3-TÜRBAN KARŞITLARINA
Önceki yazımda türban taraftarlarının, türbanı dünyanın ve yaşamın eksenine oturtarak, esasında herkesin dinini ve inançlarını özgürce yaşaması anlamına gelen, laik sisteme karşı çıkmalarının anlamsızlığını ve halkın büyük bir bölümünü dışlamakla, kendilerini yalnızlaştırdıklarını belirtmiştim.
Ancak türban tartışmaları ile, yıllarca ülke gündemini karatmak ve insanları yaşanan günün dışında bırakmak, milleti: çağdan ve demokrasiden uzaklaştırmak açısından, türban karşıtlarının da, taraftarları kadar hatalı olduğunu düşünüyorum.
Ve diyorum ki türban karşıtlarına; ne olur bir an için tüm önyargılarınızdan sıyrılarak, aşağıda maddeler halinde yazdığım düşünceleri tarafsız bir biçimde değerlendirin ve düşünün. Tümüne katılmayabilirsiniz ve ben de her şeyi en iyi ve en doğru biçimde bilemem ve bildiğimi de iddia etmiyorum. Ama katıldığınız noktalar var mı ve katılmadığınız noktalardaki kendi düşüncelerinizi: akıl, bilim, çağ ve demokratik değerlerle, ne denli bağdaştırabiliyorsunuz; bir bakın, bir düşünün ve yansız bir değerlendirme yapın lütfen.
1- Türban karşıtlarının laiklik adına algıladığı korku, kaygı ve telaşa ne kadar katılıyorsunuz? Algılamaya bağlı olarak değişse de ben buna katılmıyorum. Eğer durum bu kadar vahim ve türban laikliği bu kadar kolayca al-aşağı edebilecekse, o zaman laiklik 85 senede, bu sisteme hiçbir şey getirememiş, hiçbir artı değer ekleyememiş demektir.
Oysa bu gün gelinen noktada laiklik, bence bu kadar güçsüz, zayıf ve üfleyince uçup gidecek bir kavram değildir. Ve bunca korkuya kapılıp geleceği karartmak gereksizdir. Çünkü laiklik herkes için çok gereklidir. Kimse ondan vazgeçemez ve kimse laik listemi ortadan kaldıramaz. Laiklikle sorunları olanları, laikliğe tümüyle karşıtmış gibi algılamak ve dışlamak, laikliğe fayda getirmez ve zıtlaşmalar ölçü değildir. Zıtlaşmak bizim kültürümüz, yaşam biçimimiz, geleneğimizdir. Bir annenin iki çocuğu arasındaki ana sevgisine bile, zıtlaşma ekleriz. Hatta üç yaşındaki çocuğa: “Anneni mi seviyorsun, babanı mı” deriz. İkisini birlikte sevebileceğini düşünemeyiz.
Aksi halde, laiklik bu denli hassas bir bitki ise, insanlar 85 sene daha sırtında laiklik taşıyacak demektir. Laiklik, ömürler boyu daha sulanıp bakılacak, ihtimam gösterilecek faydasız bir çiçek demektir.
Ama unutulmamalıdır ki; insanlar dünyaya yaşamak için gelmekte, ebediyen sırtında laiklik yükü taşımak istememektedir. Verilen emeklere karşılık, biraz da fayda beklemekte ve biraz da laiklik insanları ve kendini koruyabilsin istemektedir. Bırakın bizi ve sistemi korumasını, 85 senedir kendini koruyacak duruma gelememişse, demek ki, doğru beslenme yöntemi ve doğru tedavi yöntemi yasaklar değildir.
2-Her şeyi yasaklayarak çözme geleneğimizin, bir işe yaramadığı ortadadır. Eğer işe yarasaydı, seksen beş senede, değişen üç nesile rağmen, hala laiklik sorunumuz olmazdı. Bu da göstermektedir ki kimseye, yasaklarla zorla bir şey kabul ettirmek olanaksızdır. Yasaklar ve dayatmalar, insanın doğal yapısına terstir. Bu yüzden reformlar: kabulden çok ret refleksiyle karşılanmaktadır. Bilemiyorum, bilinçli olarak, reddedilsin diye mi, yasak ve dayatmada ısrar edilmektedir.
