Son yıllarda ne olduysa oldu; Türkiye yüzünü batıdan doğuya çevirerek Araplara yakınlaşıp, Osmanlıdan da övgüyle söz etmeye başladı. Bu arada çağdaşlaşmaya önem veren Türkiye Cumhuriyetinin ilkelerinden sıyrılma isteği peş peşe birbirini izliyor!.. Ulusal bayramlar başta olmak üzere cumhuriyet tarihimizin önemli olayları, neredeyse tarih kitaplarından silinmeye çalışılıyor. Laikliğin simgeleri, daha doğrusu öngördükleri genç kuşaklardan kaçırılıyor. Kısacası; dergahların pıtrak gibi çoğaldığı ülkemizde, düşünce özgürlüğü, felsefenin ana kuramı neden ve niçin sorgulamasının yapılması istenmiyor.
Araplara yakınlaşma isteğinin nedeni nedir? Anlayabilmek gerçekten çok zor. Filistine yaklaşma ve Suriye ile zıtlaşma akıl alacak gibi değil…
Türkiye batıdan uzaklaşıyor derken ABD’yi buna katmamız olanaksız. İnsanın aklına çeşit çeşit sorular takılıyor; acaba ABD böyle mi uygun görüyor? Başbakan’ın son ABD ziyaretinde Başkan Barak Obama’ya, “Barak Hüseyin Obama” sözcüğünü içeren Arap harfleriyle yazılmış bir levha hediye ettiğini basından öğreniyoruz. Arap harfleriyle yazılmış levhada Arapça ön plana çıkarılmıyor mu? Böyle bir levha verilecekse günümüzün Türk yazı ustaları aynı ismi Latin harfleriyle yazmış olsalardı çağdaşlığmızı (!) göstermiş olmazmıydık?
Türk sanatının en güzel örneklerini ortaya koyan çinilerden oluşan bir başka hediye düşünülemez miydi?
Başkan Obama’ya verilen hediye bir yana bir kaç gün sonra İstanbul’un fethini kutlayacağız. Bazılarının Peygamber yerine koyduğu Fatih Sultan Mehmet ile kimbilir tarih bilincinden yoksun veya tarihe yanlı bakanlar kimbilir neler yazacaklar... Bu arada aynı özeni İstanbul’un, Cumhuriyetin kuruluşunda kurtarılmasına neden göstermezler?
Belirtmekte yarar var; fetih ile kurtarılma sözcükleri çoğu kez birbirine karıştırılmıştır. Fetih ile kurtarılma birbirinden farklı tanımlamalardır. Fetih bir memleketi ele geçirerek kendi topraklarına katmak, kurtarılma ise bir devletin işgal dilen topraklarını kurtarmaktır. Bu yönden bakıldığında İstanbul, Doğu Roma’dan fethedelmiş, I.Dünya Savaşında da kurtarılmıştır.
Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453’de İstanbul’u ele geçirerek Bizans İmparatorluğu’nu sona erdirmesi her yıl “Fetih Günü” olarak kutlanmaktadır. Dünya tarihinin bu önemli olayı, yıllardır abartılı bir bayrama dönüştürülmüştür. Oysa aydınlanma felsefesini aşmış ülkelerde bu türden bayramlara, kutlamalara pek değil, hiç rastlanmaz. Çağdaş hukuk düzenine uymuş dünya ülkelerinde artık fetih ideolojisinin taraftar bulmadığı da açıktır. Artık onun yerini yabancı ülkenin eline geçmiş bir şehrin yeniden kazanılması almıştır. Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’da bir çok şehrimiz yabancı istiladan silah gücüyle, değişen politik tutumlarla ve siyasi manevralarla kurtarılmıştır.
II. Dünya Savaşı’nda Almanlardan, Japonlardan kurtarılmış şehirler vardır. Savaş sonrasında, galip gelen devletlerin eline geçen şehirler değişen siyasi ortam ve politika alanında yapılan mücadeleler sonunda yeniden kurtarılmıştır.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmiş, Atatürk ise kurtarmıştır. İstanbul tarihinde bu iki olay, konumları bakımından son derece önemlidir. Biri diğerinden çok daha önemlidir denilemez. Yıllar öncesi İstanbul’un fethi, sürekli kapatılan, sonra da bukalemun gibi isim değiştirerek yeniden kurulan bir partinin tekeline girmişti. Nedense diğer siyasi partiler buna önem vermemiş ve sessiz kalmışlardır. Milliyetçi olduğunu her fırsatta ileri süren bir partinin de aynı umursamaz tutumu sürdürmesi hayret vericidir.
