1
Şubat
2026
Pazar
ANASAYFA

1923’ten 2008’e Cumhuriyetin Değerlendirilmesi (19)


TÜRK DEVLETLERİNDE FİKİR VE SÖZ HÜRRİYETİ

Milyonlarca kilometre genişliğindeki Orta Asya bozkırlarında, çöllerinde ve Tayga ormanlarıyla kaplı Sibirya düzlüklerinde, tam bir özgürlük içinde yaşayan Türk insanı, Anadolu’ya gelince önce toprağa sonra da devletlere bağlandılar.

Bizde Sokrat Galile benzeri bilimsel çıkışlar pek olmasa da, yine de az değildir, kellesini ortaya koyanlar haksızlıklara.

Devlete ve kurulu düzene karşı çıkış biçimi bile, genellikle celali isyanları biçimindedir. Ve bu alanlarda devletin ürettiği çözümlerden bahsetmek de mümkün değildir. Tek çözüm devletin var gücüyle isyancının üstüne yürümesidir.

Bükerse bileğini devlet isyancının asar. Bükemezse o bileği öper ve ödüllendirilerek, paşalık ve valilik vererek, çevresinden uzaklaştırıp, arkasındaki çapulcuları dağıtır, celaliyi yalnızlaştırır. Çünkü devlet geleneğimizde, celali, mertlik, yiğitlik sembolü iken, devlet kurnazlık ve haksızlıkların, hırsızlıkların ve kalleşliklerin sembolüdür.

Abaza Mehmet Paşa ve Vardar Ali paşa ayaklanmaları bunlara örnek.
Bizde de özellikle ll. Abdülhamit döneminde genç Osmanlıların meşrutiyet mücadelesini bastırmak içi 33 yıllık bir istbdat devri başlatmıştır.

Her dönemde devletin resmi ideolojileri olmuş ve karşı çıkanlar izlenmiş, tutuklanmış ve işkenceden geçirilmiştir.

Tanzimat döneminde Osmanlıcılık, Abdülhamit Döneminde İslamcılık, İkinci Meşrutiyet Döneminde Turancılık ve Cumhuriyet döneminde Kemalizm…

İsmail Beşikçi: “Kemalizm, resmi ideoloji oluşturmuştur. Devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideolojidir. Resmi ideolojiyi eleştirdiğiniz zaman, resmi ideolojiyi benimsemediğiniz, ona uygun tavır ve davranış sergilemediğiniz zaman, idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşmanız büyük bir olasılıktır. Batılı demokrasilerde de ideoloji vardır, siyasal ve toplumsal hayatta ideoloji zaten kaçınılmaz bir siyasal kategoridir. Fakat bu ideoloji herhangi bir ideolojidir, resmi ideoloji değildir. Eleştirilmeleri veya benimsenmemeleri idari veya cezai yaptırımlara neden olmaz. Resmi ideolojisi olan bir devlet demokratik bir devlet değildir” diyor.

Kim ne düşünürse düşünsün, kim nerede nasıl bakıp, ne biçimde değerlendirirse değerlendirsin ben kendimi, gerçek anlamda bir Atatürkçü olarak kabul ediyorum. Ama hayatım boyunca, özellikle de 12 Marttan sonra kim ve ne zaman Atatürk demişse hep şüphe ile bakmışımdır. Arkasında hangi çıkar saklı acaba” diye düşüncelere dalmışımdır. 12 Eylülden sonra ise hiç şüphem kalmıştır ki, kim Atatürk diyorsa, Atatürk’e aykırı bir davranış içinde olup, bunu Atatürk ile kapatmaya çalışmaktadır. Çünkü 12 Eylül yönetimi gerçek anlamda Atatürk’ü, tamamen ortadan kaldırarak, sahte bir maske haline getirmiştir.

Dönemin Atatürkçülüğü öylesine trajikomik, öylesine sahte ve göstermeliktir ki, beş yaşındaki çocuğu güldürecek, deliyi düşündürecek ve İkinci Abdülhamit’in yasaklamalarını kıskandıracak ölçülerdeydi.

Yani 12 Eylül yönetimine göre, insanlar her zaman her yerde, hiç duraksız Atatürk deyip durmalıdır. Örneğin, işinden evine giden bir insan: “Atatürk inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda işimi bitirdim. Atatürk inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda kapımı kilitledim. Atatürk inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda merdivenlerden indim. Atatürk inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda evimin yolunu tuttum. Atatürk inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda evime girdim. Atatürk inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda karımın elini tuttum, vs. diye her şeyini, Atatürk’e bağlasa, 12 Eylül yönetimince adamın alay ettiği değil, Atatürk’ü sevdiği varsayılırdı.

Sonuç olarak 12 Eylüllerin, darbelerin cuntaların ve devletlerin tüm amacı ve varlık nedeni, insanların sesini kesmek susturmak, konuşturmamak üzerinedir.

Fazla konuşma... Hatta hiç konuşma!
Hani "düşünce ve ifade özgürlüğü" filan deniyor ya;
Hani kimimiz bunu sadece birtakım anti-demokratik kanunların kısıtlamasından ibaret, 301 denen bir "felaket" sayıyor ya;
Hakikaten hikâye!
Milyonlarca ama milyonlarca insan, aklından, vicdanından geçeni;
İçini acıtanı, canını yakanı;
Gördüğünü, bildiğini;
Esas söylemek istediğini;
Bir haykırabilsem dediğini;
Yüreğinde patlayan feryadı;
Tamamen kendisini, kendi halini duyurabilmekten, ifade etmekten dahi men edilmiş durumda.
Kimi zorla kabullenmiş.
Kimi gönüllü.
Kimi yutkunuyor, hıçkırıyor, diş gıcırdatıyor.
Kimi gülüyor, oynuyor; zaten ne diyebileceğini dahi unutmuş.
Kimler derseniz;

"Düşünce, çalışma, hayat ve ifade köleliği" kafasına çakılan tersane işçisi Dilaver Ayna' dan başlıyor, ne bileyim işte, "Biat kültürü" ne en çok isyan eder görünene, en mutlu, en özgür sayılanlara, bence Ertuğrul Özkök' e kadar gidiyor.

Arada, çok çoklar.

Feodal kalıntıların aşiret kölelerinden töre esirlerine kadar.”

“Lakin, belki altınızda, belki yanınızda, belki karşınızda, belki de siz, bizzat kendiniz, "gördüğünü, düşündüğünü, yaşadığını, mağduriyetini, başına geleni, uğradığı haksızlığı, gördüğü baskıyı" ifade ederse, etmeye yeltenirse;
Hayatın, sistemin, ekonominin, işin, kurumun, şirketin "bin bir 301" inden biri tepesine iniveriyor.

Buna "Mafya düzeni" denmiyor; susturmaya da "Omerta"
diyen yok.

Adı sivil veya askeri disiplin oluyor, işyeri düzeni, ast üst ilişkisi,
"burası babanın malı mı", "çek git" oluyor.

Bir yerde iki dudak arası üç hafta oda hapsi, bir yerde iki parmak arası işten kovma oluyor.”
09.09.2007 Sabah Umur Talu

Yayın Tarihi : 17 Ocak 2009 Cumartesi 00:19:07


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?