4
Şubat
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Sözcük Anlamlarında Evrimleşme - Zıd Kültürlerin Kaynaşması 5-

Janda Lagunası ile S. Momia dağ etekleri arasında dar bir alanda kalmış Got
Ordusu, İbn Haldûn’un makûl bir tahmini ile 40.000 kişilik personeli ile
savaşa hazırdı. Mevcudun 25.000 olduğunu iddia eden bazı Hıristiyan yazarlar
olsa da, gerek Hıristiyan gerekse Müslüman tarihçi çoğunluğu bu rakamı
(oldukça abartarak) 90 ilâ 100 bine kadar çıkartıyorlar. Gotların ordusunun
çok büyük ağırlığını, gözde savaş gücü süvari sınıfı oluşturuyordu. Az
sayıda ve daha aşağı statüde Hispano-Roman unsurların katılımı var idiyse de
başat güç Vizigotlardı. Çok donanımlı bu orduda kılıç, mızrak, ok-yay,
savunma kalkanı gibi konvansiyonel silâhlar donanmış askerler yanında pek
çok şövalye, karşı konulması hemen hemen olanaksız, darbesi kesin ölümcül
savaş baltaları taşıyorlardı. Silâhların dehşet yaratan görüntüsüne karşın
şövalyelerin kıyafeti çok zarifdi; her çeşit değerli taşlarla süslü nadide
giysileri ve bütün personelin taşıdıkları flama ve sancaklar savaş alanına
göz kamaştırıcı bir resmi geçit ihtişamı veriyordu. Davul ve trampetlere,
savaşın, daha başlangıçda düşmanı sindirecek, psikolojik evresini oluşturmak
için alabildiğine gürültü ile vuruluyordu. Herkesin statüsü ve rütbesi
parmaklarındaki yüzüklerden anlaşılıyordu; şövalyeler altın, diğer
savaşçılar gümüş, destek sınıfları ve köleler bakır yüzük taşıyorlardı.

Kuşkusuz en parlak görüntüyü veren, incilerle kaplı tacı ve omuzlarını
örten, altın işlemeli, eflâtun pelerini ile Kral Roderic’ti. Sandaletlerine
varıncaya kadar kuşandğı tüm giysiler inci ve safirle bezeli idi. Ellerini
uzun keçe eldivenler örtüyordu. Ordunun tam ortasına konuşlanmış bir
arabanın üstüne yerleştirimiş bir taht’da oturuyor; güneşden, başının
üzerindeki ipek kumaşdan yapılma bir sayvanla korunuyordu. Savaş aracı
olarak imâl edilmemiş olan bu arabanın yanında, Kralın savaşa katılması
gerektiği takdirde kullanabileceği, “Orelia” adındaki güzel, beyaz atı bir
seyis yedeğinde tutuyordu.

Roderic orduyu, güçlü bir merkez ve iki kanattan oluşan klâsik çatışma
düzenine soktu. Önde, tipik Got tabiyesine göre âni ve sert taaruzla düşman
cephesini dağıtma işlevini görecek seçkin süvariler ön saflarda sıralanmış,
hücum emrini bekliyorlardı. Pehlivan yapılı bir koruma refakatindeki Kral’ın
arkasında da oldukça kalabalık bir yedek birlik vardı.

Kanatlara komuta edenlerin kimliği hakkında tarihçiler farklı bilgiler
vermektedir. Müslüman tarihçilere göre, sabık kral Wittiza’nın oğullarından
büyük olan ikisi (Hispanik versiyonları ile Olmondo ve Ardabasto denilen)
Almund ve Artabas kanatlara kumanda ediyorlardı. İspanyol kaynaklarında da
birbirini tutmayan bilgiler vardır. Bazılarına göre: prenslerin yaş ve
deneyimleri savaş idaresine yeterli olmadığından, sağ kanadı Wittiza’nın bir
kardeşi Sisbert (Sisberto), sol kanadı diğer kardeşi Abba (Hispanik
versiyonu ile Oppas ya da Osberto) yönetmiştir. Savaşın sonuçlarından
yapılan çıkarsamaya göre akla en yakın gelen olasılık, genç prenslerin savaş
alanında sadece gözetmen olarak bulundukları, kanatlara fiilen amcalarının
kumanda ettiğidir.

