1
Şubat
2026
Pazar
ANASAYFA

Kürtlere Uygulanan Asimilasyon ve Sonuçları (2)

2-İKİNCİ MAHMUT’UN MERKEZİYETÇİ POLİTİKALARI.

Çaldıran Savaşından sonra (1514) Doğu Anadolu bölgesi Osmanlı devletinin yönetimine girdi. Fakat Safaviler döneminde burada, Safavi egemenliğini kabul etmekle birlikte, bağımsız durumda olan yerli Kürt aşiret ve beyleri vardı ve Şii yönetimden hoşnut değildi. Buradaki yerli beylere, Osmanlı yönetimine geçerken bazı anlaşmalarla bulundukları bölgeyi yönetme hakkı verildi.

Yaşadıkları sürece yönettikleri topraklar da, kendilerine yurtluk olarak verildi. Buradaki bazı topraklar ise, bölgedeki hanedan ve aşiretlere ocaklık olarak verildi. Ocaklık arazi babadan oğla da geçebiliyordu.

Buradaki Kürt hükümeti, ya da emirlikler, düzenli vergi veya askerlik hizmetiyle yükümlü olmayıp, iç işlerinde tamamen serbestti. Osmanlı Devleti, emir öldüğü zaman yerine kimin geçeceğine de karışmazdı.

Fakat aslında toprak yine Osmanlı devletinindi. Yönetimi kendilerine verilen yurtluk ve ocaklık arazi sahibi kişiler, buraların vergisini alır, ama satamaz, başkasına bağışlayamaz ve vakfedemezdi.

Yavuz Sultan Selim döneminde, kendisi de bir Kürt olan İdris-i Bitlisi’nin de yardımıyla, Sünni Kürt aşiretleri ile Osmanlı arasında böylesi anlaşmalar yapılmıştır. Osmanlı yönetimini kabul etmek kaydıyla, Kürt yönetimlerine özerklik sağlayan bu anlaşmalar, arada ufak tefek anlaşmazlıklara rağmen on dokuzuncu yüzyıla kadar devam etmiştir denilebilir.

On sekizinci yüzyılda, özellikle de 1774 Küçük kaynarca antlaşmasından sonra, Osmanlının güç kaybetmesi ve arkasından gelen 1789 Büyük Fransız İhtilali sonrasında milliyetçilik hareketlerinin rakip devletler tarafından körüklenmesi sonucunda, merkezin ülke genelinde hâkimiyeti zayıflamıştı.

Çünkü imparatorlukta ülke yönetimi, merkezin kesinlikle çok güçlü olacağı varsayımına göre yapılmış olup, eyaletler alabildiğine özerkti. Onun için merkez zayıflayınca, eyaletlerde kıpırdanmalar başladı.

Merkeze bağlı eyalet ve sancaklarda bile, bölgenin güçlü kişi ve ailelerinin ya ayaklanması bastırılamadığından, anlaşmayla o bölgeye yönetici oluyor, ya ayaklanmasından korkulduğu için ya da merkez o bölgede egemenliğini sağlamakta zorlandığından, o güçlü kişi veya ailenin gücüyle bölgeye hakim olmak istediği için, onu yönetici olarak atamak zorunda kalıyordu.

Bağlı Beyliklerdeki yerel yöneticilerin güçlenip, Rusya veya Avusturya’dan destek alıp sorun çıkarmalarına önlem olarak, buraların yöneticilerinin merkezden atanması da soruna çözüm olamamış ve her savaş sonrası yapılan antlaşmalarla bunlar biraz daha Osmanlıdan uzaklaşıyor ve büyük devletler genişleme yönlerine göre burada yaşayan halkların koruyuculuğuna soyunuyordu. Ayanların da güçlenerek merkezi dinlememesi, Osmanlıyı zor duruma düşürüyordu.

Burada merkezi yönetimin bozulması kadar, Tımar Sisteminin bozulması da önemli bir rol oynamaktaydı. Çünkü devletin güçlü dönemlerinde uygulanan Tımar Sisteminde, tımarın dağıtımından denetimine dek devletin kesin hâkimiyeti söz konusuydu.

Tımar, hizmet karşılığı olarak verildiğinden, hizmetin bitiminde tımar tekrar devletindir. Bir tımarın babadan oğla geçmesi için ise aynı hizmeti oğlunun görmesi ve bunun devlet tarafından onaylanması gerekirdi.

Bu durum Osmanlıda toprak ağalığı ve feodalleşmeyi önlüyordu. Yüksek devlet görevlilerinin haksız olarak elde ettiği kazançlar da Müsadere yöntemiyle ellerinden alındığından, derebeyliğin önü kesiliyordu.

