Devamlı okuyucularım yaşımın adamakıllı ilerlemiş olduğunu bilirler. Yaşımın yanında turistik geziyi göze alamayacak kadar sağlık sorunlarım da var. “E, ne halt etmeye bir bir turistik gezinin bahsini açabiliyorsun” diyebilirsiniz. Her yaşda insanın eşit haklardan yararlanabileceğini; bunun için bazı ekstra destek araçlarına müracaat edebileceğini taa Fakülte zamanında sosyoloji dersine gelen rahmetli hocam Seha Meraya’dan öğrenmiştim. Bu bir, ikincisi pek de o kadar ölgün durumda sayılmam. Üçüncüsü daha önce görmek isteyip de o zamanın politik engellerinden görmeme engel çıkarıldığı için içimde ukde kalan bir ülkeyi ziyaret hayâline eşimin şiddetli tazyiki de eklenince ayaklara kalktık. Eskiden olsa doğrudan kendi arabam ya da gittiğim yerlerde “rent a car” ya da yerel rehberler ve citiramalar gibi imkânlara başvurarak dilediğim gibi gezerdim. Ama bedenî ve zihnî melekâtın zaafa uğradığı bu yaşta elbette bir seyahat acentası aracılığına müracaat etmemiz doğaldı.
Sonuç olarak, seyahat acentası tarafından uçak kalkış saatinin sabah 8.40 olarak verildiği, iki saat öncesi hava alanında bulunulması gerektiği bilgi ve ikazını nazara alarak gecenin dördünde uyandık. Hazırlanıp taksi ile ikamet ettiğimiz Kozyatağından Yeşilköy Atatürk Hava Alanına saat. 05.30’da ulaştık. Güvenlik kontrolu, X ray cihazları faslı bitip, ülke dışı çıkışı resmen yapılıp kontuarların alanına girdiğimizde herhangi bir rötar var mı diye baktığımız bir hayli ufalmış olan uçuş levhalarında bizim uçak ile ilgili bilgi henüz yer almıyordu. Danışma standlarındaki görevlilere sorduğumuzda isteksiz tavırla bilmediklerini işaret diliyle anlatılar. Ne ise Türk Hava Yolları banko ve kontuarlarının birinin önünde sıraya girdik. Elektonik biletlerimizin “check in”i yapıldığı ve “boarding card-biniş kartı” hazırlanıp orta yerlerine mühür basıldığı ve bagajlarımızın kontuarlardan teslim alındığında saat henüz 06.30 dolayında idi. Bu zamana kadar hava alanlarında anons sesleri duymaya alışmıştık. Kulaklarımız anons seslerinde idi. Sürekli uçuş levhalarını da araştırıyordum. Nihayet bizim uçağımızın bilgisi, 08.30 kalkış saati ve 216 çıkış kapısı no. ile listeye geldi. 216 sayılı çıkış kapısının gösterildiği salona girdik ve boş bulduğumuz bir yere oturduk. Gene kulaklarımız anons sesinde... Önümüzdeki camekanın arkasındaki salon mâlamâl kalabalıktı, oturacak yer görünmüyordu. Bulunduğumuz salonda Barselona yolcularının ilgili kapıya müracaatları duyurusu yapıldı. Ardından Chicago yolcularına davet yapıldı. Önümüzdeki salon birden boşalıverdi. Bizim taraftan hiç ses seda yok. Baktım saat ilerliyor hemen o tarafa yönlendik. Ve çıkış bankosuna doğru gittiğimizde olgun yaşta bir beyin avaz avaz bağırdığını, 45 kişilik uzak-doğu tipli bir ailenin hüzünlenmiş durumda hâllerinden şikâyet ettiklerini müşahade ettik. Görevlilerle aralarında saat 11 lâfı geçiyordu. Hemen koştum üniformalı görevliye: “Ne oldu, 11’e rötar mı var?” Görevli ısrarla benden bakışlarını kaçırarak iş adamı olduğu anlaşılan olgun yaştaki beyi teskine çalışıyordu. Ben de tepine tepine soruma yanıt istediğim görevli, nihayet: “kapılar 08.15’de kapanır; artık açılması mümkün değil.” O an söylediği vakti sadece 1 dakika geçiyordu. Ben de safiyane; ”Ne olur, fevkalâde bir