1
Şubat
2026
Pazar
ANASAYFA

Konum Ve Fonksiyonuna Göre Kentler (2)

2-ANTALYANIN KONUM VE FONKSİYONU

Antalya Orta kuşağın ortasına göre biraz güneyinde, Akdeniz iklim bölgesinde, kendi adıyla anılan körfezin kıyısındaki ovanın, Güneybatı ucunda kurulmuş bir kenttir. Kuruluş yerindeki düzlüğün iki tarafı denize sıfır olsa da, ortada falezler, denizle düzlük arasında bir basamak gibidir. Ve Kepezde ikinci basamakla, daha geniş olan ikinci düzlüğe çıkılır.

Bu yüzden kentin yerinden dolayı bir deniz kenti, ikliminden dolayı Akdeniz iklim ve bitkileri –makiler-, kuruluş yerinin düz olmasından dolayı ızgara planı, raylı sistemleri, bisiklet yolları, su yolları olması beklenir. Arazinin genişliğinden dolayı da, sıkışık olmayan, yeşili bol, geniş yolları, meydanları olması gerekir.

Peki, Antalya böyle midir, derseniz; sanıyorum pek de (hatta hiç de) böyle değildir. Bu coğrafi verilere dayanarak, Antalya’nın nasıl bir kent fonksiyonu üstlenmesi gerektiğini saptamaya çalışır ve bunu bulunduğu yerin coğrafi özellikleriyle karşılaştırırsak, Antalya için pek çok şeyin yanlış gittiğini görürüz.

Örneğin: Antalya’yı hiç görmeyen bir yabancı, onun harita üstündeki yerine bakarak, Antalya’nın bir deniz kenti olabileceğini, daha doğrusu, olması gerektiğini düşünür. Yine bu düşünceden hareketle, coğrafyada deniz kentleri için olması gereken kent planı aklına gelir.

Nedir bu plan derseniz, deniz kentlerinde yaşamın merkezi kıyı şerididir ve bu yüzden kent sokakları denize dik olarak dizilir. Yani bu yolla deniz etkisi içerlere dek sokulur. Denizde yoğun bir trafik olup, ulaşım büyük ölçüde deniz üzerinden sağlanmaktadır.

Kıyılarda gökdelenler değil, içkili gazinolar, restoranlar, eğlence yerleri ve ticaret merkezleri, banka, sigorta ve döviz büroları, hediyelik eşya dükkânları vs. vardır.

Oysa Antalya, hiç de böyle değildir. Kayseri gibi, Konya gibi bir bozkır şehridir. Denizle de uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Bırakın dünyanın deniz kentlerini limanlarını, Tuna, Tisa, Sava veya Ren Nehri kıyısındaki bir kasaba kadar bile suyollarından faydalandığı söylenemez.

Konya ve Kayseri’de kent içi ulaşım ve trafik ne ise, Antalya’da da aynıdır. Konya’nın ve Eskişehir’in planlanmasında deniz, ne kadar dikkate alınmışsa, Antalya’nın planlanmasında da daha fazla dikkate alındığı söylenemez.

Hatta yolların, parkların ağaçlandırılmasında bile iç Anadolu’nun, çamı, ardıcı çınarı nerdeyse yöreye özgü ağaçlarla başa baş gibidir.

Bu durumu 2004 Kasımında Amsterdam’a giderken uçak havalanınca fark etmiştim. Ve işte o geziyle ilgili notlarıma o günkü gözlemlerimi şöyle işlemişim.

“Uçak havalanınca, hemen tüm Antalya altımızda kaldı. Antalya’yı ilk kez, havadan bu kadar net bir şekilde gördüm. Önceki uçuşlarda hava uygun değildi, pek bir şey görememiştim.

Bir şehre yukardan bakmak beni her zaman heyecanlandırmıştır. Şu anda da, Antalya’yı havadan görmenin heyecan ve hayal kırıklığını yaşıyorum. Tepeden ilk göze çarpanlar denizin koyu mavisiyle kıyının karşılaşması, ama bir o kadar da, kentle denizin birbirine yabancılaşmasıydı. Neden derseniz; falezlerin üzerindeki yüksek yapılar, kıyı boyunca, bir duvar gibi uzanıyordu.

Antalya bu haliyle, sanki denizden gelecek saldırılara karşı, surlarla çevrilmiş, bir ilk çağ kentini andırıyordu. Ayrıca bu, denize bir duvar çekilmiş gibi yapılaşmanın arkasında, yeşili bol, çok geniş bir boşluk vardı.

Hatta şehrin kurulduğu düzlüğün, sanki daha yarısı boş gibi görünüyordu. Kaldı ki burası dolsa bile, Kepezin üstünde çok daha geniş bir ova vardı. Bu da şehri bu denli sıkıştırmanın denize duvar örmenin, anlamsızlığını ortaya koyuyordu.

