20
Mart
2026
Cuma
ANASAYFA

Medyanın toplumsal işlevi ve kamuoyu oluşumu

Günümüzde çağdaş ülkelerde, geleneksel anlamda “medya”nın üstlenmiş olduğu görevler ve sorumluluklar belli ilkesel doğrulara bağlanmıştır. Bugün medya, kendi, yapısal ve işlevsel özelliklerinin bir gereği olarak üzerine düşen toplumsal sorumluluğu yerine getirir ya da en azından getirmesi kendisinden beklenir durumdadır.

Buna bağlı olarak demokratik, özgürlükçü bir hukuk devletinde kamusal alanda görev yapan medyadan beklenen, bu alanı ortak payda ya da paydalar altında toplayacak olan ve kamunun ortak konusu haline gelmiş sorunları ele alıp incelemesi; gereğinde ise, bu konularda bir konsensüsün sağlanmasıdır.

Batılı demokratik ülkelerde ortaya çıkarak, uzun bir süreçte ve tarihsel bir determinizm gereği biçiminde beliren demokrasi ve demokratik kurumların, bugün ülkemiz açısından oluşumlarının henüz daha çok başında olduğunu söylemek, yanlış bir hüküm değildir. Elbette birleşik kaplar kuralı gereği, toplumsal kurumların birbirleriyle organik bağlantıları vardır ve bu bağlantının mevcudiyeti de doğaldır.

Diğer yandan, ülkemiz açısından belirtmek gerekirse, medyamızın da, kurumsal ve kuramsal bakımdan diğer alanlarda olduğu gibi, bir oturmamışlık içinde olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Kısaca özetlersek eğer, ülkemiz açısından diğer kurumların içinde bulundukları seviyedir, bugün medyamızın düzeyini belirleyen.

Bu somut veriden yola çıkıldığında Türkiye’de tartışılan sorunlar arasında, hiyerarşik ve organik bir bağlantı kurmak gerekirse, çözümü bir öncekine ya da çok daha öncekilere bağlanan sorunların temel sorun ya da en yaşamsal sorun gibi aktarılması yanlışı, ortaya çıkmaktadır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, böylesine kamusal alanı etkileyen konularda ya da sorunlarda aynı dili, simgeleri, kavramları veya dizini vurgulamak temel amaç olmalıdır. Aksi taktirde, araç amacı aşarak bir amaçsızlığa doğru yola çıkılır hale gelinir. Doğal olarak bu da, kitlesel iletişim araçlarında geleneksel işlevsellik açısından olması istenmeyen bir gelişme tarzıdır.

Türk medyası açısından konuya baktığımızda genel görünüm itibariyle, bu alanı etkileyen pek çok olumsuz gelişme ve oluşumun ardarda sıralanmış olduğunu görmekteyiz. Denilebilir ki, medyamız bugün görev ve sorumluluklarının gereklerini tam anlamıyla yerine getirememekte veya getirmemektedir. Bu gelişme neden-sonuç ilişkisinin yol açtığı bir sonuç olarak da değerlendirilebilir.

Diğer yandan ise, sonuçların ortaya çıkmasında geçilen aşamaların ve nedenlerin saptanması da önemlidir. Nedenlerin saptanması yoluyla istenilmeyen durumlarda, bir daha aynı sonuçlara varılmaması sağlanacaktır.

Ülkemizdeki medyatik faaliyetler ve bunun sonuçları açısından ele alındığında bazı aksaklıkların olduğu yadsınamaz bir gerçektir. İşlevsel açıdan, medyamız “eğlence” işlevi dışına bugün ne yazık ki, çıkamaz hale gelmiştir.

Bu sürecin yaşanmasında ve sonucun ortaya çıkışında, ülkemizin özellikle son 50 yılda yaşadığı toplumsal, ekonomik, kültürel ve politik değişim ve dönüşümün önemli ölçüde katkısı vardır. 1980 sonrası yaşananlar ise, başlı başına toplumsal bir travmadır.


Medyanın Geleneksel Görev ve İşlevleri İle Türkiye’deki Durum

Medya bugün kamusal alanda “dördüncü” güç olarak adlandırılmaktadır. Yasama, yargı ve yürütme üçlemesi dışında ve bunlardan bağımsız şekilde hareket etmesi kendisinden beklenen medya gerçekten de bu gerekleri yerine getirmekte midir ve eğer getirmiyorsa bunun sebep ve sonuçları nelerdir? Burada, bir ülke açısından sorulması ve yanıtlanması gereken sorular bunlardır ve bu temel soru ve cevaplar, bizce, medyanın toplumsal platformdaki yerini göstermektedir.

Geleneksel tanımlama ve adlandırma gereği, “dördüncü” güç olarak anılan medya, günümüz dünyasında tartışılmaz biçimde “birinci” güç haline gelmiştir. Medyanın bugün elinde bulundurduğu güç, kitleleri bir anda harekete geçirebilme, istenilen bir konu ya da kişiyi gündemin birinci sırasına oturtabilme, halkı asıl dertlerinden uzaklaştırıp insanlara “sahte ve sanal” bir dünya yaşatabilmesiyle doğru orantılı olarak, giderek etkinliği ve etki alanı büyüyen bir silah biçiminde karşımıza çıkmaktadır.

