20
Mart
2026
Cuma
ANASAYFA

Atatürk’ün İmzası Taklit mi?

Atasözlerimiz tecrübe ve deneyim sonucu söylenmiştir. Onların her birini, ayrı ayrı düşündüğümüzde bize ışık tutan sözler olduğunu bilenlerimiz bilir. Bunlardan birisi de “müflis tüccar eski defterleri karıştırır” sözüdür.

Gerçekten yerinde ve çok doğru söylenmiş…

Türkiye içerisinde ve dışarısında yazılacak öylesine çok olaylar gelişiyor ki, her zaman söylediğim gibi oturup düşünüyoruz; acaba hangi birini yazalım… Böylesine haber bolluğu içerisinde Milli Gazete yazarlarından biri yazacak bir şey bulamamış olacak ki; Ayasofya’yı müzeye dönüştüren kararnamenin altındaki Atatürk’ün imzasının taklit olabileceğini iddia ediyor!.. Hadi Milli Gazete’nin görüşü belli, hitap ettiği insanlar ortada diyelim, onlara bunu haber diye yutturacak. Ne var ki, mal bulmuş mağribi gibi Vatan Gazetesi de o gerçek dışı haberi almış, sayfalarına taşımış, onunla da yetinmemiş, birkaç akademisyenin görüşlerini de almış!..

Ayasofya’nın müzeye dönüştürmesi yıllardır yazılıp çizildi. Kimi bilimsel yönden konuya açıklık getirdi, kimisi de düşünmeyen, yakın tarihi bilmeyen insanlara yutturmaca yayınlar yaptı.

Basınımıza, meclisimize bakıyorum ne zaman gündemi değiştirmek, insanların dikkatini başka yönlere çekmek isteseler hemen eski defterleri karıştırırlar. Bilen de bilmeyen de bir şeyler söyler, sonra her şey unutulur gider…

Aklı biraz eren insan düşünür; yıl 1934-1935… Türkiye Cumhuriyetini kuran, devrimlerle muasır (çağdaş) devletler seviyesine çıkaran ve her şeye hâkim olan Atatürk’ün, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesinden haberi olmayacak; birileri kararname hazırlayacak, altına da Atamızın imzasını atacak…

Pes doğrusu, bu habere kargalar bile güler,

Hadi haberi yazan, daha işin başında, kendisini göstermek isteyen bir gazeteci diyelim, O gazetelerin yazı işleri müdürleri, genel yayın yönetmenleri yok mu?

Böyle haber olur mu? Atın çöpe dememişler!..

Yine bir zamanlar tutturmuşlardı; “Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesini içeren bir kararname yok” diye. Sonra bilimsel olarak ispatlandı ki, böyle bir kararname var. Yanılmıyorsam orijinali Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğünde, bir kopyası da Ayasofya Müzesinde. Ayasofya’nın müze müdürlerinden birisi bu konuda kendisine soru sorulmasından öylesine bıkmış olacak ki, kararnamenin bir örneğini camlattırıp odasının duvarına asmıştı. Şimdi yerinde duruyor mu, durmuyor mu bilemem.

Prof Dr. İlber Ortaylı, bu konuyu kendisine sorana yerinde bir yanıt vermiş; “Atatürk, kararnamenin imzalandığı gün kabineye başkanlık ediyor. Ayrıca Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak imzası olmasa ne fark eder ki?”

Prof. Dr. Sadık Öztürk ise “İmzanın Atatürk’e ait olmadığını söylemek son derece gülünç; Atatürk gibi o dönemin en güçlü isminin bilgisi olmadan Ayasofya’nın müze yapılmasına ihtimal var mı?”