Zaten oldum olası Antalya’daki şehirleşmeye akıl erdirebilmiş değilimdir. Olayın bilimsel, kentsel, sosyal, kültürel ve ekonomik bir açıklaması olmadığı gibi, kent insanının ihtiyaçlarının karşılanmasıyla, hatta siyasal ve partisel çıkarlarla da fazla ilgisi olduğunu zannetmiyorum.

Kentleşmeye, rant, rüşvet ve yolsuzluğun en vahşi biçimde egemen olduğunu düşünüyorum. Ve kent bu rant rüşvet yolsuzluğunun çirkin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor elbette, diye düşünüyorum.

Ama tüm bunlardan başka, kentin coğrafyası da, hala algılanabilmiş değil. Antalya’yı bu güne dek yönetenler kenti Konya, Ankara, Eskişehir, Kayseri gibi bir bozkır şehri olarak algılamışlar ve bir bozkır şehri için geçerli olabilecek yerleşme planları, ulaşım sistemleri ve bunlara uygun bir mimari sistem uygulamışlardır. Antalya’nın bir liman, bir kıyı kenti olduğu, denizden yararlanılabileceği hiç düşünülmemiştir.

Örneğin her 15 dakikada, ya da yarım saatte Aksu’dan Konyaaltı’na karşılıklı yolcu taşıyan gemiler neden olmasın. Denize dik uzanan caddelerin denizde bittiği yerlerde iskeleler, yolcuların asansörlerle çıktığı duraklar… Bu duraklardan insanların denize dik caddelerle, kentin iç kesimlerine dağılması gibi bir şeyler düşünülmüş müdür acaba?

Coğrafi anlamda ve dünya gerçeklerinde deniz kentlerinde hemen tüm önemli caddeler denize doğru uzanırlar. Çünkü yaşamın kaynağı, faaliyetlerin merkezi deniz ve kenarıdır. Oysa Antalya’da denizde hiçbir şey, hiçbir faaliyet olmadığından önemli caddelerin hepsi de denize paralel uzanır.

Ne acıdır ki, dünyanın en önemli turizm merkezlerinden biri olmasına ve 700-800 bine yakın nüfusuna rağmen Antalya’dan deniz yoluyla, bırakın dünyanın önemli önemsiz başka bir kentine ulaşmayı, kendi ilçelerine bile deniz yoluyla ulaşamazsınız. Amatörce gezi gruplarını gezdiren yatlar ve balıkçı teknelerinin dışında öyle tarifeli seferlerle, Antalya’dan başka merkezlere yolcu taşıyan bir sistem hala yoktur.

İlk çağlarda Roma ve hatta karadan Antalya’ya geldikleri zaman, bir deniz kültürü olmayan Selçuklular bile, Antalya’nın coğrafyasına uygun bir kentleşme politikası izlenmiştir. Antik liman çevresi ve kale içi bunun en güzel göstergesidir.

Cumhuriyet Antalya’sı ise denize küsmüş, hatta denizle arasına, gökdelenlerden oluşan bir duvar örmüş, daha doğrusu sırtını denize dönmüş bir Antalya’dır. Ancak, örnek aldığı bozkır kentleşmesini de doğru dürüst başaramamış, her şey yolsuzluğa, kişisel ve siyasal çıkarlara feda etmiştir.

Bu kente konumuna uygun ve coğrafi fonksiyonlarını yerine getirmesini sağlayacak ve kolaylaştıracak bir planlama maalesef yapılamamış ve hatta sanırım bu durum hiç kimsenin aklına dahi gelmemiş gibidir. Bundan sonra ne kadar değiştirilebilir, ne kadar düzeltilebilir bilemiyorum, fakat elbette her şey bitmiş de değildir.

İstenirse denizin üstünde yürüyerek, yani ulaşım denize indirilerek, kentin denizle barışma süreci başlatılabilir. Denize dargın bir Antalya’da her ne yaparsanız yapın, Antalya’nın doğasıyla anlaşamayacak, kaynaşamayacak, sırıtacaktır.”

2004 Kasımında gezi notlarıma düştüğüm bu Antalya fotoğrafı, maalesef, bugün 2008’de de aynen geçerlidir.
 

Yayın Tarihi : 6 Kasım 2010 Cumartesi 00:32:50


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Teoman Törün IP: 88.240.14.xxx Tarih : 8.11.2010 15:04:24

Değerli Hocam, bir yazısının zengin bir entellektüel birikime, dolayısiyle geniş ufuklu bir tecessüse ve bilinçli  gözlemlemeye dayanması gerektiğini bu dizinizle öğretiyorsunuz. Yoksa gezi beyhude yorgunluk ve zaman ısrafından başka işe yaramaz. Ne yazık ki, toplumumuz, Yılmaz Ergüvenç'in işaret ettiği gibi bahrî değil berrî bir yapıdadır; Anadoluda kurduğumuz devletlerin asırlarca (ancak yabancı unsurlar aracılığı ile) denizle de haşır  neşir olmasına karşın nüve unsur bozkır ve kara insanları olara kalmış. Bu durum toplumumuzun ve kültürümüzün her alanına yerleşip kalmış. Örneğin edebiyatımızda bir deniz romancılığı gelişmemiştir. Batıda Hermann Melville, Joseph Conrad, unutulmaz "Mutiny on the Bounty" romanının ortak yazarları Charles Nordhoff, James Norman gibi dev deniz romancılarından da yoksunuz. Ancak Sadun Bora gibi meraklıların dış deniz seyahatleri kronolojistliği ve rahmetli Halikarnas Balıkçısı ile Azra Erhat'ın kıyılarla sınırlı mavi yolculuk anıları ile iktifa ediyoruz. Bu bakımdan da sizin entellektüel coşku ve çabalarına hayranız.