İstanbul’un fethinin siyasi bir propaganda vasıtasına dönüştürülmesi gerçekten çok üzücüdür. Yarım yamalak tarih bilgisi ile yola çıkanlar, siyasete bulaştırdıkları İstanbul’un fethi törenlerini ne yazık ki, bir komediye dönüştürmüşlerdi. Dolmabahçe rıhtımından hareket eden tekerlekli kayık azmanları (!) sözüm ona Fatih Sultan Mehmet’in kadırgalarıymış (!) İstanbul Büyükşehir Belediyesi işçileri her yıl ahlayıp puflayarak bu kayıkları Dolmabahçe’den Taksim’e, oradan da Kasımpaşa’ya çekerlerdi. Bu yıl da benzeri yapılacak mı bilemeyiz?
Bunların önünde beyaz, zayıf bir atın üzerinde Fatih Sultan Mehmet, yanında Akşemsettin ve yeniçeriler kayıkların arkasından ilerlerler. Böylece tarihi bir olay sembolize edilecek diye traji-komik bir topluluk ortaya konulurdu. Fatih Sultan Mehmet bunları görseydi acaba ne düşünürdü? Bunu izleyen gecelerde stadyumların birinde şarkılı türkülü konser verilir, havai fişekler atılırdı. Bazı parti üyeleri de fetihle ilgili anlamlı sözler! söylerken, aralarına vazgeçemedikleri siyasi cümleleri de sıkıştırmaktan geri durmamışlardı.
İstanbul’un nasıl kurtarıldığını, Kurtuluş Savaşı sonrasında, o günlerin güç koşulları altında Atatürk’ün uyguladığı siyaseti acaba yeterince biliyorlar mı? Bu konuda ne gibi yerli, yabancı tarih ve siyaset kitapları okumuşlardır?
Bu nedenle de, bu olaya biraz açıklık getirmek isterim: İstanbul’un fethinden 465 yıl sonra, Osmanlı İmparatorluğu bir hiç yüzünden, devrin Osmanlı Padişahının, İttihat ve Terakkinin, Enver Paşa’nın basiretsiz tutumundan ötürü I.Dünya Savaşı’na katılmış ve bu savaştan yenik çıkmıştır. Çanakkale’deki, belki bir hiç uğruna akan şehit kanları daha kurumadan Mondros Mütarekesi (30 Ekim l918) uyarınca İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemilerinden oluşan 61 parça donanma İstanbul Boğazı’na girerek demir atmış, 13 Kasım l918’de de karaya asker çıkararak şehri ele geçirmişlerdi. Fransız işgal orduları başkumandanı General Francet d’Esperey 8 Şubat’ta trenle İstanbul’a gelmiş, Fatih Sultan Mehmet’e özenircesine beyaz bir at üzerinde ve Rumların sevinç gösterileri arasında Sirkeci’den Beyoğlu’na geçmişti. Bu yürüyüşü İngiliz Orduları Başkumandanı da yinelemiştir.
I.Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra Atatürk, Çanakkale’den İstanbul’a gelmiş ve Haydarpaşa’dan bindiği vapurda savaş gemilerine bakarak “Geldikleri gibi giderler” diye ünlü ve gerçekçi sözünü söylemiştir.
30 Ağustos Zaferi’nden sonra Türk Ordusu 13 Eylül l922’de İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına doğru yürüyüşe geçmiş, Mudanya Konferansı (29 Eylül l922) ordunun bu ilerleyişini durduramamıştır. Türk ordusu Çanakkale ve İzmit yakınlarında, İngiliz ordusu da Caddebostan, Merdivenköy Büyük Çamlıca ve Kuzguncuk’ta savunma hattı kurmuşlardır. Mudanya Antlaşması’nın (11 Ekim l922) imzalanması üzerine Yunan ordusu Doğu Trakya’yı boşaltmıştır. 4 Kasım l922’de İtilaf Devletleri, İstanbul ve Çanakkale’yi Türk yönetimine bırakmışlardır. Kuşkusuz, burada Atatürk başta olmak üzere yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin uyguladığı basiretli tutumun, siyasetin büyük rolü olmuştur.