kolaylık gösterin. Gideceğim yerde bunun bir de gemi bağlantısı olacak. Onu kaçırdık mı bu iş bitecek!” Meğer bizim uçağa binme imkânsızlığımız kapının 08.15’de kapanması prensibinden değil zaten alabildiğine dolu olmasından, fazla bilet satıp önden gelen biner kuralı icad edilmesindenmiş. Bizim yurt dışı çıkış yaptığımız, check in yaptığımız, bagajlarımızın teslim alınması, o anda hava alanında olmamızın bilinmesi gerektiği, o arada fevkalâde bir durumu olup olmadığı kimin umurunda; anons tatbikatına ne gerek var. O ihtiyar ve uykusuz hâlimizde elimize (hiç bir ikaz yapmadan) çıkış kapı numarası ve tam üzeri mühür çakılı “Biniş Saati” 07.30” yazılı diye biniş kartını tutuşturuveriyorlar ya; görevleri orada bitiyor. Bütün hayatı boyunca yaptığı seyahatlerde “Sayın yolcular, passengers, pasajeros....falanca kapıya...” sesleri ile kulakları dolu birinin karşılaştığı şu yol şaşırtıcı (distraktif) uygulamayı psikologların takdirine bırakıyorum. Üstelik, hâlen devamlı uçakla seyahate çıkan yakınlarıma sordum: “Şu anons uygulaması kalktı mı?” diye. “Yoo, kalkar mı?!.” yanıtı aldım. Öte yandan, bu hadiseler cereyan ederken aynı hava alanında: “Bilmem hangi uçak için son ihtar” anonsunu da kulaklarımızla duyduk. Demek ki aynı hava alanında seksiyonlar keyfî işlem yapabiliyorlar. Bilmiyorum, bu durum her zamanki mutad uygulamaları mı, yoksa Hava İş Sendikasının son toplu sözleşme görüşmelerinin çıkmaza girmesi karşısında grev kararı beklentisinin yarattığı rehavetten doğan bir kayıtsızlık mı idi. Ya da Hava İş Sendikası Başkanının duyurusunda açıkladığı gibi işten çıkarılanlar yerine alınan part time personelin deneyimsizliğine mi kurban gitmiştik. Ondan sonraki durumumuz tamamen içler acısı; evvela bizi aynı mevrid limana giden saat 11 uçağı var diyen görevliler uçak havalandıktan sonra “Ama o da dolu; (nasıl bir tabirse) 12 yolcu da eksi çalışıyor” (yani 12 kişiye de yedek bilet satılmış) demeye başladılar. “Peki biz ne yapacağız?” “16’da var gece 23’de var ammmaaaa, hepsi de ekside çalışıyor; eskeza sizin gibi (bu yorumu ben veriyorum “keklikler olursa”) boarding saatini kaçıranlar olursa beeelki birine binebilirsiniz. Çaresiz 16 uçağı için, eksilerin ard sıralarında 15’de müracaat etmek üzere (?) anlaştık. Ne yazık ki bizim gibi pek fazla keklik çıkmadı. Bagajlarımızın akıbetini sorduk, (taze ve muteber müşterilerin mevcudiyeti karşısında) onları zaten yüklemeyip erkenden kayıp eşya ambarına almışlar. Bu arada sürekli bizim müşterisi olduğumuz, fakat bize bu hava alanında hizmet vermeyeceklerini mevrid limanda karşılayacaklarını beyan eden seyahat acetası yetkilisi ile telefonlaşıyorduk. O bir ara gideceğimiz ülkenin hava yollarından imkân arayacağını bildirdi. Daha sonra bu imkânın da bulunmadığını, sonuç olarak bizim hakkımızın yandığını söyledi; seyahatin akamete uğraması halinde müracaat edilecek sigorta seçeneğini dahi hatırlatmadı. Ve bizim burada tur arkadaşları ile neden temas etmediğimizi sordu. Hiç olmazsa rehber acentemiz olarak onların telefon no.larını mı vermiş, resimlerini mi bize göstermiş, Hava yollarımızın yeni tatbikatı hakkında bizi ikaz edip, bilgi mi vermişti ki? Hiç tanımadığım tur arkadaşlarını ben arayıp bulacaksam niye seyahat acentesi aracılığı ile bu işe soyundum.
