29
Ocak
2026
Perşembe
ANASAYFA

Aydınlanma ve Aydınlanma Felsefesi


Aydınlanma çağı ve felsefesinden sırası geldikçe yazılarımda söz ederim. Bununla ilgili olarak da okuyucularımdan e-mail alırım. Bazıları bu konuya biraz daha açıklık getirmemi isterler. Bazıları da aydınlanmayı merak eder, sorar ve ne olduğunu öğrenmek isterler. Geçtiğimiz günlerde bu konuda aldığım bir mail içlerinde en ilginci idi. Okuyucum soruyordu; Ben zaman zaman karamsarlığa düşer, ölümden sonra ne olacağını merak ederim. Bunun için de, ara sıra gittiğim dergahın Efendi Babasının! sözlerini dinler, uzun uzun hayal alemine dalarım. Acaba ben aydınlanma çağını aştım mı, yoksa dediğiniz gibi aydınlanma felsefesini yakalayabildim mi ?

Güler misiniz, yoksa ağlar mısınız diyemeyeceğim ama böylesine sorular toplumumuzun bir bakıma kara mizah yönleridir. Okuyucum bir yerlere varmak istiyor ama ona yol gösteren yok...Yanlış yere kapılanmış, Efendi Babasına! inanmış, o ne derse onu biliyor, onun söylediklerini tekrarlıyor. Bu nedenle de izin verirseniz, bugün biraz aydınlanma çağı ve felsefesinden biraz söz edeceğim. Bazıları için belki de biraz yararlı olur.

Felsefe tarihine baktığımızda iki aydınlanmadan söz edildiğini görürüz. Bunlardan birisi Eski Yunan’da ortaya çıkan Antik Çağ aydınlanması, diğeri de Avrupa’da XVIII.yüzyılda yaygınlaşan aydınlanma, özgürlük düşüncesidir. Bunun yanı sıra bazı filozoflar da XIX.yüzyılın ikinci yarısında bir üçüncü aydınlanmadan da söz etmişlerdir.

Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Tarihi isimli kitabında aydınlamayı, insanın insana dönüşü olarak tanımladıktan sonra aydınlanmanın klasik anlamda metafizik bir kavram olduğuna değinir. Ardından da “Toplumu insan usu ve doğasıyla düzenleme amacını izler. Bununla beraber aydınlanmacıların metafizikle, inancılıkla ve skolastikle verdikleri savaş insanlığın gerçek aydınlanmasına doğru yol almasında yararlı olmuştur” demektedir.

Aydınlanma ilk defa Rönesans ile başlamıştır. XV. Yüzyıldan aydınlanmanın ne olacağı düşünülmüş, insan varlığı ve yaşam içerisindeki yeri araştırılmış ve bu konu üzerinde tartışılmıştır.

Ne var ki bu soruların netliğe kavuşabilmesi için aradan uzun bir zaman geçmiş , XVIII. yüzyılda toplumların bazı kesimlerini bunun üzerine yeniden eğilmiştir. Fransız Devrimi de düşüncenin sosyal ve politik alana yansımasından doğmuştur. Buna karşılık Osmanlı toplumundaki Batılılaşma hareketi,Tanzimat’ın ilanı da aydınlanma düşüncesinden esinlenmiştir. XVIII.yüzyılda Descardes, Spinoza gibi düşünürler yeni bir felsefi görüşü ortaya atarak, aydınlanmayı belirli bir felsefi temele oturtmuşlardır. Batıdaki aydınlanma çağında tüm felsefi konular eleştirilmiş, çağın sonunda da İmmanuel Kant o güne kadar sözü pek edilmeyen insan aklını belirli bir yere oturtmuştur. Bu dönemde tüm düşünürler geniş topluluklara ulaşabilme olanağını bulmuş ve sonunda laik görüş kavramı oraya çıkmıştır. Ancak Avrupa’nın değişik ülkelerinde, politikanın ağırlığı altında farklı atılımlar da olmuştur. Aydınlanmanın en önemli noktası da dinsel bağnazlığa karşı çıkması, başka bir deyişle onunla savaşmasıdır. Bu dönem için A.Von Haller’in “Özgür düşünebilen,düşünüyor” sözü de hiçbir aman göz ardı edilmemelidir.

XVIII.yüzyılın felsefesi aydınlanma felsefesi olarak tanımlanmıştır. Bunun kökeni de M.Ö V.yüzyıl antik felsefesine dayanmaktadır. Her iki dönemde de bağnazlığa karşı çıkılmış, insan aklı bilginin ölçüsü olarak değerlendirilmiştir. Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak da XIX.yüzyıl insanlık tarihinde, bilimin ışığı altında insanın gerçekten aydınlandığı dönem olmuştur. Doğa, bilinç ve evren de bilimsel olarak bu dönemde tanınmıştır.

Aydınlanma ve özgür düşünce tarih boyunca dinsel dogmalara karşı bir kavram olarak değerlendirilmiştir. Bu tür düşünce oldukça geniş kapsamlıdır ve bazı dinsel bağnazlıkların yanı sıra siyasi ideolojilere de karşı çıkmıştır. Aydınlanma ile iç içe olan özgür düşünce sözcüğü ise insanın kendi özgürlüğüne kavuşması olarak tanımlanır. Bu düşünce kapsamında insan beyninin tembellikten, bağnazlıktan kurtarılması öncelik kazanmaktadır. İnsanın evrimini yapabilmesi için, bilimsel düşünceye ulaşabilmesi için de, öncelikle düşünce özgürlüğüne kavuşması gerekmektedir. Kuşkusuz, aydınlanma felsefesinden geçebilmek için özgür düşüncenin yanı sıra vicdan özgürlüğü, eşitlik, kardeşlik ilkelerini de benimsemesi gerekmektedir. Bunun için iyilik ve doğruluktan, alçak gönüllülükten ayrılmadan, yardımlaşma, tolerans, içtenlik ve kardeşlik düşüncesinden uzaklaşılmaması gerekmektedir.

Geçtiğimiz günlerde Başbakan, aydınları toplamış, bazı devlet sorunlarını paylaşmış ve onların görüşlerini almıştı.O günkü gazetelerde bu aydınların kimler olduğu, niteliklerinin, özelliklerinin neler olduğu sorulmuştu. Bu sorulara yeterli bir cevap da alınamamıştır.Büyük olasılıkla o toplantıya katılanların ne derece aydınlığa erişmiş oldukları bazılarında kuşku uyandırmıştır.

Gerçekte,Türkiye’de aydın kavramı her zaman tartışılmıştır; toplumumuzda herkes kendini aydın sanıyor ama gerçek aydın acaba kimdir? Çevremize baktığımızda çoğu kişi bunun yanıtını verebiliyor. Aydın olduğunu sanıp da aydın olamayanlar... İşte sorunun kaynağı da burada ortaya çıkıyor. Tarih boyunca yarı aydınlar bu ülkeye büyük zarar vermişlerdir.

Jean Jacques Rousseau özgürlük ve aydınlanma üzerine çok şey söylemiştir. İşte onun sözlerinden bir örnek: “Ruhumuz ve bedenimiz özgür olmadıkça, diktatörlükten kurtulmak bile çare değildir. Manevi özgürlükten mahrum kalmakla, çektiğimiz esaret ve işkence, diktatörlüğün yaptığı baskıdan daha beterdir”.



erdemyucel2002@hotmail.com

Yayın Tarihi : 31 Ağustos 2005 Çarşamba 15:18:39


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?