Dolmabahçe Meydanında 4 Ekim l923 günü bir tören düzenlenmiş, işgal orduları Türk kıtasının sancağını selamlayarak Atatürk’ün bir kaç yıl once söylediği gibi gemilerine binip gitmişlerdir. Bu olay, Atatürk’ün ne kadar ileri görüşlü olduğunu bir kez daha göstermiştir. Türk ordusu İstanbul’u 6 Ekim l923’de kan dökmeden ele geçirmiştir.
6 Ekim Türkler için çok önemli bir gün olmuştur. O gün bütün caddeler, sokaklar bayraklarla donanmış, halk kendi ordusunu büyük bir coşku içerisinde beklemeye başlamıştır. 5 Ekim günü Anadolu yakasına gelen Türk askeri 6 Ekim’de Sarayburnu’ndan şehre girerken evlerde hiç kimse kalmamış, herkes kahraman askeri bağrına basmak için yollara dökülmüştür.
Tanrı’nın Türklere bahşettiği iki büyük insandan Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmiş, Atatürk ise onu kurtarmıştır. Türk tarihinin bu iki önemli olayını hiç kimsenin siyasi propaganda malzemesi yapmaya hakkı yoktur.
Geçmiş tarihimizi, çok iyi bilmeli ve her yıl 6 Ekim İstanbul’un fethinden çok daha büyük bir coşku içerisinde kutlanmalıdır. Ama nerde?
Merak ediyorum, Arap ve Osmanlı hayranlığımızın yerini ne zaman Atatürk ve Cumhuriyet hayranlığı alacak?
erdemyucel2002@hotmail.com
Tarik Ceylan senin ismin neden bir Turk'te pek bulunmayacak bir isim?
gercekten Turk musun? yoksa Turk'luge mi ozeniyorsun? bilmiyorum ama yaptigin seyler "Turkluk"u kullanarak butun Turkiye'ye zarar vermek.
madem riza nur'u sevmissin, onu bir de turgut özakman'ın doktor rıza nur dosyası adlı kitabından oku.
eksi sozlukte okudugum asagidaki yorumu paylasiyorum:
"rıza nur’un ‘hatırat’ından en anlamalıyız?!
küfürbaz, hain, müptezel bir dedikoducu mu?!
yoksa?!
elcevap:
rıza nur’un “hatırat’ından nitelikli bir casus olduğu ortaya çıkıyor!
aynı zamanda, cumuriyet’i ilan eden irade ile çok sıkı fıkı!
yani?
bir ara ismet paşa’nın yanında gazi hakkında çok ağır laflar ediyor, tepkisine bakıyor!
ismet paşa da ters ters bakıyor, rıza nur “neden öyle baktı anlamadım” diye yazıyor hatıratında!
o bakış şu manaya geliyor:
“beni de mi yokluyorsun, sınıyorsun rıza!”
rıza nur, “yeminli muhalif”?!
cumhuriyet'in fouche'si!
edgar hoover'ı!
rıza nur aynı zamanda “septik” ve “nevrotik” bir kişiliğe sahip!
cinsiyet sapması var!
homoseksüel ve/veya biseksüel eğilimli!
yani, iddialarını asitlemesi de çok kolay!
özetle, nitelikli nitelikli istihbarat elemanı!
casus!
dönemin güncel tarihini “hatırat”ında, günümüz “televole dili” ile anlatmış.
dönemin wikileaks’i!
ne kadar işlenmemiş çöp bilgi var ise “hatırat”ta yer alıyor.
kim demiş, kimin hakkında ne demiş?!
rıza nur, kim, kimin hakkında ne düşünüyorsa, açık seçik en pespayesinden kayda geçirmiş.
kaydı tutulan hatıratta, kişiler hakkında dile getirilen iddiaların gerçek olup olmaması önemli değil; önemli olan kim, kimin hakkında ne diyor, ne düşünüyor?
