Günümüzde Anglo-Sakson toplumların dilinde, “bir düşünceyi bir duyguyu ifade etme yolu, aracı” anlamına gelen “medium” sözcüğünün çoğulu olan “media” ya da dilimizdeki kullanımıyla “medya”, artık “araç” olma niteliğinden sıyrılarak “amaç” olma konumuna gelmiştir. Bu gelişme bir anlamda toplumsal bir dönüşüm ve değişimin de göstergesidir.
İçinde yaşamakta olduğumuz bu dönemin en önemli olguları hiç kuşkusuz “bilgi çağı” ve “bilgi toplumu”dur. Bilginin topluma aktarılması ise en az bunlar kadar önem taşımaktadır. Günümüzde bilginin önem kazanması ve bunun topluma aktarılması bağlamında medya “dördüncü güç” olmanın ötesinde “birinci güç” konumuna gelmiştir. Bugün medya, oluşumunun ona kazandırmış olduğu özellikten dolayı devletin elinde bulundurduğu üç erkten çok daha ileride bir dinamizmi kendi bünyesinde barındırmaktadır.
Günümüzde çağdaş ülkelerde, geleneksel anlamda “medya”nın üstlenmiş olduğu görevler ve sorumluluklar belli ilkesel doğrulara bağlanmıştır. Bugün medya, kendi, yapısal ve işlevsel özelliklerinin bir gereği olarak üzerine düşen toplumsal sorumluluğu yerine getirir ya da en azından getirmesi kendisinden beklenir durumdadır.
Çağımızda, medya insanları yargılayabilmekte ve onların cezalarını adeta kendi elleriyle verebilmektedir. Diğer yandan yine sansasyonel biçimde olayların içinde yer almış kişileri farklı alanlarda değişik kişiliklerle karşımıza çıkarabilmektedir. Bugün güç, artık medyanın haber bültenlerinden kaynaklanan artı bir değer durumundadır. Böylesine kritik bir noktada yer alan medya, çağımızda güce ve itibara sahip olmak isteyenlerin varmak ve elde etmek istedikleri hedef haline gelmiştir.
Ülkemizde 1980’li yılların sonlarına doğru, Asil Nadir’in medya sektörüne girmesiyle görülen “tekelleşme” hareketi 1990’lı yıllarda da tüm hızıyla sürmüş ve halen de sürmektedir. Türkiye’de 1990’lı yılların ilk yarısında yazılı basında görülen tekelleşme hareketi, yine aynı yıllarda görsel-işitsel medya alanında ortaya çıkan yenilik ve gelişmelerin de etkin olmasıyla genişlik kazanmıştır.
12 Eylül hareketi Türkiye’de her alanda apolitik bir gelişmenin ana çıkış noktası olmuştur. Bu gelişmeden o dönemde gazeteler de paylarını almışlar ve zorunlu nedenlerden dolayı politik olmayan konulara kaymışlardır. O yıllarda gazeteler kapatılma tehlikesi ile karşı karşıya gelmemek için aşırı oranda magazinleşmişler, bunun sonucunda okuyucu yazılı basından kaçmış diğer yandan asıl okuyucu olmayan “magazin takipçisi kitle” gazetelerin yayın politikalarını belirler hale gelmiştir. O dönemde ortaya çıkan “Tan” gazetesi örneği bunun en belirgin ve canlı göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bilindiği gibi, medyanın görevlerinden biri de toplumdaki eğitim sürecini kesintisiz sürdürmek ve okuldaki faal öğrenim yaşamını bitirmiş olan geniş halk kitlelerinin örgün eğitim kurumlarından mezun olduktan sonraki eğitim süreçlerinin devamına olumlu katkıda bulunmaktır. Bu işlev, hiç kuşkusuz, medyanın toplumsal görevleri açısından değerlendirildiğinde onun öneminin bir kez daha ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Sonuçta bu işlev toplumsal bilinç düzeyinin yükselmesi, olgunluk kazanması aşamalarında dikkat çekici bir önem arz etmektedir. Ancak ülkemizdeki medyatik faaliyetler ve bunun sonuçları açısından ele alındığında bazı aksaklıkların olduğu yadsınamaz bir gerçektir. İşlevsel açıdan, medyamız “eğlence” işlevi dışına bugün ne yazık ki, çıkamaz hale gelmiştir.
