1
Şubat
2026
Pazar
ANASAYFA

Kürt Sorununun Saptanması (2)

2-ATATÜRK VE KÜRT SORUNU

Bu gün Kürt sorununda gelinen nokta ve yaşanan kötü olaylardan dolayı, Atatürk de olayın değişik evrelerinde işin içine sokularak, ona da sorumluluk yüklemeye kalkışılmaktadır. Atatürk devletin ve cumhuriyetin kurucusu, bunlarla ilgili kuralların koyucusu ve ilk uygulayıcısı olarak, uygulamalarından iyi sonuçlar vermeyenleri de olabilir.

Bir ana baba bile çocuğunu eğitirken, tüm iyi niyetlerine rağmen, yanlış davranışlar da sergileyebilir. Onun için Atatürk’ün de hataları olabilir. Zaten Atatürk’ü kusursuz kabul etmek, onun insan olma özelliğini reddetmektir.

Bu yüzden Kürt sorunu konusunda, Atatürk’ün hatalarını görmezlikten gelen bir anlayışla değil, hatasını arayan bir yaklaşımla olaya baktığım halde, ben şahsen 1923’ün koşullarında Atatürk’ün bu konuda hatalı ya da kasıtlı bir davranışının bulunmadığına kanaat getirdim.

Burada Atatürk’e sorumluluk yükleyenlerin genel görüşü, Atatürk’ün Türkiye halklarıyla elde ettiği pastayı (bağımsızlığı) Türk halkına sunduğu şeklinde özetlenebilir. Bu görüşlerine de, cumhuriyetten önce halkların kendi kültürlerini geliştirebilecekleri özerk yönetimler vaat ettiği halde, 1924 Anayasasında Türk’ten başka hiçbir halktan söz edilmeyişini gerekçe olarak göstermektedirler.

Çünkü Atatürk’ün, Ocak 1923 İzmit basın toplantısında bütün illerin özerk olacağı ve Kürtlerin de kültürlerini geliştirmede bundan faydalanacağı yönünde verilmiş bir sözü vardır.

Atatürk’ün bu sözünü, o günün koşullarında, birlik sağlama amacına yönelik, taktik bir söylem olarak görenler olabilir. Ama bu durum Atatürk’ün milliyetçilik anlayışına terstir. Hatta milliyetçilik anlayışı da bir tarafa, tüm yaşamı boyunca, tüm milletlere oldukça insani bir bakış açısıyla yaklaştığı da bir gerçektir. Atatürk emperyalizme, sömürgeciliğe ve savaşa karşıdır, ama tüm bunlara karşıtlığının temelinde insan sevgisi ve milletlere duyduğu saygı vardır.

Atatürk’ün İzmir’e girişinde yerdeki Yunan bayrağını kaldırtması gereksiz pek çok olayda hamaset amaçlı kullanılır. Oysa bu olay, Atatürk’ün millete, milletlere bakışını göstermesi açısından, bu konuda gösterilebilecek en güzel örnektir.

Şimdi bu olaya bakarak bir değerlendirme yapmak gerekirse, Atatürk’ün, işgal yıllarında her türlü kötülüğünü gördüğü, savaştığı Yunan milletinin bile kimliğine, kişiliğine saygı duyarken, omuz omuza birlikte mücadele verdiği Kürtlerin kimliğine saygısızlık etmesi düşünülebilir mi?

Atatürk’ün evrensel ve etik değerlere bağlı milliyetçilik anlayışı ve sonraki dönemlerde, Müslüman olmayan azınlıklar üzerinde bile bir baskıya müsaade etmeyip, haklarının korunmasında, İsmet İnönü ile anlaşmazlığa düştüğü bilinmektedir. Bilindiği gibi Hıristiyan azınlığın tasfiyesi, Atatürk öldükten sonra, varlık vergisi ve Demokrat Parti döneminde 6-7 Eylül olaylarından sonra olmuştur. Atatürk’ün olaylara hiçbir zaman için etnik açıdan yaklaşmadığı düşünülecek olursa, İzmit basın toplantısındaki söylemlerinde de samimi olduğu kesin bir gerçektir.

Peki “Durum böyle ise, yani Atatürk söylemlerinde samimi ise, neden 1924 Anayasasında, tüm kimliklerin Türk kimliğinde toplanmasına göz yummuştur” denilebilir. Benim şahsi kanaatim, bunun nedeni öncelikle Kürtleri asimile temekten ziyade, yönetimin merkezileştirilmesi ve halkın modernleştirilmesi amacına yönelik olabilir.

Yani koşullar gereği, düşünce ile icraat bazen örtüşmeyebilir. Siz tüm iyi niyetinizle dış bağımsızlığı içeriye de yansıtmak, vatandaşı sıkboğaz etmeden özerk yaşamasına olanak sağlamak istiyorsunuz, ama bir de bakıyorsunuz ki, vatandaşınız zaten devletten önce birilerine bağlı. Devlet olarak siz oraya hakim değilsiniz. Vatandaşınızla aranızda, aşiret var, ağa var, şeyh var. Bu durumda ne ona direkt bir şey verebilir, ne de ondan bir verim alabilirsiniz.

