Birleşmiş Milletler tarafından 1977 yılında ilan edilen 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün geçmişi çok eskilere, birçok kadının fabrikalarda düşük ücretle ve ağır koşullarda çalıştırıldığı 1800’lere dayanır.
İlk kez 8 Mart 1857’de ABD’nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınların iş koşullarını protesto etmek, düşük ücreti ve kötü çalışma koşullarını düzeltmek için greve gitmeleri üzerine patronlar ve onlarla iş birliği yapan “gardiyan”lar işçi kadınları fabrika binasına kilitlenirler. Patronlar, bu yolla işçi kadınlara destek veren sendika aktivistlerinin grev yapan kadınlarla dayanışmaya girmelerini önlemek amacını gütmektedir. Patronların korkusu, işçi kadınların verdikleri kavganın güçlenmesi ve grevin başka fabrikalara sıçramasıdır.
Ancak fabrika binasında birdenbire beklenmedik bir yangın baş gösterir, kısa bir süre içinde binanın hemen hemen tümü alevlere teslim olur. İçerde bulunan kadın işçilerden yalnızca çok azı kaçarak canlarını kurtarabilir. Fabrikanın çevresinde barikatlar kurmuş olan karşı grevcilerin çemberini yarıp dışarı çıkabilmeyi ne yazık ki pek az emekçi kadın başarabilmiştir. Fabrikada kapalı kalan yüzün üzerinde kadın işçi hayatını kaybeder. Kadın işçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katılır.
Bunun üzerine 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak kabul edilmesi önerilir. Grevler ve mücadele bundan sonraki yıllarda da devam eder. Her yıl 8 Mart günü, dünyanın pek çok yerinde kadınlar, seçme/seçilme hakkı ve günlük çalışma süresinin 8 saate indirilmesi, insanca çalışma koşulları ve daha yüksek ücret talepleriyle yürüyüş yaparlar. Dünyanın neresinde olursa olsun kadınlara uygulanan sömürü ve baskıya karşı başkaldırı kadınların yürüttükleri mücadelenin temelini oluşturur.
1910 yılında sosyal demokrat partilerin Kopenhag’da düzenlediği ve 17 ülkeden 100’e yakın kadın delegenin katıldığı II. Enternasyonal Kadın Konferansı’nda Clara Zetkin’in girişimleriyle “II. Enternasyonal Kadın Mücadele Günü” resmen kabul edilir. İki dünya savaşı arasındaki zaman diliminde kadınların talepleri ve 8 Mart Kadınlar Günü’nde yoğunlaştırdıkları mücadelenin içeriğini, serbest ve yasal kürtaj hakkıyla işçi kadınların hamileliklerinde ve anne olduklarında koruma altına alınmaları konuları oluşturur. Ayrıca, aynı işe eşit ücret, günlük çalışma saatlerinin ücretlerde düşme olmadan azaltılması gibi konularda kadın-erkek eşitliği konusunda getirilen istemlerdir. 1977 yılının Aralık ayında ise Birleşmiş Milletler Genel Asemblesi’nde kabul edilir.
8 Mart Kadınlar Günü, bugün de, aynı başlangıçta olduğu gibi, haksızlıklara, savaşa karşı; daha iyi yaşam ve çalışma koşulları, bağımsız ve sömürünün olmadığı bir düzen ve sınıfların ortadan kalktığı eşit bir toplum için verilen mücadele olarak algılanmaktadır.
İlk kez 1921 yılında sosyalist kadınlar tarafından “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlayan 8 Mart, 1975 yılında İlerici Kadınlar Derneği (İKD) tarafından daha yaygın olarak kutlanmaya başlar ve sokağa taşınır. “Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı” programında Türkiye de etkilenmiş, 1975 yılında “Türkiye 1975 Kadın Yılı” kongresi yapılmıştır. Türkiye’de bu tarihten sonra gündeme gelen kadın hakları konusunda çalışmalar başlamış, özellikle 90’lı yıllardan itibaren bu çalışmalar hız kazanmıştır. Ancak yine de durumun özellikle kırsal kesimde pek de iç açıcı olduğu söylenemez.
Türkiye’de Kadının Durumu Değişmiyor
Türkiye’de hala kadınların yüzde 40’ı görücü usulüyle evlenirken, yüzde 20’si nikahsız yaşıyor, 100 kadından 2’si yükseköğrenim görüyor. Türkiye'de 8 milyon kadın okuma-yazma bilmiyor, eğitim gören 100 kadından ise sadece 2 tanesi yükseköğrenim görüyor. Kadınların yüzde 40’ı görücü usulüyle evlenirken, yüzde 30’unun dini nikahla, yüzde 20’sinin ise nikahsız yaşıyor. Kadınların yüzde 55’inin doğum kontrolünü uygularken, Yüzde 64’ü hamilelik döneminde doktor yüzü görmüyor, yüzde 65’i eve gelen konuğa görünmüyor, ki bu özellikle kırsal kesimde çok yaygın. Anne olmak için ülkemizde yılda 2 bin 500 kadın yaşamını yitiriyor. Başlık parası, töre ve namus cinayetleri, dayak, baskı ve gelenekler kadını hedef almaya devam ediyor. Yani 21. yüzyılda Türkiye’de hala kadının adı yok.