özellikle de gazi, ismet paşa ve fevzi paşa hakkında!
rıza nur’un “hatırat”ı için bir "istihbaratçı"nın dörtte biri açık edilmiş günlüğü de denilebilir!
nitekim…
osmanlı parçalanmış!
ingilizler, savaşı kazanmış ama büyük ekonomik sıkıntı içinde!
almanlar kaybetmiş ama "turan" iddialarından vazgeçmiş değiller!
fransızlar, ulus devlet, laik rejim ihracında!
saltanat ve hilafet'i kurtarmak için yola çıkan "irade" de varılan noktadan memnun değil!
tatmin değil!
işgal güçleri vatanı terk etmiş ama içerde parça kalmış!
bu kapsamda, cumhuriyet'i ilan eden irade, muzaffer ama ciddi ekonomik sıkıntıları var!
hal böyleyken...
rıza nur, “hilafet, saltanat yanlıları”nın, yani “gazi ve arkadaşları”na ölümüne muhalif olanların safına geçiyor!
onların ağzı ile o cenahın içinden onların jargonu ile konuşuyor!
gazi’nin aile kökeni, yaşam tarzı, en ağza alınmayacak iftiralar, hepsi kitapta yer alıyor.
rıza nur da bunlar doğrudur demiyor, aynen karşı tarafın ağzı ile tekrarlıyor.
aynı zamanda piyasada dolaşan ingiliz, fransız, rus, alman vb istihbarat servislerinin gazi ve arkadaşları hakkında çıkarttığı dedikoduları adres vererek kayda geçiriyor.
rıza nur’un hatırat’ı ve/veya güncesi üzerinden asıl dikkate alınması gerekli husus; kullandığı dil, ettiği küfürler değil, gazi’ye, laik cumhuriyet’e muhalif olanlarla ilgili tuttuğu notlar!
başkomutan’a geçtiği çok özel kriptolu mesajlar!
ki…
hatırat’ta yer alan en pespayesinden “iddialar” analiz edildiğinde ya tarih ya da isimler tutmuyor.
rıza nur, tüm anlatımlarının çözümlemesinde; kerhen de olsa gazi, ismet paşa, fevzi paşa dışında bir çözümün de imkansızlığının altını çiziyor.
muhalif çevrelerde bu düşünceyi seslendiriyor!
gazi,’ye sadakatleri üzerinden eleştirdiği yalaka, kuzu vb sıfatlar taktığı ismet paşa, fevzi çakmak gibi isimlerle ilgili değerlendirmeyi tersten okuduğunuzda, bu üçlünün arasından su sızmadığı, hiçbir dedikodunun da netice vermediği, veremeyeceği sonucu çıkıyor!
zira…
rıza nur, hatırat’ında küresel aksta bağlantılı olduğu adresle de açık bilgi veriyor.
tm & alman istihbaratı!
ii. dünya savaşı öncesinde, 150’liklerin içinde, avrupa'nın göbeğinde, birinci elden istihbarat savaşlarına dahil olmuş!
oynamış, yönlendirmiş, ankara’da bağlı olduğu adresi birinci elden bilgilendirmiş!
kaide neydi; “istihbaratçı bulunduğu ortamı yaşar!”
rıza nur da bu kapsamda, cumhuriyet muhalifleri ile iç içe bir hayat sürmüş!
ezcümle; “gördüklerinin yarısına, duyduklarının hiçbirine!”
sözün özü:
rıza nur’un hatırat’ı üzerinden anlaşılması ve akılda kalması gereken husus şu:
küfreden rıza nur değil, laik cumhuriyet’e karşı olan çevreler!
rıza nur o çevrenin içinden, başarılı bir istihbaratçı olarak güvenlerini kazanmış bir vücud dili içinde yazıyor.
birilerinin gazi'ye, ismet paşa'ya küfrediyor olması, iftira atması neticeyi değiştirmez!
rıza nur'un hatıratında yer alan argümanlar üzerinden operasyon yapmaya kalkışan herkesin elinde o doneler patlar?!
neden?!
karşılaştırmalı tarih ve/veya kayda geçirilmiş anılar üzerinden hadiseye bakıldığında o iddiaların hepsi asitleniyor!
o halde bu “hatırat” ne diye yazılmış diye sorulacak olursa, cevabı ortada!
ii. dünya savaşı ve/veya kıyamet öncesinde, çankaya savaşları kapsamında atatürk sonrası çankaya’ya yani ‘kıyamet’e hazırlık!
rıza nur’un kitabı, rant peşinde koşan, gazi’nin, ismet paşa’nın etrafında dolanan “aferistler”e gözdağı!
kıssadan hisse:
rıza nur, tartışmalığı kişiliği ile cumhuriyet karşıtlarının dahi sahiplenmesi mümkün olmayan nitelikli bir şahsiyet!
ne var ki, aynı güruh yani derviş vahdeti’nin torunları yine aynı ağızla küfretmeye, etrafa irin saçmaya devam ediyor!
mazi kalpte bir yaradır!
demem o deme değil şu deme:
bakmak ve görmek iki farklı eylem!