Hava alanında gece saat 23 için de hiç ümit vermemeleri üzerine bu işe havlu attık. Bagajlarımızı bulmaya soyunduk. İşin bu safhasında, Atatürk Hava limanının mimarî bakımdan muhteşem bir eser olduğunu; ne yazık ki 1961 Anayasası gibi toplumumuza fazla bol geldiğini gözlemledik. Tam bir labirent’e benzeyen binada, gümrük kapısına göre yurt içi alanda bulunan kayıp eşya bürosunu aramamız ayrı macera oluşturdu. Muazzam personel kalabalığının bizim yurt dışına mı gideceğimiz, yurda mı gireceğimizi anlamada, bize yardım ve rehberlik etmede büyük zorluk çektiklerini gördük. Çoğu kez uzun yolları boşuna teptik, personel bizi birbirlerine sevkettiler. Bir tanesi; “Siz artık buradan çıkamazsınız!” deyince Tom Hanks’in ve Stanley Tucci’nin baş rôllerini paylaştıkları, bir Slav gencinin bir ABD havaalanında mahsur kalmasını canlandıran filmi aklıma getirerek dehşete düştüm. Ne ise gücelerle, uçak kaçırma sebebiyle orada kalan eşya bürosunu bulduk. Ama orası yurt içi sayıldığından gümrük polisince pasaportlarımıza el kondu; boarding kartlarını ve eşya makbuzlarını bize bıraktılar. Nefes nefese büroya girdik. Orada ilgi ve nezaket gösterdiler, ikramda bulundular ama bagajlarımızı bulmada güçlük çektiler. Önce eşyamızın müteakıp uçağa yüklendiğini ve mevrid limana gittiğinin anlaşıldığını, ertesi günkü uçakla geri getirileceğini ve evimize teslim edileceğini beyan ettiler. Sonra: “A, hayır burda imiş,” dediler. Uzun bir bekleyişten sonra bizi gümrüklü bölgeye konveyörlerden birine sevkettiler. Başımız dumanlı, büyük bir sevinç içinde bagajlarımızı aldık. Gümrük geçişine yöneldik. Beyana tâbi eşyası olanların uğraması gereken bir standın önünden geçtik. Hiç bir alış veriş olanağı bulamadığımızdan oraya uğrama gereği yoktu. Diğer görevliye yönelip eşyamızı kontrola arzetme hamlesi yaptık; görevli elini savurup: “Haydi, yallah dışarı!” hareketi yapınca sevine sevine dışarı çıktık. Eve geldiğimizde pasaportlarımızı meydana çıkarmak istedik. Ama ara ki bulasın, pasaportlardan eser yoktu. Eşim benden epeyce farklı gençtir ama gene pasaportların gaybubetinin sırrını ben hatırladım. Gümrük polisinin emanetine alınmıştı. Ne ise, Hava Yollarındaki bir yakınımız sayesinde güvenliğe aldığımız pasaportlarımıza kazasız belasız kavuştuk. Sağlığımız epeyce hasar gördü, bilemiyorum, maddî zararımız telafî edilebilecek mi? Ülkemizde yanıtlanması çok güç bir soru?
