4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Sözcük Anlamlarında Evrimleşme - Zıd Kültürlerın Kaynaşması - 1

Kültür evrimleşmesinde, çok çeşitli kültür ögelerinin olduğu kadar, birbirine zıd hattâ hasım görülen kültür yapılanmalarının da bir araya gelmeleri ile zenginleşmeye giden bir oluşum kaydedilir. Tam tersine münzevî kalan ya da egemenlik altına alınarak inzivaya mahkûm edilen insan gruplarının kültürleri yozlaşır, kısırlaşır, çöküntüye giden bir evrimleşme ile yüz yüze kalır. Bugünün Dünya toplumları içinde oldukça geri bir kültürel yapıda kalmış olan Berberîlerin, İslâmın yayılışı çağlarında imrenilecek bir uygarlık ve kültür düzeyinde olduklarını bilirsiniz. Bir kaç bölümlük yazı dizisinde İspanyanın, Emevî Müslümanlarınca fethi serüvenini tetikleyen bir olayın öyküsünü naklederek, bu öykünün içindeki Berberî kahramanları sizlere tanıtmaya çalışacağım.

Hâlen, İspanyanın Cadiz iline bağlı olup, Cebel-i Tarık (eski Septe) boğazının karşı kıyısında, Fas topraklarında, askerî harekât merkezi ve serbest liman olarak kullanılan Septe’de (İspanyolca Ceuta), İ.S. VIII. asır başlarında Kont Julian adında Berberî asıllı bir Hıristiyan, İberik Yarımadasının egemeni Vizigotlar hesabına, valilik yapıyordu. Ancak, Emevî Halifesine bağlı Müslümanlar (Araplar ve İslâmlaştırılan Berberîler) Kuzey Afrikayı boylu boyunca istilâ etmişler, en son Septe’nin başkent olduğu Mauritania Tingitana’yı Vizigotlardan tümüyle teslim almışlar; başkentin yönetimini gene Julian’a bırakmışlardı. Julian hem kent’i yönetiyor hem de İberik Yarımadasındaki Vizigot Krallığının Müslümanlar nezdinde temsilcisi gibi davranıyor; iki güç arasında dostluk köprüsü kuruyordu. Kâlplerde İspanyayı da ele geçirmek gibi bir emel yatsa da, Septe boğazı (Cebel-i Tarık) üzerindeki deniz macerası ve Kral Roderic’in, savaş baltaları gibi korkunç silâhlarla donatılmış, son derece eğitimli, yaman savaşçı kalabalık ordusu’nun yaptırdığı hesaplar, başda Şam’daki Halife Velid olmak üzere Müslümanları şimdilik dostluk politikasını izlemeye sevkediyordu.

Septe Kartacalılar tarafından kurulmuş; daha sonra Roma İmparatorluğuna bağlanmış; İ.S.423’de Vandal kralı Genseric tarafından yerle bir edilmiş; 535’de tekrar Romalıların (ama Doğu Roma olan Bizans’ın) eline geçmiş; İmparator Justinian tarafından yeniden inşa edilmişti. Fakat bir asır sonra tekrar Germanik barbarların ( bu kez Vizigotların) eline düştü.

Kuzey Afrikanın sâkinleri olan Berberîler, en eski uygarlık olan Mısır’ın, Fenikelilerin, Kartacalıların, Yunanlıların, Romalıların, o coğrafyaya sızan Hıristiyanlığın, en son Emevî Müslümanlarının etkilerinin sentezini oluşturan çok zengin kültürlü bir soylu sınıf oluşturmuşlardı. İberik Yarımadasına ve Kuzey Afrikaya barbar sürüsü halinde gelen Vizigotların prensesleri Berberî ve Arap subaylarla evlenmeye can atıyorlardı.

Bir Berberî olan Julian da, başlangıçda, Septe’nin hinterlandı Ghammara Tepeleri ve dolaylarındaki toprakların yerleşiği olan kalabalık Berberî Ghammara kabilesinin kralı idi. Bu bakımdan, Toledo’daki Vizigot Kraliyet Sarayına, önemli bir eyalet’in valisi ve çok büyük bir kabilenin şef’i ünvanı ile saygın bir soylu olarak kabûl ediliyordu. Kararlarında azimli, sorunların çözümünde pratik zekasını ustalıkla kullanan şahsî ve ailevî onur duygusu en üstün düzeyde, çok cesur, yetenekli ve dirayetli bir kişilikti. 