Gotların savaş taktikleri ve civarın coğrafyası hakkında Julian’dan kapsamlı
bilgi ve görüş alan Tarık, askerlerini aylarca Got taktiklerini karşılamak
üzere eğitmiş; onlara, alışkın oldukları yaygın, vur-kaç düzeninden farklı
olarak, birbirlerine kenetlenmiş vaziyette (kompakt) yakın toplu temas
savaşını öğretmişti; ama düşmanın üçde birinden daha az ve hemen sadece
piyade kuvvetiyle bunu nasıl başaracaktı? Pek çoğu yeni Müslüman olmanın
coşkusunu taşıyan askerlerinin moral ve niteliklerine güveniyordu. 12.000
kişilik ordunun başat unsuru Berberî idi. Pek az Arap askeri, fakat, Mugîs
el Rûmî, Alkema, Abdül Melik gibi deneyimli bazı Arap subaylar vardı. Kayda
değer Berberî subayları, İspanyaya ilk keşif seferi yaptığını bildiğimiz
Tarîf ve sonradan İspanyada önemli görevler üstlenecek (Hıristiyanların
“Munuza” adı ile andıkları) Osman bin Abi Nis’a isimli renkli kişilikli bir
kabile şefi idi. Birkaç yüz kişilik bir birlik teşkil eden, yeni
Müslümanlaştırıldıkları için imanları daha taze, cesur zenciler de Ordunun
güvenilen unsurlarındandı. Bunlar Sudan’dan getirilmişlerdi. Arapça “Sudan”
“Siyah İnsanlar Ülkesi” anlamına geliyordu; bu bakımdan o tarihlerde,
“Afrikia” ve “Mağrip” toprak
parçaları güneyindeki tüm zencilerin yaşadıklara yerlere “Sudan” diyorlardı.

Tarık piyade ağırlıklı küçük ordusu ile Janda Lagunası ile tepe etekleri
arasına 3.5 km.lik bir alana yığınak yaptı. Sağ kanat dağ eteklerine, solu
Celemin Irmağına yaslanmıştı; daha ötesi ırmak boyunca bataklıktı. Bu
haliyle yığınak manevra yeteneğinden yoksun kalmışdı; ama tarafları cephe
savaşına zorlayacak bu konuşlanma Got süvarisinin de devinimini
güçleştirecekti. Bir yanda bataklık, öte yanda dağ eteklerindeki sık
ağaçlıklar, süvari gruplarına yayılma alanı bırakmamıştı. Vurucu gücün
tamamı bir arada kullanılamıyacak; hızları sınırlanacaktı. Savaş, Tarığın
istediği biçimde, dar alanda, birbirine kenetlenmiş, sıkışmış güçler
arasında cereyan edecek; sayısal zafiyeti, ancak, bu taktikle telâfi
edebilecekti. Siyahî müfrezeler merkezin önüne yığıldı; en fanatik Müslüman
olan zenci askerler, en başda düşmanı yıpratma kozu olarak kurban
ediliyorlardı.

Güneşin serin ve esintili bir sabaha doğduğu 711 yılı 1 Temmuz gününde,
Roderic, düşmanın bu dar cephesine nasıl bir saldırı yapabileceğini
düşünerek çok vakit geçirdi; gün ilerleyerek boğucu bir Afrika sıcağı havaya
hakim oldu. Topraklarına giren yabancıları kovalamak için ilk hareketi
mutlaka Got kralının başlatması gerekiyordu: gösteri olsun diye mevziin
elverdiği ölçüde bütün cepheye yayılacak biçimde süvarilerini bir mikdar
ilerletti. Bu girişim, harekâtı dikkatle izleyen Müslümanlara Gotların
taktiklerini tahlil ederek yeni tedbirler alma vakti kazandırdı. Sonunda
hafif temaslarla başlayan çatışma şiddetlendi. Gotlar, bulundukları yerde
ağaç gibi çakılı, birbirine kenetlenmiş düşmanlarını yerlerinden sökecek
zayıf noktalar bulamıyorlardı. O gün fazla yıpratıcı bir çatşma olmadı; daha
pehlivanların birbirleri etrafındaki peşrevleri, el ense çekmeleri benzeri
yoklamalarla yetinildi. Ertesi gün için yeni bir düzenlemeyi düşünen
Roderic, gün batarken ileri hatlarını geriye çekti.

