NOT: 2007 yılının sonlarında yayınlamaya başladığım 1923’ten 2008’e Cumhuriyet değerlendirmeleriyle ilgili yazılarıma, 2008 Ocak ayı ortalarında, türban tartışmalarının Türkiye gündemini alt üst etmesi nedeniyle ara vermiştim.
Sonra da Milliyetçiliğin yükselmesi, Parti kapatma ve Anayasa Mahkemesi kararları gibi, kamuoyunun kilitlendiği gündem maddelerinin dışına çıkılamadığından, Cumhuriyet değerlendirmeleri bu güne dek kaldı.
Aslında bu günün gündemini oluşturan, terörde gelinen nokta ve ilk kez askerin sorgulanmaya başlaması, asayiş cephesinde vahşet ve dehşetin ötesine geçilip, beş yaşındaki yakınını boğup öldürdükten sonra tecavüz ettirerek, toplumun adeta cinnet geçirme nokatsına gelmesi, dünya ekonomik krizinin etkisiyle borsanın teptaklak düşüşü, dövizin alıp başını gitmesi ve Ergenekon Davası gibi çok önemli gündem maddeleri olsa da, artık 2008 Cumhuriyet Bayramı arifesinde, Cumhuriyet Değerlendirmelerinin bir bölümünü daha yayınlamayı uygun gördüm.
TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER
Anayasamızın ikinci kısmında, “Temel hak ve ödevler” başlığı altıda, önce bunların kullanılışına ait genel kurallar belirtilmiştir. Şöyle ki;
“Genel Hükümler
I. Temel Hak ve Hürriyetlerin Niteliği
Madde 12.- Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.” Diye başlayan temel hak ve özgürlüklerde, verilen bir cümlelik her özgürlüğün hemen altıda, beş-on cümlelik, sınırlama, kısıtlama veya özgürlüğün kullanımını durdurma cümleleri yer aldığından, özgürlükler veriliyor mu, geri mi alınıyor belli değil.
Nedir bu hak ve özgürlükler derseniz onlarda anayasamızda tek tek sayılmış olup, başlıcaları şunlardır.
“I. Kişinin Dokunulmazlığı, Maddi ve Manevi Varlığı
Madde 17.- Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz.
Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.”
Görüldüğü gibi buraya kadar, sanırım bir diyeceğimiz olamaz ve normal bir anayasada olması gereken şeyler var.
Ama maddenin devamındaki özel haller, kısıtlamalar, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, kötüye kullanılmaması ve kullanılmasının durdurulması başlıkları altındaki uzun açıklamalarda, hak ve özgürlükler konusunda samimi olunmadığı açıkça ortaya çıkmaktadır.
Öyleyse niçin önce yazılıp, veriliyormuş gibi yapılıp, sonra sudan sebeplerle geri alınan, ya da yönetenin keyfine bırakılan bu hak ve özgürlüler, çağdaş demokrasilerdeki gibi kesin teminat altına alınmaz derseniz; yine samimiyet eksikliği kendini göstermektedir.
Yani anayasayı yaptıranların temel kaygısı, hak ve özgürlükleri teminat altına aldırmak şöyle dursun, mümkün olsa bunları anayasaya hiç sokmayacaklardır. Düşününki onlar milyonlarca insanı sorgulayıp, fişleyip işkenceden geçireceklerdi.
Onun için temel hak ve özgürlükler onlar için ayak bağı, baş belası kavramlardı. Ama Amerika’ya karşı, Avrupa’ya karşı, dünyaya karşı ayıp olmasın, dışardan fazla tepki gelmesin diye de, anayasaya koymak gerekiyordu.
Yoksa Türk Milletini susturmak, sindirmek kolaydı. Onlara göre Türk Milleti bu haklara layık da değildi. Bu yüzden, halka hiç hak tanınmayan bu anayasayı, ancak halk oylamasında şeffaf zarflara konulan kırmızı hayır oylarının sandıklarda görevli kişilerce izlenip, kırmızı oy sahiplerinin cezalandırılacağı yönünde çıkarılan dedikodularla gözdağı verilerek ya da fişlenip gerçekten cezalandırılarak kabul ettirebilirlerdi.
İşte niyet bu olunca, anayasaya konulan temel hak ve özgürlükler de, hak ve özgürlük vermekten ziyade, onu kullandırmamak esasına göre hazırlandığından, kısıtlama, sınırlandırma ve durdurma ile ilgili keyfi hükümlerle doludur.
Ve işte o hak ve özgürlüklerin geri alındığı maddeler:
“II. Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlanması
Madde 13.- Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.
Bu maddede yer alan genel sınırlama sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir.”
III. Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılamaması
Madde 14.- Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamaz.
Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.
Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.
IV. Temel Hak ve Hürriyetlerin Kullanılmasının Durdurulması
Madde 15.- Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan hükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.”
Görüldüğü gibi koruma hep devletin ve rejimin korunmasıdır. İnsanın korunması söz konusu olmadığı gibi zaten korunan devletin korunması da, kendi insanından korunmak olarak ortaya çıkmaktadır. Yani devletin savunması kendi vatandaşlarına karşı bir savunmadır.
Kısıtlamaların evrensel değerlere göre değil de, genel ve özel sebeplerle anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak yapılacağı söylenmektedir. Anayasanın özü ruhu ve sözü ise ortadadır. Yani hak ve özgürlük vermek değil bunların geri alınması esasına dayanmaktadır.
Bu durumda, pek çok hak ve hürriyetin kullanılması, cumhuriyeti, kamu düzenini ve genel asayişi bozacağı gerekçesiyle engellenebileceği gibi, en masum eleştiriler bile bölücülük suçlamasına sokulabilecek durumdadır.
Fikrin ötesinde pek çok insanı ideolojik görüşü doğrultusunda öldüren ve bundan dolayı ceza almadığı gibi, milletvekili bile olan pek çok insan varken, bu durumu eleştiren insanlara bölücülük suçu işlediği gerekçesiyle ceza verilmesine olanak sağlayacak kadar keyfi maddelerdir.
Yine bu durumu, yasama ve yargı boyutunda ciddi bir eleştiriye tabi tutmanız halinde, yargı ve yasamayı aşağılamak suçuyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Ama yönetenle anlaşarak, her türlü haksızlık ve adaletsizliği, her türden yolsuzluğu ve hırsızlığı yapabilirsiniz. Devleti soyup, rakibinizi öldürüp, zamanaşımı ile aklanabilirsiniz.
Yukarıdaki sınırlandırma ve durdurmayla ilgili hükümlerdeki sayılan durumların oluşmasındaki kişiye görelik ve keyfilik dikkate alınırsa, hak ve özgürlüklerin kullanılmasında, özellikle de uygulamadaki hakkaniyet açısından, Atatürk döneminin ilerisinde olduğumuz söylenebilir mi sizce?