Savaş ve siyaset konularında deneyimini ve sezgisini çok incelikle kullanırdı. 30 yıl kadar önce gençliğinde, Müslümanlar Ukba bin Nafe komutasında Mağrip’e ilk kez geldiklerinde onlarla savaşmamış, egemenliğini feda etmeden politik becerisi ile dost olmuş, İspanya Kralının vasal’i (tabi’i) olmaya da devam etmişti. Bu defa Halife’nin temsilcisi olarak, 707 yılında (hicrî 88) Musa bin Nusayr, önüne çıkan tüm engelleri aşıp, yoluna çıkan Berber ordularını dağıtarak o yöreye çıkageldi. Julian kuvvetlerini Tanca ve Septe istihkâmlarına çekti. Musa’nın yardımcısı Tarık bin Zeyyad, harekâtın komutasını alarak ilk saldırıda Tanca’yı ele geçirdi; fakat Septe’yi zaptetme girişimi boşa çıktı. Bunun üzerine Baş komutan Musa yönetimi ele alarak Septeyi kuşattı. Septe Burnu’na nüfuz etme güçlüğü ve İspanyadan Julian’a ikmâl verilmesi olanakları onu da başarısız kıldı. Musa kuşatmayı kaldırarak Julian ile barış andlaşmasına oturdu. Barış koşullarının ayrıntılarını bilmiyoruz; Ancak, Julian, gene Septe Valiliği ve Vizigot Krallığı temsilciliği sıfatını korumuştur.

İslâmın ilk yıllarının büyük simalarından olan Musa bin Nusayr’ın babası Nusayr başlangıçda Hıristiyandı. Halife Ebu Bekir devrinin büyük kumandanlarından Halid bin Velid Irakı zaptı sırasında, Ayn-üt-Tamr kasabasında bir papaz okulundaki öğrenciler arasında bulduğu Nusayr’ı tüm öteki öğrenciler gibi önce köle yapıp İslâma döndürdü. Nusayr ergin yaşa gelince Şam’daki Halife Muaviye’nin kişisel koruması oldu. Çok yıllar sonra da Halife Abdül Melik’in kardeşi Abdül Aziz’in hizmetine girdi. 19 Hicrî yılında doğan Musa da, hep babası ve Abdül Aziz’in peşinden yeni fethedilen diyarları gezmiş; bütün yaşamını İslâm adına cihada harcamıştır.
Cihadlarında 300.000 Berberî esir aldığı tahmin ediliyor. 60.000 kölenin ganimed olarak Şam’a gönderilmesi çok büyük bir şaşkınlık yaratmıştı. 

Bunların çoğu İslâmiyete geçerek azad edildiler. 702 (83 hicrî) yılında Abdül Aziz tarafından, Arapların “Afrikia” dedikleri Afrika Valiliğine atanmıştır. Yalnız o dönemlerde kıta olarak zaten tümü tanınmayan, keşfedilmemiş olan “Afrika” adının kapsamı bugünkünden farklı idi, bir kıta adı da ifade etmiyordu; bu farklılığa açıklama getirmemiz gerekir. Bugünkü Libya’nın kuzey bölgeleri ve Tunus’u içine alan, nerede ise bir sahil kuşağı sayılacak bir alana Afrika adı veriliyordu. Romalılar ve Yunanlılar için de Afrika bundan pek farklı değidi. Romalılar Afrika coğrafyasını biraz daha batıya uzatırlar; Yunanlılar “Mısır”ı da bu coğrafyanın içine alırlardı.
Araplar, kendi anladıkları “Afrikia-Afrika” bölgesinin batısına “batı” anlamında “Mağrip” diyorlardı. Bu bölge şimdiki Cezayir ve Fas’ı (Morocco) kapsıyordu. Musa bin Nusayr, Septe’ye gelişinden önceki dört yıl boyunca hem Afrika hem de Mağrip Valiliği yapmıştı ki, bu kadar geniş bir bölgenin yönetimi Emevî Halifeliğince ilk kez bir kişiye veriliyordu.

Her ne ise, Julian ile anlaşan Musa bin Nusayr’ın harekâtı artık Septe’de kesilmişti. Fakat bir ailevî olay İspanyanın kaderini değiştirecek; Hıristiyan Berberî Julian Müslüman Berberî Tarık bin Zeyyadı İspanya seferine teşvik edecektir. Olay şudur:

Gotların egemenliğindeki İspanyada, Krallığa bağlı toprak soyluları, yüksek memurlar, askerî kumandanlar çocuklarını Toledo’daki Kraliyet Sarayına hem Saraya hizmet hem iyi eğitim almaları için gönderirlerdi. Taşradaki valiler, kumandanlar, her yılın belli tarihlerinde Krala hesap vermek üzere Toledo’yu ziyaret ederlerdi. Julian’ın da, Batı tarihçilerine göre Florinda, Müslümanlara göre Kava adında gencecik, çok güzel, çok iyi aile eğitimi almış, yüksek ahlâk ve onur sahibi, masum, şımarmamış bir kızı vardı. 

