TEMMUZ 2007 SEÇİMLERİ ÖNCESİ AKP
“AKP, olumlu hiç bir şey yapmamıştır. Dört buçuk yıllık iktidarında ülkeye hep bela getirmiş ve her şeyi daha kötüye götürmüştür. Laik cumhuriyeti kaldırıp şeriatı getirme peşindedir. Bu güne dek gelmiş geçmiş iktidarların en kötüsü, en işe yaramazı ve ülke için en çok baş belası olanıdır. Yaptığı her şey ülkenin satılmasına, yabancılara peşkeş çekilmesine, bağımsızlıktan ve ulusal haklardan vazgeçilmesine yönelik birer ihanet belgesidir.” denilebilir mi? Böyle düşünenler var mıdır; derseniz, “hem de milyonlarca” derim. Ve aslında bizde politika denilen şey de, tamı tamına budur. Yani toptan inkar ve yerin dibine batırma; ya da kendi tarafının başarısızlığını bile başarı gibi göstererek göklere çıkarma.
Oysa AKP, bana kalırsa doğrusu hiç de fena gitmiyordu. Ülkenin enflasyon gibi, ihracat gibi, ekonomik büyüme ve kaynak yaratma gibi pek çok müzminleşmiş sorununu çözmüş ve bir çivi çakacak parası olmayan, hiç yatırım yapamayan bir ülke, yeniden ayakları üstünde durabilir hale gelmişti. Yeniden canlandırılan özel sektör, yol ve konut yapımı gibi, faaliyetlerle, dışardan yabancı sermaye girişleriyle, ekonomide önemli hamleler yapılmıştı. Ama ihale ve yolsuzlukla mücadelede başarı sağlanamadığı gibi, gelir dağılımındaki adaletsizlik daha da büyüdüğünden, ekonomideki gelişmeler halka yansıtılamamıştı.
Peki, AKP'nin hiç mi kabahati yoktu derseniz; derim ki: hem de çoktu. Ama bugüne dek, bizi yöneten öteki siyasi iktidarlar da aynı hataları yapmıştı. Yani zaten bizdeki siyasi gelenek buydu. Bu yüzden öncekilerden farklı, bu denli karalama gerektirecek, en ağır bunalım denilecek bir şey de yoktu ortada. Herkes devletin olanaklarını, kadrolaşmayı, dini, milliyetçiliği, Atatürk'ü, laikliği çıkarı için kullanmıştı, bunlar da listeden seçip seçip, işlerine gelenleri kullandılar.
Öyleyse bunlarda fark eden neydi derseniz, aslında en bunlara özgü gibi görünen olaylarda bile, fark eden fazla bir şey yoktu. Örneğin en çok bunlara özgü gibi görünen iki şeyi ele alıp bakalım isterseniz. Nedir bunlar. Birincisi dinin tehdit gibi kullanılması, öteki imam-hatip kadrolaşması.
Aslında ülkemizdeki bugünkü kadrolar, taa yetmişli yılların Milliyetçi Cephe hükümetlerine dayalı olarak tam bir süreklilik içinde, 12 Eylül yönetimi ve Özal dönemlerinde beslenerek, Çiller döneminde mafya ile de desteklenerek gelen MSP ve MHP’li, dinci ve milliyetçi kadrolardır. Ülke yönetiminde çok az sayıda merkez sağdan yönetici olup merkezden ve merkezin solundan ise hiç kimse yok gibidir.
Bu ülkede en çok İmam-Hatip Lisesi açan da, en çok imam-hatipliyi işe alan da Süleyman Demirel’dir. Yani Erdoğan, hiç yeni imam-hatipli almasa bile, mevcut kadro içinden, ülkeyi yönetmek için ihtiyacından fazla imam hatipli bulabilirdi. Ama merkez ya da merkez soldan bir yönetici arasa bulamazdı.
Bunu nereden biliyorsun derseniz, doksanlı yılların başlarında ben aradım ve bulamamıştım. Şöyle ki; Isparta Gönen Öğretmen Lisesinin, bütün sağ iktidarlarla iyi geçinen, milliyetçi mukaddesatçı müdürü, bir suçüstü durumuyla görevden uzaklaştırılmış. Kendisi de sağ bir partide (DYP) söz sahibi olan, bu okulun mezunu bir arkadaş, eski müdürden çok rahatsızlık duyduğu için, iyi bir müdür arayışıyla, Burdur Eğitim-iş Sendikası başkanı olmam nedeniyle bana kadar gelmişti.
“Hepimizi yetiştiren bu okulun, yeniden eski saygınlığına kavuşması için, devrimci, demokrat idealist ve dürüst bir adam bulalım” dedi. “Ben partide bu atamayı yaptırabilecek yetkiye sahibim. Ama burada parti çıkarından çok, bir aile ocağına duyulan vefa duygusuyla hareket ediyorum. Biz Isparta’da aradık bulamadık. Burdur’da üyeleriniz arasında ya da tanıdığınız böyle bir müdür adayı var mı?” dedi.