Oysa 18. Yüzyıldan itibaren saray kadınları veya görevlilerine verilen kılıç tımarları, asker beslemeden gelir sağlama yönteminin yolunu açmıştır. İstanbul’da oturan bu tımarların sahipleri, iltizam usulüne göre bölgenin vergilerini toplama görevini mültezimlere veriyor ve onlar da halkı soymaya çalışıyordu. Kimi bölgesel güç sahibi kişi ve aileler, bazı tımar sahipleri, merkezi yönetimdeki bozulma ve devletin gücünü kaybetmesi sonucu bu tımarların sahibi gibi davranmaya ve buralara özel mülk gibi bakılmaya başlayınca Ayanlık gibi, önü derebeyliğe açık bir kurum ortaya çıktı. Müsadere usulünün de kaldırılmasıyla, haksız olarak elde edilen servetlere de dokunulamadığından, derebeyliğin önü hepten açıldı.

Bu yüzden II. Mahmut, yönetimi merkezileştirerek, ayanların nüfuzunu kırmak ve ülke yönetiminde eyaletlerin özerkliğini azaltmayı düşünüyordu. Ama ayanlara karşı kullanacak düzenli bir ordusu yoktu. Yeniçeriler tamamen denetimden çıkmıştı.

II. Mahmut, henüz yönetime egemen olamadan, kendisini padişah yapan, Sadrazam Alemdar Mustafa Paşanın etkisiyle Eylül 1808’de istemeden imzaladığı ‘Sened-i İttifak’ ise padişahın düşüncelerinin aksine, ayanların gücünü ve varlığını resmen tanımak anlamına geliyordu. Bu yüzden Alemdarın ölümünden sonra II. Mahmut yönetimi merkezileştirmek için bir dizi önlem aldı.

Tımar sistemi terk edilerek, memurların devletten maaş alması (devlete bağımlı olması), eyaletlerin bölünerek, merkeze bağlı sancaklar (vilayetler) haline getirilmesi ve merkezden maaşlı yöneticilerin (vali) gönderilmesi, hep merkezin taşradaki gücünü artırmaya yönelik reformlardır.

II. Mahmut askeri alanda yaptığı ıslahatlar sonrasında ve kendini güçlü hissettiği dönemlerde de hep ayanların nüfuzunu kırmaya çalışmıştır. Özellikle Mısır’da Mehmet Ali Paşa ayaklanması devlet yönetiminde köklü değişiklikler yapılmasına neden olmuştur. Hatta Tanzimat Fermanında dile getirilen ıslahatların tamamına yakını, II. Mahmut’un ele aldığı konulardır denilebilir.

İşte Osmanlının Kürtlerle sorunlarının başlangıcı da bu döneme rastlamaktadır. Osmanlının merkeziyetçi politikalarına karşı, Kürt beylerinin özerkliklerinden taviz vermek istemeyişi tarafları karşı karşıya getirmiştir.

Özellikle 1847’de Bedirhan Bey ayaklanması bastırıldıktan sonra, Tanzimat uygulamalarını Kürdistan’da yürürlüğe koymak için, bölgede mevcut geleneksel feodal yapıyı yıkmak gerekiyordu. Bu amaçla bölgede Kürdistan Eyaleti adıyla bir yönetim birimi oluşturarak, Kürt beylerinin hepsine de boyun eğdirildi. Kırım Savaşı sırasında, Bedirhan Beyin yerine geçen Botan Emiri İzzettin Şir’in ayaklanması da bastırıldı.

Fakat ülke yönetimini merkezileştirmek ve modernleştirmek, için yapılan bu çalışmalardan Osmanlı pek de olumlu sonuçlar alamadığı gibi, bölgede asayiş bozulmuş, yüzlerce başıboş aşiret ortaya çıkmıştır. Buraya atanan valiler, buraların kendine özgü yönetim özelliklerini bilmediğinden, aşiretler arası sorunları çözemediler.

Aşiretler arası sorunlar ve çatışmalar ileri boyutlara ulaşınca, Emir ve beylerin (eski yerel yöneticilerin yerini) şeyhler doldurmaya başlamıştır. Şeyhlerin giderek güç kazanması, ilerde özel mülkiyete geçişte, bölge topraklarının bunların üzerine tapulanmasına ve feodal yapının bu kez dinsel bir görünüm altında, yeniden oluşmasına neden olmuştur.

Osmanlı ise, bu reformlarla amacına ulaşamadığı gibi, oluşturduğu Kürdistan eyaletinde Kürt aşiretlerini, tek bir yönetim altında, bir arada yaşamaya zorlamakla, ilk kez Kürtlerin bir araya gelmesine ve birlikte bir devlet kurma fikrinin temellerinin oluşmasına yardımcı olmuştur da denilebilir.
 