Türkiye’de gazete tirajları 1960’lı yıllardan bu yana gözle görülen bir gelişme eğilimi içine girememiştir. 1960’lı yıllardan bu yana Türkiye nüfusu yaklaşık ikiye katlanırken, gazete tirajları bu süre içinde, 3 ile 6 milyon arasında oynadı. Bu dönemde okuma yazma oranı artarken, gazete okuyan sayısında artış görülmedi ya da bu rakam çok önemsiz şekilde arttı. 1990’lı yıllarda ortaya çıkan promosyon furyası gazete okuyucusunu arttırmak bir yana, bakkalına ya da gazete bayisine “Sen gazeteyi bırak bana hediyesini ver” diyen bir avantacı anlayışının ortaya çıkması ile sonuçlandı.
Ansiklopedi savaşları ile başlayan gazeteler arası savaş günümüze kadar çeşitli varyasyonlar halinde devam etmiştir. Yaklaşık on seneye sığabilecek bir macera dönemi içinde bugün yazılı basınımız ne yazık ki okuyucu kitlesini arttıramamış buna karşın tekelleşme yönündeki gelişmeler daha belirgin hale gelmiştir..
Bir ülkede demokratik düzenin hüküm sürdüğünün en büyük göstergelerinden biri olan çok sesli basın, şayet bu özelliğini kaybederse tahmin edileceği gibi bu işten en büyük zararı halk görecektir. Nitekim günümüzde basının çok sesliliğini yitirmesi durumu söz konusudur. Özellikle son on yılda kendini gösteren basında tekelleşme problemi birçok kesimin huzurunu kaçırmaktadır.
Basın günümüzde sermayedar patronların eline geçmiş, tek bir kişi o veya bu şekilde birden fazla gazete, TV kanalı ve derginin sahibi olma durumuna gelmiştir. Bugün eskinin gazeteci patron tipinin yerini almış olan sermayedar patron tipi, gazetenin halkın menfaatlerini gözeten, manevi değerleri önde tutan bir fikir yayma aracı olduğunu unutmuş ve gazeteyi ticari bir mal olarak telakki ederek ne yaparsam daha çok satarım, daha çok kazanırım mantığıyla hareket ederek maddi çıkarları doğrultusunda hazırlanmış bir gazeteyi okuyucuları önüne getirir olmuştur.
Bu gazete patronları yalnızca birden fazla kitle iletişim aracının değil, değişik alanlarda farklı ürün ve hizmet üreten farklı şirketlerin de sahibidirler. Bu durum ise kendi yayın organlarında, sahibi oldukları diğer şirketlerin tanıtımlarının yapıldığı reklam niteliğindeki haberlerin sıkça yer almasına sebep olmaktadır.
Bundan başka, birden fazla kitle iletişim aracına sahip olan gazete patronları sahibi olduğu yayın organlarının tamamında taraflı veya tarafsız, doğru veya yanlış kendi düşüncesini savunmakta, bu durum çok sesliliğe mani olarak halkın çoğu zaman konular hakkında taraflı ve yanlış bilgilendirilmesine sebep olmaktadır.
Günümüzde medya alanında görülen, büyük sermayenin pazara girmesi olgusuyla birlikte karşımıza çıkan, tüketici kavramının medya dünyasına girişi hem okuyucu-medya ilişkilerini hem medyanın sosyal sorumluluk anlayışını olumsuz olarak etkilemiştir. Medyanın sosyal sorumluluk anlayışındaki bozulmanın olumsuz bir tarafı da medya etiğinde görülen değer yitimi olgusudur. Kitle iletişim araçlarında görev yapan medya çalışanları mesleki kimliklerini ve etik değerlerini korumak zorundadırlar.
Gazetecilerin birçoğu basın meslek ilkelerini hiçe sayarak patronunun istediği türden taraflı ve çoğu zaman da reklam niteliği taşıyan haberleri hazırlamak durumunda kalmaktadır. İş güvencesinden yoksun çalışanların çoğunun ne sigortası ne de sözleşmesi vardır. Kanunen hakları olmasına rağmen işsiz kalacakları korkusuyla sendika dahi kuramayan gazete çalışanları, bırakın 212 sayılı yasadan kadro olmayı, tüm emekçilere uygulanan 1475 sayılı yasadan bile çoğu zaman yararlanamamaktadır.