yorumlari okuyorum bas yaziyi okuyorum efendi efendi yaziliyor saniyorum bende kuru fasulye misali kendimi nimetten sanip birde ben yorum yaziyorum islerimiz cogunlukta düzensiz kontrolsüz sorumsuz oldugundan islerimiz ayna cal cal oyna a sözüne uymak mecburiyetindeyiz üzülme yerine sit anasini oyna babam oyna yoksa vah vah basimiza geleceklere
bir turizim sirketinin düzensizliginden hava alaninda yasanan olay aslinda bu cagda olmamasi gerekir oluyorsa bir ceza sistemi almali iste bu sistemi verecek uygulayacak sistem memleketimde zor bu bunun gibi is yapanlar bunu bilirler istedikleri gibi memleketimde at kostururlar 1-bir is yeri acilacak is yasalari kurallari kontrolü yoktur (yasalarda vs. lerde vardirda yoktur iste yok tur)örnek bizim kasabada restorant yemek yenen yerler vardir bazilari hemen kapatilacak durumdadir bunlari kontrol edecek merciler kisiler de vardir ayliklarini alir keyfine bakar her tarafi düzensizlik almis tir yiyende yemiyende pismandir milletcede bos ver hastaligimiz var gambazlama huyu yoktur sikayet edenlerede kötü gözle bakilir
örnek memlektten bir is yeri acilacak kontrolü acmadan yapilir sartlari uyarsa ruhsat verilir calisma sistemi kontrol altindadir milletide hemen sikayetini yapar hata olur bile bilede yapan olur ama oran azmi az olur cünki basina gelecekleri bir amanin ne seytani gör ne salavat getir denir (miletinde birde avukatlik sitemi vardir gariplere devlet avuklatlik parasini verir parasi olanlar kendileri bilir orta halli olanlar senelik bir cüzü avukatlik parasi öderle ver avukata gitsin derkeyfine bakar hele hava alaninda sirket seni birakacak yandi o sirket vs. vs. giderde gider bu mesele arada birde bizde ne isi var dis memlekette der iyi olmus ta dermi der oldumu simdi babamda bana hep der ben evde oturuyorum bir bela beni bulmaz seni bulur der haydddaaaa hadi ver mahkemeye gör babadan önce bilmem neyi
Üzülme Teomancığım, OLUR BÖYLE VAK'ALAR. Bu ülkede turizm mağduru ararsanız çok kişiye rastlarsınız. Tunus gezimizde emekli öğretmen turist rehberi Tunus'u ilk defa bizimle beraber görüyordu. Hazret merak edip bilgi de edinmemiş; adamı biz gezdirdik. Diğer olay çok daha vahimdi. Havalimanında başarılı yer hizmetleri veren bir şirket, turizm organizasyonuna heves etti. Biz de ismine güvenerek Roma-Floransa-Venedik gezisine katıldık. Yeşilköy havalimanında rehber bizi karşıladı, ''siz hiçbir şeye karışmayacaksınız; her türlü işlemi biz yapacağız'' dedi. Biletlerimizi ve bagajlarımızı teslim aldı; kontuara gitti. Çekin işlemine başladı. 10-15 çekin işlemini gerçekleştirmişti ki boynunda kimlik asılı bir görevli, daha sonra TBMM Başkanlığı yapacak bir milletvekili ve yanındaki 8-10 aveneyle sıranın önüne geçti. Hepsine bilet aldı, çekin yaptırdı; çekip gittiler. Meğer bizim yerleri almışlar. Rehber, boynu bükük, ''kusura bakmayın, siz gidemiyorsunuz, gece uçağına kaldınız'' dedi; biletlerimizi ve valizlerimizi verdi, diğer yolcuları alarak uçağa gitti. Biz kıyametleri kopardık, bir müdüre gittik. Kibar bir adamdı; düşündü, taşındı, telefonlar etti, bize ''sizi öğleden sonra Alitalia ile gönderiyorum, yemekte davetlimsiniz'' dedi. Saat 16'da Roma'daydık. Ne var ki pasaport polisinden geçemiyoruz. Tur şirketi aldığı vizeleri pasaporta işletmemiş, bir liste halinde rehbere vermiş. Rehberin telefon numarası da programlarda yazmıyor. Rehber THY tarifesine göre geceyarısı havaalanına gelecek. Ben ''arkadaşlar, bizde karı-koca yeşil pasaport var, vizeye tâbi değiliz. Biz çıkalım, otele gidelim, rehberi size gönderelim'' dedim. Çıktık, taksiyle otele gittik. Resepsiyon, bizde böyle bir rezervasyon yok dedi. Çevre otellere bakıyoruz; yok, yok. Samanlıkta iğne arıyoruz. Havaalanına geri döndük. Pasaport polisinden içeri geçemiyoruz. Bağırarak anlattım. Diğer bir yolcu ''bizim programda başka bir otel ismi var'' dedi. O ismi aldık, tekrar Roma'ya gittik. Orada da rezervasyon yok. Çaresiz tekrar havaalanına döndük, geceyarısını bekliyoruz. Nihayet rehber göründü. Bir yolcu rehbere bir Osmanlı tokadı aşketti ki çocuk yeri öptü. Nihayet hep beraber Roma'ya hareket ettik. Bizi iki yıldızlı pis bir otele bıraktılar. Demek ki alt kademede bir şeyler dönmüş. Dönüşte tur acentesine gittim. İt ite, it kuyruğuna yolladı. Müdür benden kaçtı. Roma-Havaalanı arası 4 gidiş-geliş taksi parasını bile ödemediler. Zaten şirket de bir süre sonra kapandı.
