlarla değinelim: “Ey Konstantinopolis, kiliselerin anası, Din’in prensesi, kusursuz düşüncelerin rehberi, tüm bilimlerin kaynağı, bütün güzelliklerin merkezi, Tanrının elinden öfke kadehini içtin ve Pentapolisi yakan ateşten daha büyük bir ateşle yandın. Tanrı yılı 1204’ün ya da Bizansda hesaplandığı gibi Dünyanın başlangıcından itibaren 6712.nci yılın 14.Nisan Çarşamba sabahı yakılıp yıkıldın.”
Franklar öncülüğündeki İngiliz, Danimarka, Burgond, Suev vb. lejyonerleri (pararalı askerler), din kardeşleri olarak geldikleri İstanbulluların zenginliklerine, yerli ve Cenovalı, Yahudi gibi kolonist insanlarına doymaz bir iştiha ve vahşetle saldırdırarak kent tarihinde hiç kaydedilmemiş bir yıkıma neden oldular. Savaşmadıkları zaman Bizansla en güvenilir müttefik olan Türklerin, Kudüs’ü Haçlıların elinden Selâhattin Eyyubî kumandasında geriye alan Arapların insanî davranışları bu büyük yazar tarafından övülüyor. Pek olası değil ama, Vietnam ve Cezayir ayıbını taşıyan Fransızlar, ezkaza Meclislerinden “Soykırım” yasası çıkarırlarsa, bizim de İstanbula bir 1204 faciası anıtı dikip, bu anıyı yasa korumasına almamız yerinde bir misilleme olur sanırım.
Hıristiyan bağnazlığı Bizansa da kaçınılmaz sonu getirecektir. 29.Mayıs.1453 günü, piskaposlar meclisinin “meleklerin erkek mi, dişi mi olduğu” tartışması sırasında, delikanlı yaşdaki Osmanlı Sultanı II.Mehmet ordusu ile paldır küldür kente girmiş, bu bilimsel (!) konuyu çözüm getirilemeden askıda bırakmıştı. Fatihin kent ve kentlilere karşı tutumu tüm tarih literatüründe övgü ile kaydedilmiştir. Kentteki tüm unsurlara inanç özgürlüğü verdiği gibi, Sırp asıllı olan annesinin ibadeti için de Aya İrini’yi tahsis etmiş; çeşitli adlarla anılan kentin Konstantinle ilgili namını da muhafaza etmiştir. Benim çocukluğumda da sürümü olan Osmanlı sikkelerinin üzerindeki arapça “an darabe-i fi Konstantiniye – İstanbulda basılmıştır” ibaresini babam bana okurdu.
İstanbul, Konstantiniye yanında şanına yakışır şekilde çok isimle anıldı:
İslâmbol, Pa-i taht-ı Saltanat, Dersaadet, Deraliye, Darülhilâfe, Âsitane, Dar-ül mülk, Beldet-üt-tayyibe, Dergâh-ı Selâtin, Südde-i Saltanat dendi.
Slavlar Çarigrad (Caesar’ın kenti) dediler. Bir devletin yönetim merkezi olarak diplomatik jargonda Osmanlı Sarayı anlamlı Darüssaade ya da Sadrazalık (Başbakalık) merkezi olarak Bâb-ı Âli (Ulu kapı – Fransızcası “Sublime Porte”) deyimleri kullanıldı. Bir Rusdan, bu anlamda İstanbula “Porta” dediklerini öğrenmiştim.
Gerçek bir idealist yayıncı olan Remzi Erbaş’ın, büyük bir incelikle, Kenthaber editörleri için yaptığı davette, başda sevgili Erdem Yücel olmak üzere Bizans araştırmalarının yoğunlaştırılması dileği gündeme getirilmişti.
Bilmem, zaten Türkiyenin arkeolojik envanterini yapma gibi hayırlı bir misyon yüklenmiş olan Kenthaber içinden çekirdek bir kadro ile böyle bir hamle başlatılabilir mi?
Bive-i bâkir = El değmemiş dul - bive (dul)
Tetrarchia = Dörtlü yönetim (Yun. Tessares = dört - Arkhontos = yönetici,
başbuğ, Arkhes = yöneticiler - Arkein = başbuğluk etmek, yönetmek)
Satrap = Pers Kral naibi (Yun. Lat. Pers.) Persçe aslı Khastra-pava (khastra = eyalet, pa = korumak)
Delos Birliği = Pers savaşları sırasında Yunan Devletlerinin merkezi Delos’da İ.Ö.478’de Atina önderliğinde kurdukları federasyon
Urbe (ya da urb-s) = Lat. Kent. – urbane = nazikce, kibarca (aynen Yunanca kent anlamına gelen “polis”den incelik anlamına gelen “politik”in türemesi gibi – İng. polite = nazik)
Thalia = Yunanlıların sanat ilhamını temsil eden 9 perisinden (musa) “komedi musası”
Semioloji (semiyotik) = göstergebilim, imbilim (işaret bilimi) toplumsal yaşamda konuşma dili yanında gösterge sistemini oluşturan tüm anlaşma araçları... Buna Umberto Eco’nun açtığı çığırda “Mistik şifre” çözümü ile ilgili roman yazarlarının bazı görüntülerden anlam çıkarma uğraşlarını da katabilirsiniz.
Pa-i taht (paytaht) = Farsça “başkent” (taht’ın ayağı)
Dersaadet = Mutluluk kapısı “Der” (Fars.) = kapı - saadet (Ar.) = mutluluk
Deraliye = Yüce makamlar kapısı
Darülhilâfe (Ar.) = Halife’nin yurdu – Dâr (Ar.) = yer, yurt,
Âsitane (F.) = Büyük tekkeler topluluğu ( F. Âsitan = eşik, dergâh, kapı
önü)
Dar-ül mülk = Develetin yurdu (mülk = taşınmaz mal, toprak; burada devlet’i ifade ediyor)
Beldet-üt tayyibe (A.) = Güzel ülke, güzel yurt (Beled = ülke; tayyip, tayyibe = güzel, iyi, hoş)
Dergâh-ı Selâtin = Sultanlar eşiği
Südde-i Saltanat (A.) = Sultanlık kapısı (südde = kapı)
Yayın Tarihi :
11 Mayıs 2006 Perşembe 13:55:44