Yani gerilimle, baskı ile, tehdit ile, yasak ve dayatma ile, insanları karşına almakla bir yere varılamamaktadır. Türban taraftarları gibi, laikler de bu güne dek izledikleri politikalarla, laikliği benlenip; karşıyı soyutlama, izole etme, hedef gösterme, dahil etmeme, adeta elindeki ekmeği kaptırmama benzeri bir yol izlemişlerdir. Laiklikle en küçük sorunu olan, yaşamının bir yerinde laikliği sorun sayan insana, “Gel konuşalım, o sorunu çözelim. Bak burada böyle küçük bir rahatsızlık duyabilirsin ama, bunun şu kadar da, çok büyük yararları vardır” denilmek yerine, dindar olan herkes, dinci ile bir kefeye konmuş; yobaz, bağnaz ve şeriatçı damgası vurulmuştur. Ve elbetteki o da, bu zıtlaşma kültürünün insanı olduğundan, dışlandığı yerdeki çıkarlarını falan hiç düşünmeden, onu reddetmeyi, tercih etmektedir.
3-Birilerinin bir şeyleri sahiplenip, öteki tarafa karşı savunmaya kalkışması da, o şeyin korunması anlamına gelmemektedir. Yani sizin laikliği sahiplenmeniz, ötekinin elinden almaya ve onu dışlamaya neden olmaktadır. Bu yolla laikliği savunmak bir yana, ona karşıt düşünceler ve düşmanlıklar yaratıyorsunuz. Her şeyi bir halata döndürüp bir ucundan asılmaya başlıyorsunuz. Yani sahiplendiğiniz alandan başkalarını soyutlamak istiyorsunuz. Oysa sorun, türban isteyenleri de laikliğe dahil etmek sorunudur. Önemli olan türbanını isterken, laikliğe de sahip çıkmasının sağlanmasıdır. Ve çözüm istiyorsak, dahil etmek zorunluluğu vardır. Yoksa toplumun büyük bölümünü karşınıza alarak, çatışmadan başka bir yere varamazsınız. Bir şey savunulacaksa eğer, savunmaya herkes ortak edilmelidir.
Çatışma noktalarından ziyade, birleşme noktaları gündeme getirilmeli; laikliğin dindarlar için daha çok koruyucu ve gerekli bir şemsiye olduğu yönündeki akılcı ve bilimsel tezlerde birleşilmelidir. Çünkü kültür düzgün işlese, her şey yerli yerinde kullanılsa, laiklik: en çok dindarlara lazımdır. Din en güzel biçimi ile, yalansız riyasız ve en insani biçimiyle laik bir sistem içinde yaşanabilir.
Bu gün Arabistan ve İran gibi ülkelerde, şeriatın ve din polisinin tüm baskılarına rağmen, Cuma namazına gidenlerin oranı, Türkiye’de Cuma namazına gidenlerin yarısını bile bulmadığı belirtilmektedir. Üstelik Türkiye’de hiçbir baskı olmadan herkes kendi isteği ile gitmektedir. Gerçek bir din için, bundan daha büyük bir güzellik olabilir mi?
Görülmektedir ki laiklik, şu anda onu savunanlardan çok, ona karşı çıkanları özgürleştirecek bir kavramdır. Bu yüzden çatışma noktalarından değil, uzlaşma noktalarından yaklaşılmalıdır. Çünkü bunları yanına almanın yolu: efelenmek, zıtlaşmak, çatışmak, inatlaşmak değil, karşılıklı saygı ortamında oturup konuşmak ve asgari müştereklerde anlaşmak, uzlaşmaktır. Ve dünyanın gelişmiş ülkelerinde de, bu böyle yapılmaktadır.
4-Varoşlarda din duygularının patlaması da, iyi anlaşılmalı ve doğru değerlendirilmelidir. Bu durum, bence ne laiklik adına bir korku gerekçesi, ne de bir Arap veya Acem özentisidir. Ve bunun bir şeriat beklentisi olarak algılanmasını da doğru bulmuyorum. Bir sosyolog değilim ama bence olay, yaşadığı kente uyum sağlayamayınca, insanların kendi değerlerine sarılması, o okyanusta kaybolmamak için etrafına kendi değerleri ile bir duvar örmesi olayıdır, kendini koruma çabasıdır.