Sayın Törün; Sizlere, öncelikle estağfirullah der, 'hamasetli gargaralar' yapmamın "benim ne haddime olduğunu" ifade ederim. Elimdeki kalemimin mürekkebi sizlerinki gibi bol olmadığı için, kısa yorumlarımla bir mesaj verebilmek, âcizane bendenize münhasır olmalıdır. Affınıza sığınarak -genede - şu ifadelerimi belirtmekten kendimi alamadım: Dünyaya, gözüm kapalı bir kör olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti'ni gören bir kişi olarak geldim. Bu yaşıma kadar aklım açık olarak da bu değerleri yaşadım. İnandığımızdan tek dileğimde şudur ki, yarın bu dünyadan gittiğimde gözüm kapalı olmasın ve âhiretten, in-şâ'-Allah gözüm açık olarak Cumhuriyetimizin devamını görmeme bana nasib eylesin.
Gerçekten üzücü bir durum. Türk turizmi yönünden üzerinde durulacak, bir iki yazı ile geçiştirilecek bir şey değil. Bu makalenizi Başbakanlık, Kültür ve turizm Bakanlığ, Rehberler Odasıı ve Tursap'a iletin ve peşini bırakmayın derim.
Mustafa Kemal Atatürk'ün Güneydoğu illerinden bazılarına yaptığı seyahatler: Diyarbakır; 15 Kasım 1937, Gaziantep; 26 Ocak 1933, Mardin; 13 Mart 1916, Siirt; 27 Kasım 1916, Malatya; 26 Ocak 1931, Bitlis; 10 Kasım 1916. İnternetten yaptığım bu araştırmamda, Atatürk'ün Güneydoğu'un diğer illerine yaptığı ziyaretler konusunda karşıma "engellemeler ve uyarılar" çıktı. Bilgisayarım çökme noktasına geldi ve yarın format atmak zorunluluğunu duydum. "19 Mayıslar" olarak, yarın da Mustafa Kemal'in "Samsun Çıkışını" teve kanallarından ve internetten izleyemeyeceğimizin büyük üzüntüsü içinde, hepimize "geçmiş olsun" diyerek gene de "19 Mayıs 1919 Bayramınızı" kutlarım. (not: araştırmalarla -bizim neyimize gerek olan - yeni bulgular elde etmekten ise, hiç olmazsa şerefli tarihimizi muhafaza etmeye çabalayalım)
Gerçek bir bilge aydın olan Nazmi Hocam'ın beni savunmak için, değerli vaktini harcayıp bir makale boyutunda yorum vermesi olağanüstü duygulanmama neden oldu. Sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Yaşantımın sürecinde bugüne kadar gezmek istediğim, görmek istediğim kendi yurdumun herhangi bir beldesine, içimizdeki anarşinin yarattığı huzursuzluk nedeniyle gitmek imkânını bulamadım. Kendi ülkemizi değerlendirememekten sonra, dış ülkelere gitmek bizim ne haddimize; oturalım, oturduğumuz yerde !.. Demek ki bu işler, "inşallah, maşallah" ile olmuyormuş..
