1
Şubat
2026
Pazar
ANASAYFA

Gezi Parkında yaşam

Başbakanımız son bir yıldır, ordudan aldığı milli iradeyi, cebine atıp, kişisel ve partisel çıkarları için kullanmaya başlamıştı. Kullandığı yetkilerin sandığa dayalı ve demokrasi ürünü olduğunu iddia ediyorsa da, yaptığı her şeyi tek adam olma ve diktatörleşme yönünde kullanıyordu.

Basın yayın, düşünce özgürlüğünden alkol kullanımı ve internet kullanımına, kürtajdan çocuk sayısına, çocukların alacağı dini eğitime, İslam anlayışı ve inançlara dek her alanı, tek ve olağanüstü yetkili bir yönetim anlayışıyla keyfine göre düzenlemeye ve özel hayatın her alanına müdahalelere başlayınca Gezi Parkında Türkiye ortalaması sıradan genç vatandaş buna “DUR” dedi.

Önceki yazılarımda kimliği, isteği, kültürel ve sosyal yapısını açıklamaya çalıştığım Gezi Parkı eylemcileri, burada kendilerine özgü bir yaşam tarzı oluşturdular. Bu yaşam tarzının hiç şüphesiz birinci kuralı sevgi, saygı ve hoşgörü olmak zorundaydı.

Çünkü park sakinleri hemen hemen toplumun tüm kesitlerini temsil eden kozmopolit bir yapıya sahipti. Çocuktan dedeye, fakirden zengine, dindardan ateistine, milliyetçiden komüniste, sağcıdan solcuya, Fenerbahçeliden Beşiktaşlıya, esnaftan sanatçıya, herkes bu protesto eyleminin içindeydi. Bu yüzden ortak amaç iktidarı protesto olsa da, sevgi, saygı ve hoşgörü olmadan bu denli farklı insanları bu amaç etrafında birleştirmek ve en önemlisi birlikte tutabilmek, kesinlikle olanaksız olurdu.

Bu yüzden, gezi parkında yaşam deyince, yaşamın ana teması ya da egemen iklimi, sevgi, saygı ve hoşgörüydü diyebiliriz. Bu durum Türk tarihi ve Türkiye toplumsal hayatında bir ilkti ve belki de en büyük Türk devrimiydi de diyebiliriz.

Çünkü Türk insanının en büyük zaafı, en büyük eksikliği, farklı gurup ve görüşleri uzlaştırıp birlikte hareket edememesidir. Anlaşmazlıklarını konuşarak çözememesidir. Hatta uzlaştırmak bir yana, en küçük farklılıklarda bile, bölünme ve çatıştırmayı önleyememesidir. Bu yüzden Türkler ortalama ömrü yüz yılı aşmayan pek çok devlet kurup yıkmıştır. Onun için bence bu büyük bir devrim ve kazanımdır.

Fakat öfke ikliminde, gerilim ve çatışmalardan beslenen mevcut Türkiye siyaseti için ise, bu sevgi iklimi, en büyük tehlike ve hatta çok büyük bir tehdittir. Çünkü birbirine karşı nefret yükleyerek peşinize taktığınız insanlar birbirini sevmeye baslarsa sizi hemen terk etmez mi? Belki de Başbakanımızın bu derecede aşırı öfkesinin nedeni bundan kaynaklanmaktadır.

Yaşamın temelini bu şekilde sevgi, saygı ve hoşgörü olarak saptadıktan sonra, Parkta eşya, kitap, yiyecek, içecek vs.’nin de ortak olduğunu, bencillik, çıkar ve şiddete karşı ortak bir duruş sergilendiğini de belirtmek gerek. Tam bir yardımlaşma ve dayanışma örneği sergileyen direnişçiler, evlerinden getirdikleri veya halkın getirdiği battaniye, çadır, ilaç vs’yi de paylaşarak, tam bir doğrudan demokrasi örneği sergilediler.