Yıllarca sigortasız olarak çalıştırılan birçok muhabir eğer şanslıysa en sonunda gazetenin kadrolu elemanı durumun gelebilmekte, bunlardan ise çok az bir bölümü 212 sayılı yasadan yararlanabilmektedir. Dolayısıyla, hiçbir iş güvencesi olmayan medya çalışanlarının büyük bir kısmı salt işinden olma korkusuyla basın meslek ilkelerini hiçe sayarak patronunun istediği türden haberler hazırlarken, ne olursa olsun meslek itibarına gölge düşürmek istemeyen, meslek etiğine bağlı kalan kısmı ise ya işinden olmakta ya da yükselme şansını yitirmektedir.
Türk basınına ilişkin, yoğun tartışmaların, eleştirilerin yaşandığı bir süreçte, bu tartışmalara bir akademisyen kimliğiyle bakmak yazılacakların ya da söyleneceklerin sorumluluğunu daha da arttırmaktadır. Bu sorumluluk karşısında elini taşın altına koymadan ya da deyim yerindeyse “suya sabuna dokunmadan” değerlendirmelerde bulunmak gelecekteki günahların vebalini de kabul etmek anlamına geleceğinden, düşüncelerimizin, yazdıklarımızın günahlarımızı azaltma adına akademik bir sorumlulukla ve duyarlılıkla dile getirildiği dikkate alınmalıdır.
Kamu görevi yapması gerekirken ticari birer işletme şeklinde yönetilen basın kuruluşları, okuyucunun objektif ve doğru bilgilendirilmesini engellediği gibi gazetecilik mesleğinin de güvenilirliğini yitirip itibarını kaybetmesine neden olmaktadır. Demokratik sistemin vazgeçilmez unsuru olmanın üstlerine yüklediği sorumluluğu taşıyamaz duruma gelen medya kuruluşlarının en kısa zamanda kendi içlerinde iyileştirme çalışmaları yapmaları gerekmektedir.
Antitröst yasalarının daha etkin biçimde uygulanmasıyla tekelleşmenin önüne geçileceği gibi 212 sayılı yasanın tam uygulanması ve medya çalışanlarının sendika kurma hakkının medya patronları tarafından desteklenmesiyle sendikalı ve 212 sayılı yasaya tabi olarak çalışmanın ayrıcalığına sahip gazetecilerin her türlü baskıdan kendilerini soyutlayarak daha özgür bir ortamda çalışmaları sağlanacak dolayısıyla da gazeteler yine eskisi gibi fikir yayma aracı olarak kamu görevi yapan bağımsız ve tarafsız birer kuruluş olma özelliklerine kavuşacaktır.
Ancak, Türk basını, gerçek anlamda bir bölünmüşlük ve parçalanmışlık içerisinde yaşamaktadır. Örgütsel doku sağlıklı bir koordinasyon yerine, çatışmayı, ayrılıkları öne çıkarma anlayışıyla hareket etmektedir. Mesleki örgütlerin amaçları, yapıları, görevleri açısından ayrı işlevler üstlendiği söylenebilir, ancak bu işlevlerin her birinin bir bütünün parçası olduğu da unutulmamalıdır.
Öncelikle bu dağınıklığın giderilmesi gerekmektedir. Çoklu yapı bugün için belki aşılması güç bir engeldir, ancak bu yapının bileşenlerinin ortak amaçlar ve değerler çevresinde bütünleşmesi, birlikte hareket etmesi bir zorunluluktur. İletişime, diyaloga açık bir anlayış bütün basın örgütlenmelerinde öncelikli ilke olmalıdır. Ne yazık ki, bugün sürtüşmeden, çatışmadan öteye bir düşünce birlikteliğini gözlemlemek olası değildir. Bu koşullar altında çalışanların daha verimli ve meslek etiğine uygun bir çalışma ortamına kavuşması hemen hemen olanaksız gözükmektedir.
Basın Konseyi, Gazeteciler Cemiyeti, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Türk Basın Birliği, Gazeteciler Meclisi, Türkiye Gazeteciler Sendikası ve diğerlerinin üyelerine karşı birincil sorumluluğu güç birliğinde bulunmaktır. Olası birlikteliklerin, birleşmelerin zemini hazırlanmalıdır. Tüm kaygılardan, hesaplaşmalardan uzak bir anlayışı öne çıkarmak herkesin sorumluluğudur. Birbirini yadsımak, dışlamak başarısızlığın altına imza atmak demektir. “Benim ilkelerim, benim ayrıcalığım” düşüncesinden uzaklaşmak öncelikli hedeftir.
