2- ŞERİAT VE CUMHURİYET
Yaşamın hiçbir alanını, değişmez ilkeler, kavram ve kurallarla düzenlemek mümkün değildir. Çünkü bu yaşama aykırıdır. Çünkü yaşam değişim demektir. Yaşam gelişim demektir. Değişmezlik, yaşamın ve zamanın dışında kalmaktır. Değişmezlik, sona ermektir; ölmektir. Ölen şeyler, yaşamın ve zamanın dışında kalanlardır. Yaşamsal ve dünyevi değildir.
Bu yüzden yaşamın ve değişimin dışında, değişmezlik üzerine yapılan düzenlemeler şeriattır. Bunlar kutsal kitaplardan kaynaklanmasa bile, aslında laiklik adına kutsal kitaplardan kaynaklanan şeriat anlayışlarına karşı geliştirilmiş dahi olsa, hatta adı cumhuriyet de olsa, yine de şeriattır. Şeriata karşı oluşturulmuş başka ve farklı bir şeriattır. Cumhuriyetin kurucusunu ve kuruluş amacını hiç ama hiç anlamamaktır.
Örneğin sorarım size: neden türbana karşısınız? Şeriata ve din devletine götürür diye korku duymanızdan değil mi? Peki din devleti nedir? İnsanların yönetime katılmadığı, ulus egemenliğinin yerini dinin aldığı, kutsalların tabuların dayatıldığı, yani akıl ve bilimin devre dışı kaldığı devlet değil mi? Kutsal kitaplardaki, değişmez, değiştirilemez ve değiştirilmesinin teklif edilmesi bile, Allah’ı inkâr anlamına gelen kurallara bağlanması değil midir?
Öyleyse, değişmezlik temelinde kurulan din devletleri ile değişmezlik temelinde kurulan cumhuriyetlerin farkı nedir. Zamana, akla ve bilime göre değişmeyen bir rejimin, samimiyetini, yararını ve de doğruluğunu; normal ve doğru işleyen bir beyinin kabullenmesi olanaklı mıdır?
Peki, bu günkü laik cumhuriyette bunlardan hangileri var? Laik cumhuriyetin kutsalları, tabuları yok mu? Şu anda taşıdığı faşizan özelliklere ve milli iradeyi devre dışı bırakmasına rağmen, Anayasa kutsalın da ötesinde kutsallaştırılmamış mı? Anayasa değişikliği telaffuz edilince, ülkede yer yerinden oynamıyor mu? Malezya olma paranoyaları yaşanmıyor mu? Bir tarafımızda AB, öte yandan anayasada değişiklik= şeriat ve Malezya. Bu nasıl bir paranoya?
Oysa ne vardır böylesine tapılan bu anayasada deseniz, yanıtı: “İnsan ve halk adına hiçbir şey yok, ama devlet keyfiyeti var” olmaktadır. Halk yönetime egemen mi? Hâkimiyet kayıtsız şartsız milleti mi? Halk yönetime egemense, neden yönetimde parlamentodan çok parlamento dışı güçler daha etkili ve halkın verdiği oy oranları önemsenmez? Neden halk cahil kuru kalabalık sayılır?
Ya da laik cumhuriyetin kutsalları, şeriattan daha mı az? Devlet, millet, yargı, ordu, anayasa vs kutsal değil mi? Laikliğin tarikatlaştırılmasının, türbanın tabulaştırılmasından ne farkı vardır? Ve tüm bunların akıl ve bilimle bir ilgisi var mıdır? Akıl ve bilime değişmezliği dayatmak, akıl ve bilim işi midir?
Bilin ki yıllardır gündemimizi işgal eden, gözlerimizi ve geleceğimizi karartan bu kavga, dinle bilimin kavgası değildir ve bunların hiçbir yerinde akıl yoktur. Bu bir kutsal ile başka bir kutsalın kavgasıdır. Dinsel kutsalla, yönetsel, kutsalın kavgasıdır. Kutsalların kendi arasında savaşıdır. Ama bu kutsallar, çıkarlarının kutsallarıdır. Bunlarda cumhuriyete, insana ve halka ait hiçbir şey yoktur.
Ne olur bir kez olsun, değişmez kavramların, tek tip şartlanmışlıklarından sıyrılarak, dayatılmış hazır çözümlerinizin dışına çıkarak bir düşünün. Atatürk niçin şeriata karşı cumhuriyet yönetimini getirmiştir? Çünkü cumhuriyet binlerce sene öncesinin değişmez kurallarına karşı, akla, bilime ve çağa uygun olarak değişip gelişebilecektir. Çünkü cumhuriyette kuralları halk koyacak ve kararları halk alacaktır. Yönetime ve ulusal iradeye halk egemen olacaktır. Yani yönetim zamana ve insanın yararına göre değişme yeteneği kazanacak; değişmez hükümler insanların kaderi olmayacaktır.