Gazetecilik yönünden bu yersiz veya gülünç haber beni geçmiş günlere götürdü. Ayasofya’da bir süre yöneticilik yapmıştım; o günlerde de Ayasofya cami mi, müze mi tartışması sürüp gidiyordu… Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesiyle ilgili yazışmaları, belgeleri içeren eski dosyaları karıştırdım… Sonra da bu konuda artık kimsenin kuşkusu kalmasın diye, Türk Dünyası Araştırmaları dergisinde “Belgelerin ışığı altında Ayasofya’nın müze oluşu ile ilgili bazı gerçekler” başlığı altında yayınladım. (Türk Dünyası Araştırmaları Vakfının Türk Dünyası Araştırmaları” dergisi 1992, S.78, s.183-222). Bu yazımda Ayasofya’nın kısa bir tanıtımını yaptıktan sonra, belgelerin ışığı altında müzeye dönüştürülme çalışmalarını, ziyarete açılmasını en küçük ayrıntısına kadar ortaya koydum.

Bundan sonra, artık yapacak bir şey yok; her şey ayan beyan ortada diye düşünmüştüm.

Ne gezer!..

Araştırma yapmadan, konuyu incelemeden çalakalem yazmak insanı gülünç duruma düşürüyor.

Yeri gelmişken konuyla ilgili başımdan geçen bir olayı nakletmek isterim. Kısa bir süre önce, bazılarının işine gelmediğinden kaldırılan Uğur Dündar’ın ünlü “Arena” televizyon yayınlarından birisi Ayasofya Müzesi’nin bahçesinde yapılacaktı… O günlerde gündemde olan konu Ayasofya’yı müzeye dönüştüren kararnamenin gerçek olup olmadığıydı!.. Bu konuyu yine bazıları kaşımış, temcit pilavı gibi tekrar alevlendirilmişti. Konuşmacılar Kültür Bakanı Ercan Karakaş ile Oğuzhan Asiltürk idi. O günlerde Bakanlık yöneticilerinden biri olduğumdan, objektifin alamayacağı yerde, ama Bakanın yakınında duruyordum. Programın ilk bölümünde Asiltürk, dersini iyi çalışmış bir öğrenci örneğini sergilercesine Karakaş’ı epeyce sıkıştırdı. Ayasofya’nın cami olması gerektiğini, müzeye dönüştürülmesiyle ilgili kararnamenin olmadığını anlattıkça anlattı. Bizim Bakan konuyu tam bilmiyor olacak ki, tam yanıt veremedi. Asiltürk, cami olmalı savını iddia edenlerin her zaman yaptığı taktiğe başvurarak; Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesine sözü getirdi.

Uğur Dündar programa ara verdi. Ben de fırsattan istifade, hemen Bakana, Türk Dünyası Araştırmalarındaki yazımı uzatarak; “kararname ve yapılan çalışmaların hepsi belgelerle burada yazılı” diyerek uzattım. Karakaş, verilen arayı fırsat bilerek yazımı okudu ve programın ikinci yarısında sözcüğün tam anlamıyla aslan kesilerek, Asiltürk’ün söylediklerinin aksini belgelerle yanıtladı. Program bittiğinde tartışmanın galibi Bakan olmuştu.

Program sonrasında herkesi uğurlarken Asiltürk kızgın bir ifade ile yanıma gelip ismimi not ettikten sonra “ben sana gösteririm” gibisinden bir kaç kelime sarf etti. Ne var ki, Asiltürk’ün dayandığı parti bir daha iktidara gelemedi ve bana da bir şey gösteremedi!.. Sonradan öğrendiğim kadarı ile Ercan Karakaş makalemin yayınlandığı dergiyi satın alarak bütün milletvekillerine hediye etmiş…

Atatürk’ün imzası taklit mi? diye haber yapılması ve benim geçmişte yaşadığım televizyon olayı bir kere daha göstermiştir ki, iyi araştırmadan, kaynaklara bakmadan uluorta konuşmak veya yazmak bir yerde insanın bindiği gemiyi karaya oturtur…

Basın ne derece gerçek veya yanlı haber veriyor? O da tartışılacak başka bir konu… Yeri gelmişken bir örnek daha vermek isterim. Ayasofya’da bulunduğum sürede bir hanım gazeteci Nuriye Akman, Bakanlıktan aldığı izinle benim ile bir röportaj yapmak istemişti. Röportaj sırasında bir ara Ayasofya’da hangi din daha ağırlıklı gibisinden saçma sapan bir soru sormuştu. Ben de kendisine Ayasofya’nın yüzyıllar boyunca önce Hıristiyanlara, fetihten sonra da Müslümanlara yönelik olduğunu, bu kurumun başındaki kişinin ise, hiçbir din ayırımı yapmadan objektif davranması gerektiğini söylemiştim. Yayınlanan röportajın manşeti, “Ayasofya’nın başında dinsiz bir müdür var” olmuştu!..