2002’de Avrupa’da beş ülke dolaştım. Havaalanından çıkışta gümrük ve pasaport kontrolleri normal yürüyüş hızında yapılırken, bizde polis posaport bilgilerinin tamamını daktiloda yazıyordu. Şimdilerde bu durumlar iyileşti, artık pasaportu uzatıyoruz, damga vurulup geçiyoruz derken bu kez bu tür sorunlar yaşanıyor. Bütün bunlar şarklı devlet anlayışıyla yakından ilgili. En hümanistimiz bile, devlet veya devletimiz deyince derin bir hamasetle savunmaya geçeriz de, insan deyince kılımız kıpırdamaz, hatayı insanda buluruz. Çünkü insan devlete kullukla görevli, hizmet için bir varlıktır. Ama bu sorunları yaşamayan ülkelerde, devletin bir kutsallığı yoktur. Oralarda insan kutsaldır ve devlet insanın hizmetinde bir araçtır. Devlet vatandaşının bu hallere düşmesine izin vermez.
Bu yüzden bizim insanımızı herkes istediği gibi kendine özgü dolandırma sistemleri oluşturarak dolandırabilir. Ama burası anlı şanlı TC’dir, o kadar da boş değildir. Olayı mahkemeye taşıyabilirsiniz derler. Bu asılsız ve boş bir savunmadır. Çünkü mahkemeye taşımak hayatını zehretmektir. Halkımızın deyimiyle sürünmektir. Sonucu da çoğu zaman bir hukuk oyununa gelmektir. Kaldı ki mahkemeler iyi işlese ve doğru karar verse bile, hırsız ve dolandırıcılar, büyük çoğunluğun mahkemeye gitmeyeceğini bilir. Her türlü soygunu uygulayabilir. Örneğin bankalar, karttan para alır, onu mahkemeye taşısanız, hesap işletme ücreti diye yenisini icat eder. Ne yapıp edip sizi soyar. Telefon operatörü, dakikanızı çalar, limiti bir KB aştıysan 10 GB parası ceza keser, çoğu yerde muhatap bile bulamazsınız. Zehirli sebzeyi, gdo’lu besini hormonlu eti yedirirler ruhunuz bile duymaz. Seyahat acenteleri kandırır, herkes bir iş kurar ve kendi başına kurallar koyarak vatandaşı dolandırabilir, soyabilir, hayatını tehlikeye atabilir. Çünkü DGM’ler (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) varken VGM’ler (Vatandaş Güvenlik Mahkemeleri) diye bir şey yoktu. DGM’ler Özel yetkili mahkemelere şimdilerede de yeni adıyla devam ederken, vatandaşı koruyan hiçbir şey yoktur.
Devleti kurarken insanlar her ne kadar, kendi güvenlikleri ve kendilerinin korunması için devleti kursalar da, devletler kendi güvenliklerini koruma altına almaktadır. Vatandaş korunmasa da, kalan sağlar devlet için yeterlidir. Türkiye’de her şeyin bakanlığı vardır. İnsanın dışında her şey, hava, su, orman, 2B, hazine arazisi, dikkuyrular vesaire her şeyin az çok koruması vardır, ama insanın yoktur. Oysa Türkiye’de 76 milyon insan var ve her insan bir tüketicidir. Yani 76 milyon tüketici var. Ama Tüketiciyi koruma bakanlığı yok.
Yani değerli kardeşim, sevgili Törün, yazı yorum boyutlarını geçti ama, sanıyorum bu ülkede kime dokunsanız, her konuda ve her alanda yaşadığı yüzlerce olumsuzluğu dile getirecektir. Ama ilginçtir, herkesin dert yandığı, şikayetçi olduğu TC yine herkesin kutsalı ve dokunulmazıdır. Kimse yüzleşmeye yanaşmaz. Benim de akıl erdiremediğim taraf, milletçe çok büyük çelişkiler içinde olduğumuz ve bunu bildiğimiz halde, her şey normalmiş gibi yaşamayı sürdürebilmemiz diyorum.