Her sabah bu koşullar altında güneşi karşılayan, Gezi eylemcilerinin bir günlük programında neler vardı derseniz, burada yemek içmek, uyumak ve hatta temiz havayı teneffüs etmenin bile düzenli bir vakti yoktu. Program, polis saldırılarına göre değişiyordu. Ama buna rağmen bir kitaplık oluşturulmuş, eylemle ilgili şiirler yazılıp bestelenmiş olup, okumaya müziğe ve dinleti, konferans ve konserlere bile zaman bulunmuş ve gerektiğinde miting de düzenlenmiştir.

Eylemcilerin programı ne olursa olsun, saldırı gelince, programlar ertelenip, saldırıya karşı koymak ön plana geçiyordu. Saldırılarda yaralanmak, gözünü kaybetmek ve hatta ölüm dahil her şey ihtimal dahilindeydi. Toma suyunda banyo, biber gazı bulutunu teneffüs ve polis coplarına, tekme tokadına karşı durma, yaralıları taşıma ve tedavi ve bu barışçı eylemin felsefesini kavrayamadığı için taşkınlık yapanları engelleme ve daha pek çok şey günlük yaşamın bir parçasıydı.

Çünkü devletin, yani öfkenin, yani nefretin, sevgiye ne zaman, nerde ve nasıl saldıracağı belli olmuyordu. Çoğu zaman sabaha karşı çadırlara sert müdahaleleri, Tomaların basınçlı suları ve gaz bombalarının atışı izliyordu. Onun için bunları programlamak olanaksızdı. Saldırıların programını başbakan yapıyor ve yalnızca o biliyordu. Hatta belki o da bilmiyor, keyfi ne zaman isterse saldırı emri veriyordu.

Devlet devasa, despot bir güç
Devlet kin ve nefret bahçesi.
Bahçe yönetene bahar
Halka kış mevsimi.
Taksimin çocukları
Sevginin savaşçıları
Elinde çiçekleri
Kara kışın, kara gecesine saldırdı.
Sevginin sıcaklığıyla
Yeşil ve çiçekti
Saygı ve hoşgörüydü silahları.

Siyasi bir protesto eyleminde siyaset hep arkadan geliyordu. Eylemciler sevgi ve hoşgörü, Başbakansa kin ve nefret kusuyordu. Onlar insan ve yaşam dedikçe, Başbakan devlet ve güç bende, vuracağım, kıracağım, hesap soracağım diyordu.

Aslında Başbakanla Gezi Eylemcileri farklı dilleri konuştuklarından, birbirlerini anlamıyorlardı. Birinin dili sevgi, ötekinin dili nefretti. Bu dil farkını, bundan sonraki Hiyeroglif, yani resim yazısıyla yazdığım makalede daha iyi görebilirsiniz.

SÜRECEK

nazmioner@mynet.com
 

Yayın Tarihi : 25 Temmuz 2013 Perşembe 09:16:18


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
enver IP: 176.42.101.xxx Tarih : 27.07.2013 23:55:55

Özgürlüğün, can ve mal güvenliğinin olmadığı bir ortamı hangi görüş veya partiden olursa olsun kim ister anlamış değilim? Mısır'da şu an yaşananların aynısı Ülkemizde de yaşanması için içerden destekli dış mihraklar ellerininden geleni yaptılar ama Allah'a şükür başaramadılar. Dış mihraklar umrumda değil, onlar zaten kan ile besleniyorlar. Ancak Ülkemiz içerisinden gezi olaylarına bilerek veya bilmeyerek destek veren yurttaşlarımıza şu soruyu sormak istiyorum? Eğer gezi olayları başarılı olsaydı ve Mısır'da şu an yaşananlar Ülkemizde yaşansaydı ruh haliniz ne olurdu? 8-10 ağaç için ortalığı karşıtıran yüreğiniz, ölen insanlara rağmen zafer çığlıkları mı atardınız ? Yoksa pişman olur, ömür boyu vicdan azabı mı çekerdiniz?