İşte bu açıdan Kürt isyan ve direnişlerine 1923’lerin 1930’ların penceresinden dikkatle bakılırsa, olay kimlik sorunundan çok feodal yapının, aşiret yönetiminin ve seyitlik düzeninin cumhuriyeti hazmedememesi olduğu görülecektir.

Çünkü ll. Mahmut’tan beri bilinmektedir ki, Kürtlerin merkeziyetçiliğe karşı bir tavrı vardır. Çünkü Kürtlerin, gerek tarih boyunca alışık oldukları feodal beylerle yönetim alışkanlığı, gerek Aşiret sistemi ve toprak ağalığı gibi nedenler yüzünden merkezileşmeye karşı çıkacaklarını bilmek için medyum olmaya gerek yoktur.

Sanıyorum bu ve buna benzer şeyler düşünülerek bu yola başvurulurken, belki sonuçların bu noktalara gelebileceği de hesaba katılmamış olabilir.

Ben şahsen öyle sanıyorum ve inanıyorum ki, Kürtlerin özellikle Atatürk döneminde birinci derecede itiraz ettikleri şey kimlik değildi. Onları en çok sıkan, boğan, rahatsız eden şey merkeziyetçilikti. Merkeziyetçilik ise, kimin ne yaptığının bilinmediği başıboş bir imparatorluğun kalıntılarından modern bir devlet yaratmanın en temelli ve vazgeçilmez koşuluydu. O günlerde olmazsa olmaz bir önceliğe sahipti. Ülkenin denetimi kadar, hizmetlerin alınıp verilmesi açısından da gerekliydi.

Ayrıca Tazimatın yönetimi merkezileştirme çabaları sırasında, ortadan kaldırdığı aşiret reislerinin yerini alan, Seyit’ler ve Şeyhler de cumhuriyetin laiklik ilkesiyle anlaşamamışlardır. Yani laik cumhuriyet ilkelerinin benimsenmesi de Kürtler için kimlik reddinden daha öncelikli ve önemli bir sorundur.

Çünkü Kürtler, Osmanlının hiç ilgilenmediği özerk bir yapıda ve şeyhlerin, seyitlerin oluşturduğu bir nevi şeriat yönetimiyle yönetiliyordu. Cumhuriyetin merkeziyetçiliği özerkliğe, laikliği dinsel sisteme ters düştü. Fakat merkezi otorite kurulmadan ve laik eğitimi, yönetimi ve düşünceyi egemen kılmadan modernleşmek de olanaksızdı.

İşte Atatürk döneminin bu yaşamsal temel sorunlarının yanında, henüz Türkler ve Kürtler dahil hiç birisi, millet olma bilincini bile yakalayamamış Müslüman halklar arasında kimlik, zurnanın son deliği bile değildi. Azınlıkların dışında kalan Misak-ı Milli sınırları içindeki tüm halkların asıl ve ortak kimliği Müslümanlıktı.

Ama cumhuriyetle birlikte laiklik ve merkeziyetçiliğin dayatılması, halktan (daha doğrusu feodaliteden) devlete tepki olarak döndü. Devletin tepkisi sert başladı ve zamanla kötü muameleye dönüştü. Türkiye ile sorunu olan ülkeler bundan faydalanma yoluna gidince, etnik kimlik zaman içinde ortaya çıkıp gelişti denilebilir.

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının temellerinde yatan şey, ayrımsız tüm Türkiye halklarının, kalkınması gelişmesi, çağdaş uygarlığı yakalayarak mutlu ve müreffeh bir yaşama ulaşmasıdır ve tüm dünya insanları için de aynı duygu ve dilekleri taşıdığını hemen her vesile ile belirtmiştir.

Özetleyecek olursak, Atatürk’ün din ile ve kimliklerle kavgasının temellerinde ne din ne de kimlik vardır. Kavganın temelinde halkın modernleştirilmesi, mutlu ve refah içinde yaşatılması, çağı yakalaması rüyası yatmaktadır.

Ve unutulmamalıdır ki, bu gün bir Kürt kimliği olgusu ve Kürt milliyetçiliği gerçeği varsa, Kürtler bunu da Atatürk’e borçludur. Çünkü birbiriyle egemenlik kavgası ve rekabet içindeki, ayrı aşiretlere bağlı insanların, bir araya gelerek millet olması oldukça zor bir olaydır. Atatürk’ün merkezi yönetimde diretmesiyle, aşiretlerin, ağaların etkinliğinin törpülenmesiyle, yanaşma veya maraba olan Kürt halkı, bir devletin vatandaşı olma bilincine ulaştıktan sonra, dinin ve aşiretlerin ötesinde, etnik bir ortaklığa sahip olduklarını keşfetmişlerdir.

Onun için bu sorunu yaratanlar, yaşatanlar ve sorundan yararlananlar, boşuna seksen yıl öncelerde dolaşmasınlar. Kendi yaptıklarına baksınlar. Bahane armadan, samimi olarak kendilerini sorgulasınlar.
 

Yayın Tarihi : 31 Ekim 2009 Cumartesi 11:34:06


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
ah ismail IP: 88.228.218.xxx Tarih : 31.10.2009 14:22:17

Gerçekleri dile getirenlere selam olsun! yazar yüz yıllık bir yaşantıya kamara tutmuş ve olayları olduğu gibi yansıtmıştır. Yazarı kutluyor ve selamlıyorum...