Bugün için basın çalışanları sendikal güvenceden yoksundur. Hiçbir gazete ya da televizyon kuruluşu sendikal örgütlenmeye olanak vermemektedir. Tekelleşme sarhoşluğunu yaşayan Türk basını, ortak sözleşmeler, yazışmalar, protokoller çerçevesinde çalışan kıyımını alabildiğine cüretkar bir biçimde gerçekleştirmektedir. Çalışanlar arasındaki ücret dengesizliği hat safhadadır. Tüm ayrıcalıklar basın az sayıdaki bir kısım basın mensubunun tekelindedir. Bu ayrıcalıklı sınıftan hakları uğruna savaşım vermeyi beklemek fazlaca iyimserlik olacaktır. Bu yüzden bu ayrıcalıklı sınıfa bir çağrıda bulunmak yerine, mesleki ve ahlaki sorumluluklarını anımsatmak daha yerinde bir yaklaşımdır.
Basının ya da daha genel anlamda medyanın, çoğulcu-parlamenter sisteme dayalı demokratik sisteme dayalı rejimlerde “4. kuvvet” olarak kabul edilmesi ve bu yönde görev yapması öngörüldüğünden basına son derece sorumluluk isteyen bir görev yüklenmiştir. Kamuoyunun oluşumu ve yönlendirilmesinde etkin rol üstlenen basının tamamen tarafsız olması kamuoyunun serbest karar verebilmesi açısından büyük önem arz etmektedir.
Burada medyanın işlev ve sorumluluğu devreye girmekte ve medyanın halka, yönetim ve yürütme ile ilgili sağlıklı ve doğru haberler aktarma görevini üstlenmesi gerekmektedir. Doğal olarak, medya elinde bulundurmuş olduğu denetsel güç aracılığıyla kamuoyu duyarlılığının oluşumundaki en önemli araç olarak gündeme gelmektedir.
Bu bağlamda da medyanın, salt olarak siyasal iktidar üzerinde değil aynı zamanda ülkedeki ekonomik iktidar ve/veya iktidarlarla, tüzel ya da özel kişiler üzerinde de “halkın denetim gücü” kimliğine kavuşabilmesi için “doğru ve güvenilir” bir kimlik içinde bulunması gerekmektedir. Aksi taktirde, sağlıksız olarak gelişen bir medya oluşumunun yarattığı sonuçların, gerçek anlamda bir toplumsal duyarlılık ya da denetim sağlanması ve bu koşullarda demokrasinin yaşaması olası değildir.
Burada basın meslek ilkeleri devreye girmektedir. Ancak basında meslek etik ilkelerini saptayıp, bunları uygulamaya koymak kadar demokrasi bilinci gelişmiş duyarlı bir halk ve okur kitlesinin varlığı da bu alandaki ilkelerin uygulanması konusunda doğrudan ve mutlak bir etkiye sahiptir. Gazeteci içinde yaşadığı toplumun bir ürünü olarak, toplumdan ve onun etik değerlerinden doğrudan etkilenirken, bunun yansımalarını da meslek alanında kaçınılmaz olarak hissedecektir.
Türk basınının mesleki ilkeler bakımından kendisine ciddi bir şekilde çeki düzen vermeye başlaması gerekmektedir. Ülkedeki kurumları kamuoyu adına denetleyen basının, kendi içinde etkili bir denetim mekanizmasını henüz yerleştirememiş olması 21. yüzyıla girdiğimiz bu dönemde Türk demokrasisinin en önemli eksikliklerinden birini teşkil etmektedir. Basın ahlakı demokrasilerde en kutsal kavramlardan biridir. Basın ve yayın etiğine uyacak olan ve onu geliştirecek olan medya mensuplarıdır. Basın ahlakına uymayarak, basını tartışılır duruma getirecek olan yine basın mensuplarıdır.
Ülkemizde, medyanın bugün geldiği durumda çıkış yolunu bulması güç gözükmektedir. Çünkü vaktiyle Türkiye’de basın dünyasının moral ölçülerine destek sağlayan ve bir çeşit denetlemeyi de getiren meslek kuruluşları etkisiz bırakılmıştır. Bu sonuç tekelleşmenin getirdiği noktada altı çizilmesi gereken bir olumsuzluktur. Gazete sahiplerini bir araya getiren hatırı sayılır bir meslek kuruluşu da yoktur. Bu gidişle hükümetin medya dünyasına kendi siyasal görüşleri ile müdahaleye hazırlanabileceği de görülebilmektedir. Eğer karşılıklı anlayış içerisinde bir kamuoyu oluşturulabilirse, mesleğin saygınlığını korumak ve tekelciliği engellemek için gerekli önlemler alınabilirse basın yayın dünyası da rahat bir çalışma ortamına kavuşabilecektir.