Yayın Tarihi : 17 Aralık 2009 Perşembe 11:00:21
Güncelleme :17 Aralık 2009 Perşembe 11:01:22


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Ali Yılmaz IP: 78.167.47.xxx Tarih : 20.12.2009 11:29:52

Osmanlı Alevi Türkmenleri , şafi ve sünni kürtlere kırdırmış yüzbinlerce Alevi Türkmen kürtler tarafından katledilmiştir özellikle Erzincan,Tunceli,Erzurum,Bingöl de yaşanmıştır bu olaylar ve çok sayıda Alevi Türkmen kürtlerin katliamına maruz kalmış kalanlarda ne yazıkki kürtleşmişlerdir Tuncelide kürt olmayan Türkmen aleviler kürtçe konusmaktadırlar biraz daha farklı olarak Dersimce denen ağızı konusmaktadırlar.Osmanlının Türk e yaptığı zulmü kimse yapmadı Osmanlı Türk ü yok etti Türk hariç herkese özgürlük iltimas hak hukuk tanıdı ama Türk e asla rahat yüzü göstermedi osmanlı.


Nazmi Öner IP: 85.99.156.xxx Tarih : 21.12.2009 00:00:59

Değerli yorumcular: Yukarıdaki başlık geneldir. Sırasıyla, İran, Irak ve Suriye’deki asimilasyon çalışmalarından sonra Türkiye’deki duruma gelinecektir. Bu yazıda Osmanlının asimilasyonundan değil, ikinci Mahmut’un yönetimde merkeziyetçilik adına Kürtlerle çatışma içine girdiği anlatılmaktadır. Yani Kürtlerle yönetimlerin arasının açılması oradan başlar. Hatta yazıyı dikkatle okursanız, son paragrafta, değil Kürtlere Türk milliyetçiliği dayatmak, Kürtleri bir araya getirerek, Kürt milliyetçiliğinin temellerini attığı belirtilmektedir. Bu köşede pek çok yazımda Osmanlının milliyetçi olmadığı, her türlü milliyetçiliğin karşısında olduğunu da belirtmiştim. Çünkü bir imparatorluğun milliyetçiliğe soyunması, intihar olurdu. Osmanlı için önemli olan devlettir ve bu devlet Sünni Müslümanlığı benimsemiştir. Onun için, devlet katında sünninin Arap’ı, Acem’i veya Kürt’ü, Sünni olmayan Türk’ ten daha önemli ve önceliklidir. Fakat konumuz Osmanlı devlet yönetiminin özellikleri falan değildir. Konuyu o kadar dağıtırsak toplayamayız ve bitiremeyiz. Dünyadaki tüm devletler de aynıdır. Devlet kutsal ve her şeyin üstündedir. Ve ne yazık ki insanlar da bunu böyle kabul etmektedir. Oysa kutsal olan tek şey insandır. Ben burada bu yazı dizisinde olayların seyrine göre gelişmeleri ortaya koyarken, taraf olmamaya çalışıyorum. Ancak taraf olacaksam da bu, devletlerden yana değil, insandan yana olacaktır. Bu bakımdan, burada Kürt insanı kadar Türk insanın da acı çektiğini, sorunun milliyetçilikle çözülemeyeceğini, ama nasıl çözülecekse mutlaka çözülmesi gerektiğini vurgulamaya çalışıyorum. Kimsenin çözüm önerisinin sahibi veya karşıtı da değilim. Ama çözüm nasıl olacaksa olsun, iç savaş bitsin, kan dursun, 21. yüzyılı da kaçırmayalım diyorum. Yorumlarınız için teşekkür ederim.


Gökhan IP: 78.175.21.xxx Tarih : 20.12.2009 17:16:44

Son derece haklısınız sayın Ali Yılmaz.Osmanlı hanedanı ilk iki lideri dışında zaten Türk bile değil.Avrupa ve Özellikle ABD bu yüzden satır arası övüyor Osmanlı yı.


Gökhan IP: 78.175.10.xxx Tarih : 17.12.2009 23:11:58

Kürtler asimilasyona tabi tutulsalardı bugün isyan denemeleri yapıyor olmazlardı.Ne Osmanlı ne de Türkiye Cumhuriyeti asimile etme politikası gütmemişlerdir.Bugün dünyanın genelinde yaygın kullanılan dil İngilizce ise bu sömürü ve asimilasyon sonucudur.Avrupalı yapınca uygarlık oluyor,biz yapınca faşistlik ve anti demokratiklikle suçlanıyoruz.Bu ikiyüzlülük kabul edilemez. Avrupa nın kuyruğuna yapışmakla medeni olunmayacağını öğrenmeli artık bir takım zevat.