Ertesi gün, tan yeri ağarırken, Gotlar çok gösterişli, sert bir saldırı
gerçekleştirdiler. Ne var ki, düşmanın 3 katından fazla güçlerine karşın,
dar cephede azimle duran Müslüman savunmasını yaramadılar; bir duvara
çarpmış gibi idiler. Elindeki savaş baltasını başının üstünde döndüre
döndüre
akın eden Got süvarisi, Müslüman saflarının önüne gelince, birbirine
kenetlenmiş askerlerin hangisini hedef alacağını belirleyemeden, kalabalık
arasından, nereden çıktığı belli olmayan bir sırık ya da buna benzer bir
nesne atının ayaklarına dolanınca, elindeki baltayı boşa savurarak atı
birlikde kendini yerde buluyordu. Müslüman cephesi önünde, bu tür ilk
heyecan eseri beceriksiz hücumlar sonucu birbiri üzerine yığılmış yaralı at
ve şövalye kümeleri birikiyordu. Arkadan gelen süvariler, önlerine çıkan
engellerden fazla etkili olamıyor; fakat gene de ölümüne saldırıyorlar;
mukabilinde gene ölümüne inatçı bir savunma ile karşılaşıyorlardı. Müslüman
cengâverler, Gotların gök gürlemesini andıran davul ve trampet uğultularına,
darbe yiyen arkadaşlarının acı çığlıklarına kulak vermeden, insan üstü,
vahşi bir cesaretle dövüşüyorlardı. İki taraf da doymaz bir iştahla
savaşıyordu; iki tarafda bir avantaj kazanamamıştı.

Üçüncü gün bu acımasız boğuşma yeniden başladı ve aynı minvâl üzere sürdü.
Acınacak hâldeki Müslüman erler lime lime olmuş giysilerine, yara berelerine
bakmadan, birbiri ardına gelen Got müfrezelerini püskürtüyorlardı; ama
takâtleri de tükeniyordu. Akşama doğru Gotlar belli belirsiz bir üsünlük
sağlamışlardı; Müslüman hatlarına küçük küçük sızmalar başlamışdı. Roderic,
kesin yengiyi, askerlerini dinlendirip, güçlerini tazeledikden sonra
alabileceğini umut ederek, alaca karanlıkda birliklerini geriye çekti.

O akşam, Tarık, perişan durumdaki askerlerinin morallerini güçlendirme
gereksinimini hissetti. Atı ile gezerek, bütün bölüklerdeki askerlerle
yüzyüze geldi. Kurandan okuduğu ayetlerle başladığı söylevlerinde, “gemileri
yaktıklarını, geriye kaçma umut ve gereği kalmadığını” hatırlatarak, “tek
seçeneğin, Tanrı aşkı ve onurları uğruna, düşman üzerine gitmek olduğu, ya
şehit olup cennet kapılarının kendilerine açılacağı ya da zafer kazanıp
İspanyanın nimet ve zenginliklerine kavuşacakları, hurileri aratmayacak
İspanyol kızlarının da kendilerini beklediği” telkinini verdi. İnsancıklar,
bu karizmatik kumandanın sözleri ile yine yüreklenmişlerdi.

Öte yandan, Roderic’e karşı kinlerini bastıramamış, ayrıca gördükleri kadar
savaşın gidişatından da, Gotlar lehine, umut verici bir çıkarsama yapamamış
olan prensler aynı gece Müslüman kampına
Julianla görüşmek üzere ajanlar gönderdiler. “Babamızdan bize düşen saltanat
hakkını gasbeden köpeğe hizmet etmek istemiyoruz” diyerek, “Müslümanların
galip gelmesi halinde, Roderic’in gasbettiği “kraliyet payı” 3.000 çiftliğin
yeniden kendilerine tahsisi sözü verilmesi karşılığında, kendilerine sadık
birliklerle Got Ordusunu terk edeceklerini” bildirdiler. Tarık bu çekici
öneriyi hemen kabûl etti. Hazırladığı plana göre, Savaşın dördüncü günü,
sabah erkenden, İspanyol ordusunun kanatlarına sürpriz bir saldırı
yapılacak; prenslerin vaat ettikleri şekilde kanatlar fazla direnmeksizin
çekildikleri takdirde, tüm gücü ile nihaî cephe taaruzuna geçilecek;
boşalmış düşman kanatları da rahatlıkla sarılacaktı.
Yayın Tarihi : 14 Temmuz 2006 Cuma 16:32:58


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?