2012 kıyamet ve/veya çankaya savaşları kapsamında; akp özel örgütü ve/veya akp & gülen iktidarı içinde de yürekten laik cumhuriyet’e bağlı, “neo rıza nur”lar yani rejime yürekten bağlı "yeminli muhalifler" var.
2012 "çankaya savaşları" kapsamında da, çağın ruhuna uygun sesli, görüntülü, yazılı notlar tutuldu!
rıza nur hatırat’ının sonunda, “yazdıkları yazmadıklarımın teminatıdır” mesajı veriyor.
hülasa, gazi’nin ardından ismet paşa o güne kadar görülmemiş bir oybirliği ile cumhurbaşkanı seçiliyor"
Tanri Turk milletini, riza nur, ali Kemal vs gibi alcaklari bastaci yapan gafil yada alcak yada hainlerden esirgesin
Kimsenin Fatih Sultan Mehmed'i peygamber yerine koyduğu yok. Yazar SAÇMALŞAMIŞSIN...
Kanımca Arap hayranlığı dinimize, Osmanlı hayranlığı fetihlerimize dayanıyor. Din ve tarih eğitimimiz bu inancı pompalıyor. Hâlbuki hayranlık duyulması gereken ilkeler felsefe, bilim ve teknoloji yolunda ilerlemeler olmalıydı. Ne yazık ki o da bizde yok. Araplar matematikte cebiri bulmuş, trigonometriyi ilerletmiş, Fibonacci dizisini İtalyan'a kaptırmış, orada kalmış. Bizde rasathane topa tutulmuş, bir iki geometri kitabı kimseyi ilgilendirmemiş, Piri Reis bile idam edilmiş. Başka ne bekliyordunuz?
Erdem Bey kim olduğunuzu gayet iyi bilmekteyim. Arkeolog olmanız hasebiyle varsa yoksa Roma, Bizans vs üzerine çalışmışlığınız var. Kaldı ki zamanında Ayasofya Camii'nde ( müzesi demiyorum dikkatinize ! katakulliyle müzeye çevrilmiş bir ibadethane) görevli olduğunuzu da biliyorum. Hatta ve hatta Vakıflarda da görev yaptığınız malumumuzdur. Ama bunlar sizin yine de tarih bildiğinizi göstermez. Yıllarca resmi tarih diye okutulan safsataları dinledik durduk.Moğollar sarı ırktan olduğu halde Türk diye senelerce anlatıldı durdu.Yok Cengiz yok Hülagu yok bikmem him..Bunları dahi biliyoıruz. Hatta ve hatta sırf dildeki kullanışlı kelimeler atılmış yerlerine uyduruk şeyler getirilmiş. En bariz örneği bu internet sayfasında yazılar yazan birinin defaatle yazılarında KAMUTAY kullanması gibi. Tay kelimesi Moğolca'da tefeci demektir. Çalıştay , sayıştay danıştay tay tay tay.Çocuk mu yürütüyoruz yahu !! Siz istdiğiniz kadar gülün. Millet artık istediği belge ve bilgiye kolayca ulaşılabilir. Rıza Nur gibi doğruları yazan adamlar da olmasa uyutulmaya devam edeceğiz.