Ülkemizde medyanın etkin olmadığı sosyal bir alanı göstermek hemen hemen imkansız hale gelmiştir. Adalet mekanizmasından, sağlık kurumlarındaki aksaklıklara, eğitimdeki yetersizlikten aile içi ensest ilişkilere kadar, bugün medya her konuda etkin ve konuya “mühahil” bir avukat görünümündedir. Yalnızca avukatlıkla da kalmayıp, aynı zamanda yargıç ve savcı rollerini de üstlenmektedir.

Elbette bunun sebepleri var. Her şeyden önce medya, işlevi ve yapısı gereği içinde barındırdığı dinamizmi toplumsal yapıda yer alan diğer kurumlara oranla daha etkin ve çabuk kullanabiliyor. Örnek vermek gerekirse; bir hukuk davasında ortaya çıkan gecikme ve aksaklıkların aksine medyada anında ve daha birinci celsede karar belirlenebiliyor ve bu da kamuoyuna benimsetilebiliyor; çünkü artık çağımızda “sürat”in dışında hiçbir şeyin değeri adeta “yok” gibi. O anda ne adalet, ne kamu vicdanı ne de hukuk geçerli; o sırada geçerli olan yalnızca toplumun bazı duygularının tatmini ve yinelenen biçimde başka konu ya da bireylerin tüketimi tekrar tekrar söz konusu.

Bu koşullar altında medya, kendi iç dinamizminden gelen gücü bu yapının devamında, isteyerek ya da istemeyerek, ancak bu sonuçlara neden olacak biçimde kullanmakta ve sistem her defasında kendini yeniden üretmektedir. Aslında, bu işlevsel deformasyon, doğal olarak ortaya çıkmakta ve kontrol edilmeyen güç, güç olmaktan çıkmanın yanı sıra bozulmaya da eğilimli duruma gelmektedir.

Demokratik ve evrensel hukuk kurallarının geçerli olduğu batı ülkelerinde bu “yozlaşma” eğiliminin önüne daha 19. yüzyılda geçilmeye çalışılmış ve bugün de siyasi iktidarlar bu savaşımı sürdürmektedirler.

Bilinen ilk anti-tekel yasasının yürürlüğe girdiği ülke olan ABD, piyasaları olumsuz etkileyecek tekelleşme ve kartelleşme oluşumlarına karşı önemli ve etkin yasal mücadelesini bugün de devam ettirmektedir. Bu arada belirtmek gerekirse, önemli olan yasal düzenleme kadar bu yasaları kararlılıkla uygulayabilmeye yeteneği ve isteğidir.

Nisan 1994’de yürürlüğe giren RTÜK yasasına rağmen, aradan yedi yılı aşan bir süre geçmesine karşın yasanın her maddesinin tam anlamıyla uygulanabildiğini söylemek oldukça güçtür. Burada önemli olan insanların kafalarının içinde taşıdıkları bilinç ve niyettir. Unutmamak gerekir ki, en iyi yasa bile uygulayıcının elinde korkunç ölçüde kötü bir hal alabilir. O halde dikkat edilmesi gereken, yalnızca yasama aşaması değil, aynı zamanda yasanın uygulama süreci ve uygulayıcısıdır.

Kamuoyu oluşumunun sağlıklı biçimde gelişmesi demokrasilerde, medya aracılığı ile gerçekleşir. “Doğru” ve “dürüst” bir medya ortamına sahip olmayan ülkelerde seçmenlerin yapacakları tercihlerde her zaman yanılma payı yüksek olacaktır. Demokrasinin erdemi, esas itibariyle hiçbir yanlışın yapılmadığı, her zaman doğru tercihlerin ortaya konulduğu bir yönetim tarzı olmasından kaynaklanmaz. Elbette yanlışlar her zaman olacaktır. Ancak yönetim tarzı olarak demokrasi, halka yanlıştan dönme olanağını elinde tutma ayrıcalığını verir. Burada medyanın işlev ve sorumluluğu devreye girmekte ve medyanın halka, yönetim ve yürütme ile ilgili sağlıklı ve doğru haberler aktarma görevini üstlenmesi gerekmektedir. Doğal olarak, medya elinde bulundurmuş olduğu denetsel güç aracılığıyla kamuoyu duyarlılığının oluşumundaki en önemli araç olarak gündeme gelmektedir.

Bu bağlamda da medyanın, salt olarak siyasal iktidar üzerinde değil aynı zamanda ülkedeki ekonomik iktidar ve/veya iktidarlarla, tüzel ya da özel kişiler üzerinde de “halkın denetim gücü” kimliğine kavuşabilmesi için “doğru ve güvenilir” bir kimlik içinde bulunması gerekmektedir. Aksi taktirde, sağlıksız olarak gelişen bir medya oluşumunun yarattığı sonuçların, gerçek anlamda bir toplumsal duyarlılık ya da denetim sağlanması ve bu koşullarda demokrasinin yaşaması olası değildir.