Julian, her şeyden çok sevdiği kızını Kral Sarayında soylu gelenekleri ve eğitimi kazanması için Toledo’ya göndermişti. Bazı Batı tarihçilerine göre Julian’ın karısı da Got prenseslerinden olup, anlatmakda olduğumuz olaydan az önce ölmüş bulunan İspanya Kralı Witiza’nın kızı idi.

Florinda ya da Kava (aile içinde her iki isim de kullanılmış olabilir) Saraya geldikden sonra bir gün Toledo dolaylarında akan Tagus Irmağında yıkanırken, yakından geçen Kral Roderic onu görür. Kızın çıplak bedeni ve olaganüstü çekiciliği ile büyülenen Roderic her ne pahasına olursa olsun ona sahip olmak ister. Yanına gidip kandırmaya çalışır; ama ikna çabaları boşa çıkar. Kava çok inançlı bir Hıristiyan ve onurlubir aile kızı olarak iffetini muhafaza azmindedir. Kral, ısrarlarına boyun eğmeyen kıza bu kez zorbalık uygulamak durumunda kalır; çaresiz kalan kıza tecavüz eder. İşini bitirdikden sonra, bu olayın aralarında kalması, babasına bir şey söylememesi yolunda kesin uyarı yapar. Kız ile babası arasındaki mektuplaşmalara da denetim getirmeyi aklına koyar. Güzel kız bu ihtimâli düşünecek kadar akıllıdır. Zaten devamlı gözetim altında olduğunun da farkındadır. Babasına gönderilmek üzere bir hediye kolisi hazırlar, ama içine mektup koymaz. Kolinin içinde eşya arasında bir de çürük yumurta vardır. Berberî geleneklerinde, çürük yumurta gönderilmesi, açıkca ifade edilemeyecek onur kırıcı bir kötü habere işaret etmektedir.

Bu işareti alan Kont Julian heyecandan boğulacak gibi olur; dünyada her şeyden çok sevdiği kızının başına dayanamıyacağı kötü bir şey geldiğini hisseder. Kızını Toledo’dan almak üzere, 709 yılının çok soğuk ve tadsız havaların hüküm sürdüğü Ocak ayında yola çıkar. Sarayın mutad ziyaret mevsimi ise Temmuz’dur. Toledoya varıp olayın ayrıntılarını kızından alınca, “Kralın tahtını başına geçirmeye, ülkesini harabeye çevirmeye” İsa üzerine yemin eder. Ama duygularını gizleyerek Saray’a gider. Kral Roderic bu münasebetsiz mevsimde Julian’ı karşısında görünce kuşkulanır, keyfi kaçar; ona, ne için geldiğini sorar. Julian onun kuşkularını ustalıkla yatıştıracak biçimde, eşinin ağır biçimde hastalandığından, hattâ yaşamından umudunu keserek, en değerli varlığı kızını ölmeden önce son kez görmek için şiddetli bir iştiyak içinde olduğundan söz eder. Kızını beraberinde annesinin yanına götürmek için Majestelerinden izin almaya geldiğini bildirir. Roderic kapana girmiştir. Florinda’nın gitmesine muvafakat eder; ama o ayrılmadan önce onunla özel bir konuşma yaparak, “Kralla birlikde olmanın bir onursuzluk olmadığını, babasının saygınlığına hiç gölge düşmediğini, zaten ona her zaman itibar ettiğini” anlatarak sessizliğini koruması gerektiğini bir kez daha hatırlatır.

Julian Septe’ye dönünce, tüm zihnî enerjisini, Müslümanları İspanya’ya nasıl saldırtacağının planlarını yapmaya harcar.

Son dönemdeki bazı Batılı tarihçiler, Florinda hikâyesinin Arap yazarlarının uydurması olduğunu iddia etmişlerdir. Pakistanın Madrid Büyük Elçiliğini yapmış olup “The Muslim Conquest of Spain - İspanyada Müslüman Fethi” isimli eserin sahibi Tuğgeneral A.I.Akram, 500 yıl boyunca Dünyada tanınmış itibarlı İslâm tarihçileri gibi ilk İspanyol yazarlarının da bu öyküyü doğruladıklarını söylüyor. Hepsi değil ama bazı Batılı yazarlar, Hıristiyan değerleri konusunda, gerçekleri saklayacak kadar duyarlık ve fanatizm gösterebiliyorlar. Yahu, Orta Çağların Batısını kim bilmiyor ki?!.

Endülüs’e akın gelecek yazımızda.
Yayın Tarihi : 7 Haziran 2006 Çarşamba 13:09:38


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?