Bunu dış ülkelerdeki Türklerde çok gördüm. Kırsal kesimde, geleneksel yöntemlerle ve dar toplumun yarattığı sosyal kontrol yoluyla, sınırlayabildiği, yönlendirip yönetebildiği yaşam tarzı kentte istediği gibi gitmemekte ve dizginlenememektedir. Ayrıca burada kent, evinin içine de girmekte, kendini ve ailesini, paparazzi magazin kültüründen korumak için de dine ve geleneklere sarılmaktadır. Bu şeriat özlemi değil bir savunma içgüdüsüdür. Teolojik olmaktan çok sosyolojik bir olaydır.
5-Bir de bizim insanımız savunduğu değerlerden, çok kolay vazgeçmektedir. Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, kültürümüz çatışma kültürüdür. Sizin silahınızı birisi sahiplenmeye kalkarsa eğer, siz silahınıza sahip çıkmak yerine ondan vazgeçiyorsunuz. Herkese kabul ettirmeye çalıştığınız bir düşünce, başkaları tarafından benimsenip, bu kez de onların düşüncesi olarak gündeme gelince de, yine siz düşüncenize sahip çıkmak yerine, ona karşı çıkmaya çalışıyorsunuz. Bu çok acaip bir şey ama gerçek.
Örneğin, altmışlı yıllarda, İslamiyet öncesi Türk Tarihi ve milliyetçiliği, solun söylemleriydi. MHP sahiplendikten sonra sol bunlardan vazgeçti. Halkçı Ecevit’in söylemleri, adil düzen olarak refah Partisine mal olunca, CHP onlardan vazgeçti. En önemlisi de CHP: AKP öncesi dönemlerde Avrupa Birliğini: Atatürkçülüğün ve çağdaşlaşmanın gereği, bir uygarlık projesi olarak savunan, en önemli parti iken, AKP bunu benimseyince vazgeçmek bir yana, varlığını AB karşıtlığına kilitledi.
AKP savunuyor diye temel hak ve özgürlüklere karşı çıkarak, yasaklara sığındı. Demokrasiden vazgeçti. Eğer AKP bir gün laikliği de biraz savunmaya başlarsa, bu duruma göre CHP, laiklikten de vazgeçecektir. Çünkü şu ana kadar vazgeçtiği şeyler Laiklikten çok daha önemli şeylerdir. Yani demokrasi yoksa, hak ve özgürlükler yoksa, laikliğin de bir süs olmanın ötesinde bir anlamı yoktur.
Her zaman karşıdakinin aksini söylemek ve her zaman muhalif kalmak gerekmez. Bazen insanlar aynı söylemlerde de birleşebilirler. Aynı şeyleri söylemekten, belli noktalarda birleşmekten korkmamak gerekir. Farklılıklar kadar, benzerliklerde güzeldir. Önemli olan, birbirinin veya birilerinin kopyası olmamaktır.
Türkiye’de kimi insanlar ebediyen cumhuriyet, demokrasi ve laiklik mücadelesi; kimi ölesiye din iman, türban ve kimisi de ölesiye milliyetçilik, bencillik, ırkçılık mücadelesi mi verecek. Hep bunların peşinden mi koşacağız. Eğer böyle ise kendi hayatımızı, hayallerimizi düşlerimizi ne zaman ve nerede yaşayacağız. Dünyaya, dünyayı yaşamak için mi geliyoruz, yoksa tapınacak bir devlet yaratıp, o devletlerin şartlandırmaları doğrultusunda birbirimizi yemek için mi geliyoruz.
Doğrusu odur ki; laiklik, ihtilalci, militarist ve dayatılan bir kavram olmaktan çıkarılarak; çağa, akla ve bilime uyan ve insanları kucaklayan sivil bir kavrama dönüştürülmelidir. Yoksa:
Evinsiz içeriksiz konuşmalarla
Birbirinize efelenmekse geleneğiniz, kültürünüz
Bilin ki sorunlarınız çözümsüz.