Bugün ülkemizde medya alanında gerçekten de, kaotik bir ortam yaşanmaktadır. İktidar savaşının ve pastadan pay alma mücadelesinin önemli bir enstrümanı durumuna gelmiş olan ülkemizdeki medya ortamı eleştirilirken, geniş ölçekli düşünülüp değerlendirme yapılması bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Özellikle 1980’li yılların sonu ile 1990’ların başında yapı ve içerik değiştiren medya sektörü o günden günümüze işlevsel olarak da önemli bir transformasyona uğramıştır. Bu değişim ve dönüşümde medyadaki ekonomik ve politik hakimiyetin rolü de, kuşkusuz, çok büyüktür.

Kamuoyu baskısı ve bilinçli olarak yapılacak yönlendirmelerle medyayı kendi mecrasına çekmek ve orada ilerlemesini sağlamak elbette olasıdır. Ancak bu, bugünden yarına olacak bir değişim değildir. Çek Cumhuriyeti ve Rusya’daki gelişmelerde halkın medya organlarına nasıl sahip çıktığını ise, çok kısa bir süre önce gördük. Bu, aynı zamanda, doğru ve güvenilir haberciliğe olan talebin de önemli bir göstergesiydi.

Sonuç:
Medya yapısal ve işlevsel özellikleri dolayısıyla kamuoyu ve toplum üzerinde çok geniş ve önemli bir etkiye sahiptir. Çağdaş demokratik ülkelerde medyanın bu gücü dördüncü kuvvet olarak adlandırılır ve bundan gelen denetim erki de demokratik ortamın sağlıklı biçimde yaşatılması ve sürdürülmesinde önemli bir etkendir.

Ancak ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde, toplumsal kurumlarda görülen ve hızlı ekonomik, siyasal ve sosyo-kültürel değişimlerin toplumu olumsuz olarak etkilediği gelişmelerden dolayı medya alanında da önemli aksaklıklar görülebilmektedir.

Bu aksaklıkların ilk elde yasal düzenlemeler yoluyla düzeltilmeleri gerekmekteyse de, bilinçli bir toplumsal baskı yanında, uygulama aşamasında da bazı sorunların giderilmesinin söz konusu olacağı çok açıktır.

Demokratik ortamın sağlıklı işlemesi ve yaşatılmasında vazgeçilmez bir öge olan medya kurumu, kamuoyu yaratılmasında halka, “doğru” ve “güvenilir” bilgileri aktarmakla sorumludur. Ülkemizde, özellikle son yıllarda medya patronajında görülen bazı olumsuzlukların, medyanın işlevsel sorumluluklarına da olumsuz olarak yansıdığı, inkar edilemez bir gerçektir.

Medyamız elbette zaman zaman da olsa önemi görmezliğe gelinemeyecek bazı aksaklıkların, topluma yansıtılmasında katkılarda bulunmuştur. Örneğin; Susurluk olayına Türk medyası gerçekten de sorgulayıcı bir tavır içinde yaklaşmıştır. Diğer yandan bazı olaylarda ise, toplumu çok ilgilendirmesine karşın medyamız “sessiz” denilebilecek bir tavır sergilemiş ve adeta “suskunluk sarmalı”na girmiştir.

Bugün, ülkemizde yıllardan beri gazete okuru sayısında önemli bir artış ne yazık ki, görülememektedir. Bunda televizyon haberciliği ya da internetin de etkisi doğal olarak vardır. Fakat ne yazık ki, daha “şehirleşme” aşamasında olan büyük kentlerimizde bile, gazete okuru sayısı çok kısıtlıdır. Bu gelişmenin ortaya çıkışında, halkın ilgisizliği kadar, elbette, medyanın toplumun gerçek dertlerini dile getirmeme nedeni de vardır.

Bir ünlü yazar, “gazete okumak burjuva sınıfının, sabah ibadetidir” der. Bu durumda insanları medyanın kendine bağlamasının ilk koşulu, halkın dertlerine sahip çıkması ve bunları bir ayna gibi yansıtmasıdır. Aksi taktirde, medya ve toplum birbirinden habersiz iki nehir gibi kendi yataklarında akacaktır. Oysa bu iki nehrin birleşiminden elde edilecek yarar, kaçınılmaz biçimde yine kendilerine dönecektir ve bu yararın doğal olarak her iki tarafa da kazanımlar sağlayacağı çok açıktır.

Yayın Tarihi : 31 Ocak 2006 Salı 00:30:42
Güncelleme :31 Ocak 2006 Salı 00:48:52


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
semra kurt IP: 88.254.150.xxx Tarih : 8.11.2009 10:11:43

bu medya çok güzel ders ama biraz çok zor neden öyle sevmedim

 


büşra ege IP: 78.179.1.xxx Tarih : 21.10.2009 15:48:56

bence bu sayfada sadece medyanın toplumsal işlevi ve kamuoyu işlevi olmamalı.Bu sayfada medyanın işlevleri de olmalı.Lütfen dikkat edin!)