Nazmi Öner IP: 88.254.123.xxx Tarih : 9.11.2010 23:55:43

Sayın Ergüvenç ve Sayın Törün. Öncelikle yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Sizler gibi konusunda uzman kişilerin beğenisi beni gerçekten yüreklendiriyor. Ayrıca ben öğretmenlik yaptığım 35 sene boyunca, anlatmaktan korktuğum, utanç duyduğum bir konuydu denizcilik. Çünkü bu konu geldiği zaman öğrencilerime, “Çocuklar maalesef, üç tarafı binlerce kilometre denizlerle çevrili ülkemizin yıllık balık üretimi, denize hiç kıyısı olmayan Macaristan’ın üretiminden azdır” demek zorunda kalıyordum.
Bu yüzden denizcilik yıllarca içimde kanayan bir yaradır. Ve Burdur’da otururken bunun neden böyle olduğuna da bir türlü akıl erdiremiyordum. Fakat sonradan Antalya’ya yerleştikten sonra gördüm ki, şehir sırtını denize dönmüş, önüne sur gibi binalar dikilmiş ve denize küsmüş, deniz: insanların birbirine hava atmak için pencereden bakılacak bir seyir malzemesi haline gelmiş. Sayın Ergüvenç’in de belirttiği gibi, olayı Türkiye genelinde düşündüğümüz zaman da fazla bir şey fark etmediğini anlamakta gecikmedim.
Tabii ki burada devlet politikalarının da önemi büyük. Çünkü üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede, beş tane bakanlık olacaksa, bunlardan birisinin denizcilik bakanlığı olması gerekirken, otuz beş bakanlı kabinelerimizde bile bir denizcilik bakanlığı kurulamamıştır bu ülkede. Ülkeler dünyaya denizlerle açılırlar. Kendi kabuğuna kapanıp kalmayı değil de, dünyada aktif olan ve olmak isteyen ülkelerin genel kurmay başkanları da hep deniz kuvvetlerindendir. Bu iki gösterge bizim denizcilik politikalarımızın özetidir diye düşünüyorum. Saygılarımla
 


Teoman Törün IP: 88.240.44.xxx Tarih : 9.11.2010 16:54:33

Kusura bakmayın Hocam, "kem âlat ile kemalât" olmuyor. Benim yeni bilgisayarım curser sıçraması yüzünden çok hatalara yol açıyor. Bu arada ilk satırdaki "bir gezi yazısının" olması gereken ibarede "gezi" sözcüğü son anda benim curser ile mücadelem sırasında silinivermiş.Selamlar, Saygılar. 


Yılmaz Ergüvenç IP: 85.101.135.xxx Tarih : 8.11.2010 11:00:06

Saygıdeğer Hocam. Kent yerleşimlerinin tarih boyunca gelişimini, bu seride de Antalya yerleşimini çok güzel analiz etmişsiniz. Ne var ki bizler, 'bahrî' değil, 'berrî' bir milletiz. Le Corbusier, gençliğinde geldiği İstanbul için '6 cephesi denize dönük ama denize küs bir kent' demişti. Bir de modern yaşamın kentler üzerindeki etkilerini dikkate almak gerek. Kentlerin planlanmasına, kentlerin gelişimine hükmeden bir araç var: Otomobil. Oto trafiği, açılan yollarla mevcut kent dokusunu parçalıyor. Yeni gelişen bölgelerde denize paralel yollar ve üzerlerine yüksek bloklar konuyor. Bu sadece Antalya'nın yazgısı değil. İzmir de böyle, Selanik de böyle, İskenderiye de böyle, hatta Rize de böyle. Karadeniz otoyolu kentlerin denizle bağlantısını kesti. Ama gidin sorun, balıkçılar dışında halkın çoğunluğu yoldan çok memnun. Yeni planlarda denize inen sokaklar, ızgara planlar artık yok. Oto trafiğine uygun geniş bulvarlar, dairesel dönüşler var. Eski yerleşimleri korumak adına, belirli bölgelere oto trafiğini olabildiğince sokmamak, sokakları yayalaştırmaktan başka elimizden gelen bir şey yok. Antalya, yine de Kaleiçi planlaması ile bunu başarabilmiş bir kent. Bir de İstanbul'u düşünün: Kişiliğini koruyan ne Üsküdar'ı, ne Aksaray'ı, hiçbir semti kalmadı. Size biraz içimi döktüm. Değerli çalışmalarınızın devamı dileği ile sevgi ve saygılar.