Bütün bunları önlemek için devlet demokratikleşme sürecini tamamlamalı ve hukukun üstünlüğünü temel ilke edinmelidir. Medya tekelleşmeyi bırakmalı, meslek kuruluşlarının ve iletişim fakültelerini de görüşlerinin alındığı bir “Gazeteciler Odası” oluşumuna gidilmelidir. Batıda örnekleri görüldüğü gibi medya sadece ve sadece işiyle ilgilenmeli, güvenilirliğini artırmalı ve saygınlığını korumalıdır.
Ülkemizde bugün, medya, içinde bulunduğu konum ve toplumsal açıdan değerlendirildiğinde, kendisinden beklenen yerde, ne yazık ki değildir. Bizler, kendi öğretim kurumumuz olan İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğrencileri meslek yaşamlarında kullanacakları teorik ve pratik bilgilerle donatarak onları mesleğe hazırlamak çabası içindeyiz. Ancak bilindiği gibi kurumlar içinde bulundukları toplumsal yapıdan derinden etkilenirler. Bu nedenle günümüzde maddi bir dünya görüşü üzerine kurulmuş olan düşünce sistemimiz, medyamızı da derinden etkilemiştir. Dolayısıyla, bir insanı toplumdan soyutlayamayacağımıza göre, medya mensubu olan ya da ileride olacak okulumuz öğrencilerinin de toplumdan tamamen ayrı bir düşünce yapısına sahip olmalarını beklemek şu andaki uygulama açısından bakıldığında oldukça iyimser bir yaklaşım olacaktır. Bu, makro düzeyde ele alınması ve düşünülmesi gereken sosyal politikalar açısından da yaklaşım sağlanması koşulu olan bir konudur. Sorun aslında toplumsaldır. Sorun uzun vadeli fakat kaliteli eğitim ve öğretim meselesidir.
Ancak konu, sadece medya alanında çalışacak iletişimcilerin eğitimi olarak anlaşılmamalıdır. Bu, aynı zamanda toplumun köklü ve kaliteli bir eğitimden geçme gereksinimi ile ilgili bir sorundur. Ancak eğitilen toplum doğruyu görebilir ve seçebilir. O halde, yalnızca medyadan doğru hareketi beklemek yanlış olacaktır. Toplum baskısı medyayı doğru yapmaya zorlamalıdır. Bu arada yalnızca okulda görülen eğitim yeterli değildir. Medyada makine ve binalara yapılan yatırım ve harcamaların, hiç olmazsa bir bölümünün insan kaynakları ve onların eğitimlerine ayrılması gereklidir.
Son on yılda popülist politikalar nedeniyle, genel olarak üniversitelerin öğrenci kapasitesi arttırılırken, ne yazık ki, bu artış oranında maddi olanaklar eğitim kurumlarına sağlanmamıştır. Dolayısıyla sayısal artış oranında da olanakların azalması konusu gündeme gelmiştir. Bizler eğitimciler olarak öğrencilerimize elimizdeki olanakların azamisini vermeye çalışmaktayız. Ancak bu iyi niyetli yaklaşımımıza rağmen, fakültemizin gereksinimini duyduğu, uygulamalı derslerde kullanılacak araç gereç için, yeterli demek olası değildir. Teknik donanımın daha da zenginleştirilmesi ve elde atıl olarak bulunanların verimli alanlara kaydırılması ve kullanılması, bizim gibi uygulama yönü ağır basan eğitim kurumları için çok büyük öneme sahiptir.
Bu nedenle çabalarımızı bu yönde yoğunlaştırmış bulunmaktayız.
Kanaatimce, bugün Türk medyasının dünya çapındaki medyalarla kıyaslaması yapılırken iki nokta baz alınmalıdır. Birincisi, medyamızın sahip olduğu teknik olanaklar, ikincisi ise, medyamızın insan kaynakları açısından değerlendirmesi yapılabilir. Türkiye’de medya teknik imkanlar bakımından dünya ülkeleriyle boy ölçüşecek olanaklara sahiptir. Ancak, ne yazık ki, yukarıda da belirttiğimiz gibi insan faktörüne yapılan yatırımlar çok sınırlı kalmaktadır. Astronomik rakamlarla ifade edilen maaşlar alan köşe yazarlarının çalıştıkları medya kuruluşlarında sosyal güvenlikten yoksun muhabirler görev yapabilmektedir.