Ben gerekli araştırmaları yapmak için bir hafta müsaade istedim. Bir haftadan fazla da aradım ama bulamadım. Çünkü 12 Eylül askeri yönetimi, milliyetçi cephe hükümetlerinin kadrolarıyla yönetime devam etmişti. Eğer ihtilalin yapıldığı günlerde: günde 15-20 insanın sokaklarda öldürüldüğü, insanların akşam eve sağ dönüp dönmeyeceği endişesini taşıdığı bir iç savaşın yaşandığı dikkate alınırsa, 12 Eylül yönetiminin yaptığı, kuzuları kurtlara teslim etmekten başka bir şey değildi.
Bu yüzden merkez solla birlikte, merkezdekiler de kökü kazınırcasına ortadan kaldırılmış, hatta 12 Eylül öncesi radikal sağ-sol çatışmasının intikamı da, bu normal ve sıradan olmak suçunu işlemiş olan vatandaşlardan alınmıştır. Çünkü radikal sol, ya yurt dışına kaçmış ya da tutuklanıp içeri alınmıştı. Radikal sağ, tüm hıncını intikamını merkez sağa dek uzanan, bu ülkenin yasalara saygılı, merkezdeki normal insanlarından aldı. 12 Eylül yönetimi de bunu onayladı ve bu hesaplaşmada radikal muhafazakârların yanında yer aldı.
Çünkü ülke ve yönetim normal olmadığı için, normal olmak ülkemizde anormallik gibi algılanıyordu. Yani askeri yönetimin karşısında normaller, sivil insanlar, anormal görünüyordu. Oysa radikaller askeri bir militarizmle hareket eden, sivil silahlı kuvvetler olduğundan, askerle birbirlerine yabancı düşmüyorlardı. Ve militanlar sizi ezerken, asker tüfeğini kafanıza dayamış, itiraz edecek bir makam da yoktu. Doğrusu 12 Eylül: insanları insanlığından, ülkesinden ve vatandaşlığından tiksindiren, tarihte eşi emsali az görülmüş bir işkenceydi. Ama laik elitimiz, bu işkenceleri çabuk unutup, yeniden darbelere davetiye çıkarsa da, 12 Eylül sonrasında, solda adam aramak, denizde iğne aramak gibi bir şeydi.
Çünkü yönetimde radikalliğin geçerli olduğu ülkemizde, merkezde ya da merkez solda olan hiçbir kimse, nasıl olsa kendisine yönetim kademelerinde bir daha görev verilmeyeceğini düşündüğünden, yöneticilikle hiç ilgilenmemişti. Bu yüzden mevcut yöneticilerin ve geçmişte yönetim tecrübesi olanların hemen tamamına yakını, radikal sağdan geliyordu. Üstelik bu insanlar, kendi partileri yönetimde olmasa bile, her iki radikal görüşle de (din ve milliyetçilik) uzlaşmada profesyonel olduklarından, iktidara hangi parti gelirse gelsin, genellikle yerlerini koruyorlardı. Yani yöneticilerin radikal kökenleri açısından geçmişle bu günün hiçbir farkı yoktu.
İşte böyle bir kadro hemen hemen hiç değişmeden AKP’ye dek gelmişti. AKP iç barışı ve insanların güvenini kazanmayı amaçlasa, radikal geçmişinin kimse için bir tehdit olmayacağını ima etmek isteseydi, bu radikal sağ devlet kadrolarına, radikal eklemeler yapmak yerine, merkeze ve merkez sola doğru bir açılım başlatarak, daha geniş bir kesimi kucaklayarak, herkes için bir güven ve huzur ortamı oluşturabilirdi.
Zaten kökten ve korkuya dayalı, radikal bir gelenekten geliyorsun. Maksadın millete koku verip, velvele salmak değilse, neden kadroların tümünü imam hatipli ile doldurmak istiyorsun? Öteki okulların mezunları bu ülkenin evladı değil mi? İmam hatiplilerin mağdur bir durumu mu vardı. Niye başka okul mezunlarını alırken de, camiyle arasının nasıl olduğunu araştırdın ve eşinin başının örtüsüne baktın. Partinin dünya görüşüne uygunluk arayacağına, işe uygunluk arasan da, insanlarda Arabistan ve İran korkuları yaratmasan olmaz mıydı?
Olmazdı, çünkü bu ülkenin siyasal geleneğine, şarklı düşünce sistemine ters düşerdi. Allah korusun yönümüzü çağa doğru çevirebilirdi. Çünkü bu ülkede, Demirel çıkıp: ülkücüler takır takır adam öldürürken, “Bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz" demişti.
Özal’ın "Benim memurum işini bilir" , Çillerin mafyaya, “millet için kurşun atanlar” dediği bir gelenekten geldiğimiz için, bence pek de fazladan ve sırıtan bir uygulama yoktu. Hatta dincilik önceki dönemlerden azdı; fakat biz değişmedik, hala oradayız mesajları, eylem olarak olmasa da söylem olarak, hiç gündemden düşmedi. Ama öte yandan yapılan işler ve yatırımlar doğrusu hiçbir iktidarda olmadığı kadar çoktu.
(Laiklik, Şeriat ve Türban Tartışmalarından)