Yani temelinde ve her yerinde değişim olan, halk olan, insan olan bir sistemi siz, halka güvensizlik temelinde değişmez kurallara bağlarsanız, zaman içinde tümüyle halkın egemen olmasını amaçlayan bu sistemden, halkı ve insanı silersiniz ve de silmişsiniz. İnsanın dikkate alınmadığı, devlet egemen bir yapı oluşturursunuz. Bu gün içinde bulunduğumuz durum da bundan ibarettir. İçinde insan olmayan, tapılan ve tüm haklar kendisine tahsis edilen, fakat halka ve hakka dayanmayan, bir devlet anlayışıyla karşı karşıyayız.
Bilindiği gibi devletlerin temel varlık nedeni güvenliği sağlamak ve adaleti dağıtmaktır. Ama günümüz devletinde yargının çalışmaması bir yana, yargıçlar kesinlikle devletten tarafta yer almakta ve bunu açıkça söylemektedirler.
Güvenlikte de devletin güvenliği için vatandaşın yatak odası bile gözlenebilir, her konuşması dinlenebilir anlayışı egemendir. Devletler kendilerinden başka herkesi, kendilerine tapınmak ve hizmet etmekle görevli kullar olarak görmekte ve ayrıca potansiyel suçlu olarak, kendisine tehdit olarak algılamaktadır. Değişim ve gelişimin dışında tutulduğu için, milliyetçilik ve hamasetin de etkisinde devletçilik, daha da gelişerek, bizde bu durum tanrı kul ilişkisini geçmek üzeredir. Çünkü aksini fısıldamak bile hainlik damgasını yemeye yetebilmektedir.
Sonuçta tarikatlaşmış değişmez kavramlar ve devletten yana tavırlarla; zamanla halk tümüyle devre dışı bırakılmış olup, halkı genel başkanlarınızın şahsi ihtirasları ile eşleştirmişseniz, biliniz ki bu şeriat, öbüründen daha tehlikelidir. Çünkü tabu değerinde, değişmezler üstüne kurduğumuz dünyevi şeriatı sınırlayacak bir kutsal kitap da yoktur.
Yeni tabular ve kutsallar ihdas etme yetkisi olan bir şeriat keyfiyeti, dinsel şeriatlardan çok daha tehlikelidir. Çünkü keyfidir. Hoşuna gitmeyen çıkarına ters gelen her değeri, önce kutsallaştırıp etkisiz hale getirir. Etkisiz hale getirdiği kutsala hizmet diye de çıkarını ileriye sürüp, halkın bu yeni kutsala tapmasını dayatır. Tapan milliyetçi tapmayan haindir. 12Eylül yönetimi bunun en güzel örneğidir. Kemalizm’i kutsallaştırıp içini boşalttıktan sonra, kendi dayatmacı despot yönetimini, Kemalizm olarak yutturmuştur.
Türkiye belli konuları tabulaştırıp, bunlarla yüzleşemediği için, hep bir sorunlar sarmalında ilerlemeye çalışmaktadır. Ama bir arpa boyu yol alamamakta ve hep yerinde saymaktadır. Her konu yürütme tarafından dayatılmakta, halk dikkate alınmamakta, sorunların tartışılması yasaklanmakta, halkı çağın dışında tutabilmek için yönetenler, yasaklara ve değişmezliğe sarılmaktadır.
Bu yüzden TC: Atatürk, din, ahlak, kültür, Kürt sorunu, milliyetçilik soykırım, cumhuriyet ve değişmez nitelikleri de dahil tüm tabularıyla yüzleşmelidir. Çünkü tabulaştırıp tapındığınız bir değer, ne denli değerli de olsa, bunları kutsallaştırarak körü körüne savunmak, laf olsun diye savunmak, savunmuş olmak için savunmak, bu değerlere bir şeyler eklemek şöyle dursun, onlara zarar verir, değerlerini eritir bitirir. İçini boşaltır. Milliyetçilik dahil, tüm kutsallarımızla, anayasamızın değişmez maddeleri ve başkaca tüm değişmez değerlerimizle yüzleşmemiz, akıl ve bilim rehberliğinde, çağa uygun değişimlerle değişmezlerimizi değiştirmemiz gerekmektedir.