Oysa gerçekleşseydi bu gezi yazdıklarınızla gördükleriniz arasında güzel bir değerlendirme olacaktı. O kadar Rus Edebiyatı ve araştırmadan sonra orayı görememenize üzülüyorum, geçmiş olsun diyorum.
Vatanseverlik ve milliyetçilik kavramları ile ile olarak bazıları ile farklı duyarlıklar taşıyoruz. Küçücük olmuş bugünkü dünyamızda bu kavramlara varmak için kapsamlı ve kıyaslamalı araştırma yapmanın zorunluluğuna inanıyorum. Yoksa: "O mahilerdir ki derya icredir deryayı bilmezler"e döneriz. İçinde yaşadığımız ortamın ve toplumun standartlarını tayin edemeyiz. Gönül bağladığımız, çok değer verdiğimiz, bildiğimizi sandığımız olguları, alan darlığı ve değerlendirme standartlarının olmaması yüzünden bilmediğimizi öğrenince şapa otururuz; Çoğulculuğa aklımız basmaz olur; otoriterliğe kalkarız. Ve asıl o zaman toplumumuza, insanlarımıza en büyük fenalığı yapmış oluruz. Özgür düşünceyi insanımıza haram eder, bu yüzden yaratılan anarşinin içine düşeriz. Ben, yakınlarımın bildiği üzere, zaten denetmen mesleğimin olduğu kadar doğa ve arkeoloji sevgi ve merakım sayesinde Türkiyenin (kısmet olmadı, zaten bildiğim kadarı ile Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli Beyefendilere de kısmet olmamıştı, Güneydoğu haricinde) her tarafını dolaştım; yoğun bir merakla tüm sitleri inceledim. "Haddini bilmek; oturduğu yerde kalmak" direktifleri, Atatürkün hedeflediği özgür toplum ve çağdaş uygarlık idealine ne yaman bir çelişki ve korkunç bir otokratik ruhtur. "Haddini bilmek" lâfını ağzına almak ve: "oturduğun yerde otur!" buyruğu vermek...Bir yerlere kımıldamasaydık Osmanlı kalmaya devam eder; Darülfünun'u Almanyadan getirdiği profesörlerle "Üniversite" yanan Atatürk'ün rüyasını gerçekleştiremezdik. Siz Türkiyeden ayrılmayın Sayın Doktorum da Atatürk'ü daha iyi öğrenmeye devam edin.. Bakın, sevgili yurdumuzda beni gafletten çeviren aklı başında kurumlarımız var.
Sevgili dostumuz Dr. S. işin içine girince hep böyle hamasetli gargaralar içinde "sağırlar dialogu" (ya da yazılı muhaverede nasıl denirse) yaşıyoruz. Aziz dostlarım, Tanrı aşkına, ben bu köşedeki yazılarımın hangi satırında, hangi ibaresinde Atatürk'ün Güneydoğuya gitmediğinden söz etmişim. Ben bu yaşta içim geçti de, Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli Beyefendilerden başkalarının da isimlerini mi zikrettim de sonra unuttum diye yazdığım satırları defalarca araştırdım, hiç buna benzer bir şey göremedim. Keza, mollalar gibi "inşaallah, maşaallah!" gibi her şeyi Tanrıya bırakma dilek ve nidaları kullanma itiyadında olan bir adem de değilim. Yazılarıma yeniden baktım; bunlardan da eser göremedim. Sevabına sizler de bakın da gözümden kaçmışsa ikaz edin. Sayın Dr. S. galiba uçağı kaçırma gafletimi fazlaca abartmış; büyük bir keyifle vur Allah vur gidiyor. Uçağı kaçıran şabanların bizden ibaret olmadığına işaret etmiştim. Bizlerden çok genç iş adamı ve beş kişilik cin gibi Japon aile de vardı. Ve gene, Tanrı aşkına: "Yeni bulgular elde etmektense, hiç olmazsa şerefli tarihimizi muhafaza etmeye çabalayalım," nasihatı hakkında bana bir kommanter verin de açıkça anlayayım ve icabını yerine getireyim. Hepinizle birlikde süper vatansever dostumuzun da 19.Mayısı kutlu olsun. Aman bu ritüeli ihmâl etmeyelim.