Medyamız, bu pragmatist ve oportunist Anglo-Amerikan yapılanmasından bir an önce kendisini sıyırarak, “star sistemi” ne son vermeli ve gerçek görevine geri dönmelidir. Bu da, iyi eğitilmiş medya mensuplarının yanı sıra iyi eğitilmiş medya izleyicisinin durumunun varlığına bağlıdır. Toplumsal baskı ve zorlama olmadan medyanın kendinden beklenen düzeye gelmesi, görevlerini yerine getirebilmesi olası değildir.
Günümüz yazılı basının sorunlarından bir diğeri de yerel basınımızın içinde bulunduğu olumsuz şartlardır. Yerel basın, tekelleşmenin sonucu ulusal gazetelerin gün geçtikçe daha fazla etkinlik kazanması sonucu eski önemini yitirmiş durumdadır. Yerel basının içinde bulunduğu durumdan sıyrılabilmesi için mali desteğe gereksinimi vardır. Yerel medyanın gerekli yasal düzenlemeler ve desteklerle önünün açılması gereklidir. Yerel basının yeniden etkinlik kazanabilmesi için devletin yardım etmesi bir zorunluluktur. Devletin yerel medya kuruluşlarına her yıl belli bir ödenek ayırması durumunda bu zorlukların zaman içinde aşılması olasıdır.
Bilindiği gibi, yerel basın gerek teçhizat gerekse eleman yokluğu gibi nedenlerle ulusal basınla baş edememekte, hatta ulusal basının gerek tiraj gerekse gelir bakımından yanına dahi yaklaşamamaktadır. Son derece kısıtlı maddi imkanlarla çalışan yerel basının pek çoğu hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Yerel medya kuruluşlarının reklam ve ilan geliri yok denecek kadar azdır. Yalnızca abonelerinden sağladığı ufak bir geliri var ki, bu da gazetenin kâr edemeden ancak kendini döndürmesine yetmektedir.
Halbuki yerel basının önemi yadsınamayacak bir gerçektir. Özellikle Kurtuluş Savaşı günlerinde, Anadolu basını, halkın yabancı ülkelerin himayesine girmemek ve istiklalini kazanmak uğrunda bir fikir birliği etrafında toplanmasına katkıda bulunmuştur. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, ileriyi gören pek çok Türk aydını basının kamuoyu oluşturma ve yönlendirme gücünden faydalanmış ve Anadolu’nun pek çok ilinde ve hatta kazasında yerel basın kuruluşları vücuda getirmiştir.
Bu bağlamda Anadolu halkında bağımsızlığın yeniden kazanılması doğrultusunda bir fikir birliği oluşmasında önemli katkılar sağlanmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın temelleri nitekim Anadolu’da, Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta atılmış, burada şekillenmiş ve sonra tüm yurda yayılmıştır.
Basının haber verme, bilgilendirme işlevlerinin yanı sıra eğitme işlevi de göz önünde tutulduğunda, yerel basın kuruluşları, yöre halkının eğitimine ve bilgilenmesine, çevresinden olan bitenden haberdar olmasına katkıda bulunacaktır. Ülke ve dünya sorunlarının bilinciyle sorumluluk sahibi vatandaşlar kazanımında da faydalı olacaktır.
Ayrıca, her yıl yüzlerce iletişim fakültesi mezunu gencin, yeterli iş imkanına sahip olamadığı ülkemizde, yerel basın kuruluşlarının yeterli mali desteği aldığı taktirde yeni kadrolaşmaya gidebileceği ve bu sayede iletişim fakültelerinden mezun olan gençlerimizin istihdam probleminin bir derece de olsa ortadan kalkmasında yardımcı olacağı gerçektir. Yerel basın kuruluşlarının güçlenmesi halinde demokrasinin sağlıklı işlemesi açısından gerekli olan çok sesliliğin de kazanımı sağlanacaktır ki, bu da toplumumuza faydası yadsınamaz diğer bir gerçektir.
Bu konuda çalışan bir akademisyen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olarak dileğimiz, medyamızın vatandaşlar katındaki saygın ve etkin yerini bir an önce almasıdır. Unutulmamalıdır ki, özgür, demokratik ve çağdaş bir ülkenin en önemli güvencelerinden biri de, gerek siyasi gerekse ekonomik güç odaklarının baskılarından olabildiğince kendini soyutlamış medya kuruluşlarıdır. Tüm kurum ve kuruluşlarının ulu önder Atatürk’ün gösterdiği çağdaş, demokratik ve laik bir sistem içinde çalışıp, geliştiği bir Türkiye dileğiyle...