Toplumumuzun yüzde 50’sini oluşturan kadınların sivil toplum örgütlerine katılımının yüzde 24, partilere yüzde 13, sendikalara ise yüzde 6 civarında bulunduğu, karar mekanizmalarında çok az yüzdeler teşkil ettiği ve TBMM’de kadınların temsil oranın %5 rakamının altında kaldığı ülkemizde bu durumu yadırgamamak gerekir. Neden derseniz? Sebebi çok açık. Ülkemizde kadınların eğitim olanakları erkeklere oranla çok düşük seviyelerde kalmaktadır. Oysa ki, kadının toplum yaşamına daha çok katkıda bulunabilmesi için öncelikle eğitim seviyesinin yükseltilmesi gerekmektedir.
Eğitim alan ve kendi ayakları üzerinde durabilen kadın daha cesur ve girişken olabileceği gibi, haklarını aramayı öğrenecek ve buna cesaret edebilecektir. Gelecek kuşakların iyi kafa yapısında, sağlıklı bir şekilde gelişebilmesinde kadının oynadığı rol büyüktür. Çünkü, çocuk ilk eğitim ve terbiyesini ailesinden, özellikle de çoğunlukla, kendisiyle en fazla ilgilenen ebeveyni olan annesinden almaktadır. Bu bakımdan düşünüldüğünde kadının eğitim almasının gerekliliği toplumumuzun gelecekteki kalitesi bakımından da büyük önem arz etmektedir.
Ülkemizde, kadınların hak ettikleri konuma erişememelerindeki en önemli etkenlerden birisi de siyasette ikinci planda kalmalarındandır ki, bunun da eğitimle doğrudan ilgisi vardır. Bu yüzden de sorunları çözümsüzlüğünü korumaya devam etmektedir.
Avrupa Birliği kapısında bekleyen Türkiye, tek bir kadın üyesi bulunan bir Bakanlar Kurulu ile mi birliğe girecek, Avrupalı olacak? Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin ulusal parlamentolarında yüzde 40 kadın üye kotasını tartışırken biz hangi noktadayız? Demokrasi insanlık tarihinin belki de en uzun maratonu. Kadınlar için daha da uzun bir koşu.
Medeni Kanunda yapılan değişikliklerle kadın hakları az da olsa güvence altına alınmış, eskiye oranla durum da biraz düzelme sağlanmış, kadın-erkek eşitliği konusunda bir adım ileri gidilebilmiştir.
4721 sayılı ve 22.11.2001 tarihli Medeni Kanun’da; “Koca evlilik birliğinin reisidir” kuralı kaldırılarak, birliğin yönetiminde eşlere eşit söz hakkı tanınmıştır (m. 186). Aynı şekilde evlilik birliğinin temsilinde eşlere eşit hak tanınmıştır (m. 188). Eşlerin oturacakları evin seçimini kocaya bırakan hüküm değiştirilmiştir. Evlenme töreni artık sadece erkeğin değil, kadının oturduğu yerdeki evlendirme memurluğundan da yapılabilecektir (m. 134). Artık eşler oturacakları evi birlikte belirleyebileceklerdir (m. 186). Eşlerden her birinin meslek ve iş seçiminde diğerinin iznini almak zorunda olmadığı kabul edilmiştir.
Ancak, meslek ve iş seçiminde ve bunların yürütülmesinde evlilik birliğinin huzur ve yararı göz önünde tutulacaktır (m. 192. ). Kadın ve çocukların geçim ve bakımlarının kocaya ait olduğunu öngören hüküm, eşitlik ilkesinin doğal bir sonucu olarak kaldırılmıştır. Bundan böyle eşlerden her ikisi de güçleri oranında emek ve mal varlıkları ile evin geçimine katkıda bulunmakla yükümlüdür (m. 186). Edinilmiş mallara katılma rejiminin yasal mal rejimi olarak kabul edilmesi uygun görülmüştür. Eşler ayrıca mal rejimi sözleşmesi yaparak Kanunda belirlenen diğer mal rejimlerinden birini seçebileceklerdir (m. 202).
Ancak kadınlar, bu gibi yeniliklerden çok daha fazlasını hak etmiyorlar mı? Erkek yöneticiler bunu yapamıyorlarsa iş yine kadınların kendilerine düşmektedir. Bu yüzden kadınların siyasette aktif rol almaları zorunluluk haline gelmiştir.