Sayın Özer'in aydın kimliği ile kaleme aldığı, ortaya bir salata türü "Şeriat ve Cumhuriyet" yazısını okuyunca şaşırmamak mümkün değil. Önce Vatikan dışında dini kurallarla yönetilen devletlerin tümünün, İslam dininin ve onun şeriat hükümlerinin uygulandığı ülkeler olduğunu hatırlatmak gerekli. Bu ülkelerin ve halkının durumu ise uzun uzun yazılmayacak kadar dünyanın malumudur. 90 yıl önce Mustafa Kemal Atatürk "önderliğinde başlatılan kurtuluş savaşı ile sonrasındaki devrimlerle ülkemizin önünü açmayı hedeflemiştir. Çok partili sisteme geçilmesiyle, geçmişte istilacıların yerli işbirlikçilerinden olan tarikatların tekrar canlandırılıp, siyasal kimlik sahibi yapılarak demokratik sisteme entegre edilme gayretleri Türkiye'nin talihsizliğidir. Sadece bu dönem sonrasını hatırlayan insanlarımız bile nakşibendilerin nasıl yeniden hızla örgütlendikleri kurdukları siyasi partileri ile zamanla koalisyon ortağı ve iktidar olduklarını görmenin üzüntüsünü yaşarlar. Yakın geçmişimizde, annesi, nakşibendi şeyhinin ayak ucuna gömülen Cumhurbaşkanı, çıkaran bir ulus Mustafa Kemal Atatürk ve onunla aynı kurtuluş inancına sahip atalarımızın kemiklerini sızlattıklarını hiç düşünmüşmüdür acaba? İhtimal çoğumuzun akıllarından bile geçmedi ki, bugün aynı siyasal islam akımının devamı olan Cumhurbaşkanı ve iktidara sahibiz. Bu noktada Atatürk Devrimlerine ve laik cumhuriyete gönülden bağlı insanlarımızın hassasiyetini anlamazlıktan gelmek mümkün değildir. 60 yıl önce Türkiye'de Atatürk büstlerine yönelik bir saldırı kampanyası ile siyasal islam, eylem planını uygulamaya başladı. Sonra İstiklal Marşımız okunurken kendilerini yerlere atan utanmazların gösterilerine ve Türkiye dışında oluşturulan Cumhuriyete yönelik tehditler savuran İslami organizasyonların oluşumuna şahit olduk. Son geldiğimiz noktada ise ülkemizin geleceğini tehdit eden, Ortadoğuda ve Kuzey Irak'da tehlikeli bir işbirliğinin ortağı olmaya can atan bir yönetim, ABD'e sadakatını ispat edercesine hergün yeni bir taviz vermekte. Ülkenizin Sanayi tesisleri, fabrikaları, limanları, havaalanları, bankaları, sigorta şirketleri, maden yatakları ve ormanları mevcut iktidarınız tarafından yabancılara satılmış. Dış borcunuz katlanarak artmış. Ülkenizde yaşayanların yarısından fazlası geceleri yatağa aç yatıp uyumaya çalışıyor ve %20'si uzun süredir işsiz. Dünyanın en yüksek faiziyle yeni borç bulup eskileri ödemeye çalıştıkça, gelecekteki borcunuz hep artıyor. Eğitim sisteminizde, Laik Cumhuriyetinize düşman nesillerin yetiştirildiği, dini eğitim ağırlıklı devlet okulları ülkenizin dört bir yanını sarmış ve her gün onların mezunlarına yeni haklar verilmeye çalışılıyor. Tarikat ve Vakıf okullarının sayısı bilinmiyor, hatta bazıları Üniversitelerini açtılar. "Devlet Laik olur ama birey laik olamaz!" diyen bir başbakanın önderliğinde başlatılan cihatla Laik Cumhuriyetinizin son kalelerinin altıda oyulmak isteniyor ve hızlı bir İslami kadrolaşma hareketi ödün vermeksizin sürdürülmekte. Tüm bunlar sonrasında son 60 yıllık siyasi gelişmelerden, geleceğe yönelik bir projeksiyon yapmaya kalktığınızda, Kurtuluş Savaşımız öncesi Türkiye'nin karşı karşıya olduğu tablonun benzerini görüyorsunuz. İşte bu bu noktada Atatürk Devrimlerine ve Laik Cumhuriyete bağlı Türk halkının ve Gençliğinin yapacakları tek şey birlik ve beraberliklerini artırıp, GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün Bursa Nutkundaki aşağıdaki sözlerini hatırlamaktır: "Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek” Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği! - Mustafa Kemal ATATÜRK"
tabuları yıkarken yerine yeni diye 1500 yıllık tabuyu gelecekse en yenisi dursun öyleyse.bugünkü yaşamınızın kaynağını değişmesi gereken tabu olarak görüyorsanız çok fazla söyleyecek bir şeyimiz yok.
Sayin Ozer, tabularla mucadele etmek icin, cagdas kazanimlari dogmalara karsi korumak ve en azindan geri vitesi yok etmek gerekir. Gunumuzde "laisizm" tabu haline gelmis olmasina karsin, "dogma" degildir. Turkiye yonetiminde geri vites arayanlara karsi durmak da biz laiklerin ve cagdas dusuncelilerin hakkidir. Vites kucultebiliriz ama asla geri vitese kesinlikle hayir...
Kesinlikle her tür nurlu nufuklar vaadeden ideoloji, her tür tabu, her tür dokunulmazlık kazandırılan kutsal kavram toplumların gelişme takozudur ve olaganüstü tehlikeli ve tahripkârdır. Tabuya karşı savaşımın, karşıt tabu ile yapılaması akıl dışıdır. Tabuların kıyaslandırılarak derecelendirilmesi de yapılamaz. Bu savaşımda, tarihe mal olmuş değerlerin anıları çeşitli ideolojilerin yanlış ve tehlikeli amaçlarına oyuncak edilmemelidir. En sağlam mücadele, yaşadığımız çağdaş Dünyada, açık platformda, ulıslararası dayanışma ile olur. Bu güçdür ama uzun erimde mutlaka etkili olacak dürüst bir yöntemdir. Tabulara karşı savaşımınızı yürekden kutluyor ve destekliyorum.