İşin daha da garibi aynı günlerde de bir köşe yazarı Nezih Uzel ise benden söz eden yazısının başlığında “Ayasofya’nın başında nihayet Müslüman bir müdür var” diyordu.

Bilmem basınımızdaki çelişkilere, yandaşlığa, haberciliğe ve insanları acımasızca karalamaya bundan daha güzel örnek verilebilir mi?

Yeri geldikçe arşivimde yan yana koyduğum bu iki habere gülerek bakar ve kendi kendime düşünürüm; o gazetecilere göre ben dinsiz miyim, yoksa Müslüman mıyım?..


erdemyucel2002@hotmail.com
 

Yayın Tarihi : 24 Aralık 2011 Cumartesi 00:26:20


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Sabriye K.PARLAK IP: 217.131.123.xxx Tarih : 24.12.2011 09:43:11

sayın müdürüm  Erdem Bey,

Çok haklısınız,yazdıklarınızı okurken o günleri hatırladım.Benim Ayasofya'da ilk yıllarımdı mesleki ve insanlar hakkında sizden çok şey öğrendim. Bazı Gazetecilerin de  nasıl haber yaptıklarını öğrendim.( Nuriye Akman'ın yazısını görünce  çok şaşırmıştım. Sizin anlattıklarınızdan çok farklı yorumlar çıkararak yazmıştı) sonra ben de çok şahit oldum böyle gazetecik uydurmalarına...

Türk Dünyası Araştırmaları Dergisinde çıkan" Belgelerin ışığı altında Ayasofya'nın müze oluşuyla ilgili bazı gerçekler" başlığı altındaki yazınızı,hala, çok sık sorulan sorulara cevap olarak sunuyoruz. Kaleminize sağlık. saygılar.


erdem yücel IP: 92.44.193.xxx Tarih : 24.12.2011 10:08:26

 Değerli uzmanlarımdan, beceri ve bilgisiyle çok daha iyi yerlere layik olan Sabriye Parlak'a yorumundan ötürü teşekkür ederim. Köşe yazımın boyutunu  ve bütünlüğünü aşmamak için belirtmek istediğim bir noktayı da açıklamak isterim. Nuriye Akman'ın Sabah gazetesinde yayınlanan yazısının  sabahı  personelimin bana bakışlarında bir tuhaflık olduğunu sezmiştim. Hepsini müzenin kafeteryasında topladım ve olayın gerçeğini ve söylediklerimi anlattım. Bir anda hepsinin içlerinin ferahladığını ve bakışlarının  değiştiğini fark ettim. Ancak iş bununla kalmadı; o zamanki bakanlık müfettişleri  Milli  Eğitim'den şu veya bu nedenlerle ayrılmak zorunda kalmış, zamanın iktidarlarına yanaşmış, müzecilikten habersiz kişilerdi. (Bugün onların yerlerini üniversitelerin konuyla ilgili bölümlerini bitirmiiş müfettişler almıştır. ) Bu yazı onlar üzerinde de etki yapmış olmalı ki, o konu dışında ıvır zıvır teftişler birbirini izledi. İçlerinden birisinin Kurana el bastırarak ifade aldığı da söylendi. Böyle bir ortamda Ayasofya'ya yararlı olamayacağımı düşündüm; meşhur bir sözdür, ben şahımı buraya kadar severim. Bende o söze uyarak üniversiteye öğretim görevlisi olarak geçtim ve meslek yaşantımın en mutlu günlerini de orada yaşadım. Yıllar sonra Nuriye Akman ile bir basın kuruluşunda karşılaştım.  Gazetecilik hakkında yaptığı gafın farkında bile değildi. Bana o röportaj nasıl iyi  oldu  değil mi, demez mi!. Bende yaa çok iyi yazmışsın (!) demekle yetindim...O kafadaki insana başka ne denirdi ki!..