gecmisi bilmek bilmemek bu kelime birbirinle kardesmi kardes bu kardeslikte beraberlik güzellik tartisma sonusta güzeligi bulma istanbulun fethini öyle dediler öyle yazdilar öyle dedik kabul ettik bir gün bir yabanci bir düelde bu konuyla ilgili yok öyle bir sey okudum bende zaten orda degildim diyorum ve kendimi elek gibi yerine koydum tarihi eliyorum eliyorum güzelleri seciyorum güzel olan ve güzel buldugum beyaz at gemiler ve bunun anilmasi ve caga uygun kutlanmasini bu elekten gecmis güzel bir tarih diyorum yorumcularinda yorumlarini okuyorum elegi elime aliyorum elekte gecen güzelliklerin cok olmasini arzu ediyorum kardesce hep bulasalim yazisalim yorum yapalim arzusunu tasiyorum
yakin tarih ten örnek veriyorum 60 seneyi gecmis kasabamin bir tek arsivi yok babamin dogum tarihi yok anamin yok benim dogum tarihim var yanlis ama anacigimin ölümüne bir kac sene kala kizimin düsüncesi ile babaannemin dogum günü niye kutlamiyoruz dedi ve kutlamak istiyorum dedi hediye ve ufak bir dogum günü kutlamasi arzu ediyorum dedi ve kafadan bir tarih sectik bir dogum günü süprizi anacigima yaptik kizim bir sevindi anam bir sevindi iki üc sene bunu kutladik ( allah rahmet eylesin anacigim oldu )hepimiz bir güzel olduk buda bir gecmis zaman oldu bu tarih yanlisti ama bu tarih bizde bir güzellikte kala kaldi bir Komsumuz da vardi oda tarihci idi yav anan kisin ortasinda dogmus derlerdi siz yazin ortasinda dogum günü yapiyorsunuz karistirma sen simdi dogruyu egriyi gel sende bu dogum gününe katil anamin elini öp dogum günün kutlu olsun de senin sözünde gecer senin dogum günün bu gün de dedi ve ne güzel oldu
Akamete uğrayan gezi telaşı yüzünden Sayın Erdem Yücel'in benim gözümden kaçan "Arap ve Osmanlı Hayranlığı" başlıklı makalesine verilen yorumlardan beni son derece irrite eden biri hakkında, çok gecikmiş olmakla birlikde bir katkıda bulunmak istiyorum.
İstanbulun fethinden önceki tarihden bihaber, Rıza Nur tilmizi mürteci yorumcu Tarık Ceylan'a Ayasofya'nın, Hazret-i Muhammed'in İslam Dinini duyuruşundan 260 yıl önce Doğu Roma (Bizans) İmparatoru II.Konstantinus döneminde Megale Ekklesia (Büyük Kilise) adı ile inşa edildiğini, gene İslamın zuhurundan 2 asır önce 415'de aynı yerde İmparator Teodosiun emri ile mimar Rufinus tarafından yeni bir kilise yapıldığını, gene İslamın zuhurundan 90 yıl kadar önce 532'de bu kez İmparator I. Justinianus emri ile Miletuslu Isidor ve Trallesli (Aydın, Güzelhisarlı) Antemius tarafından en haşmetli şekli ile Atasofyanın inşa edildiğini öğretmemiz gerekiyor. elbette tarih boyunca çeşitli tamirat ve yenilenmelere konu olması ayrı mesele... Fetihden sonra, o dönemlerin geleneği gereği ve yeni yerleşen Müslüman halkın ibadet ihtiyacının karşılanması için bu kilise camiye dönüştürülmüştür. Sinan dahil Türk mimarlarınca da gerekli revizyonlardan geçirilmiştir. 1035'de uygar görüşlü ve insanlık tarihine saygılı Yüce Atatürk'ün her zamanki gibi çok isabetli kararı ile de müzeye dönüştürülmüş; bu büyük mimarî eserin tüm tarihî serüveni hakkında ziyaretçler bilgilendirilegelmiştir. Yobazların hatırı uğruna bu uygar tasarrufdan vazgeçilecek değildir.
Tarık Ceylan isimli yorum yazan kişiye söyleyecek bir iki sözüm var. Fatih Sultan Mehmet''i Peygamber yerine ben değil bazı dergahların müritleri koyuyorlar. Tarih bilgisinden yoksun olduğumu söylemişssinz ama editörümüz trajı-komik duruma düşmemek için sayfaya koymamış.Bu sözünüze sakın kızdığımızı sanmayın, aslında çok güldük. Nedenine gelince tarihi belki de sizin gibiler gibi ilkokul ve ortaokul kitaplarından öğrenmedim. Üniversitelerimizin birinde yıllarca tarih dersleri de verdim. Ayrıca çeşitli tarih dergileri ve ansiklopedilerle yüzlerce makalem bulunuyor. Ben tarih bilmiyorsam gerisini sizin gibiler düşünsün.