2
Şubat
2026
Pazertesi
ANASAYFA

Baydemir’in Yeni Hezeyanları!..

Türkiye’de siyasetçiler referandumun, onun ardından genel seçimlerin kaygısına düşmüşler… Eski bir siyaset deyimi ile seçim sathı mailine girilmiş… Başbakan ile Genelkurmay Başkanı Dolmabahçe’de iki yıl önce neler konuştular, Ankara’daki YAŞ trafiği, Balyoz sanıkları, haklarında yakalama kararı çıkarılan askerlerin terfi edip edemeyecekleri gibi bir öncekinin önüne geçen yeni gündemlerin yaratılması kafaları enikonu karıştırıyor. Onların yanı sıra siyasetçilerin miting alanlarında birbirlerine yönelttikleri küçümseyici sözler de havalarda uçuşuyor!.. Bu arada bazı siyasetçilerin boyları posları ortaya atılmış… Demokrasi tarihimizde şimdiye kadar duyulmayan yakışıksız sözler söyleniyor. “Şu kadar boyuyla bir şeyler söylüyor” diyen Başbakan yardımcısına muhalefet lideri anında yanıt veriyor; ”Açıklamalarını, yerine getirsin diye, eğer lütfeder kabul ederlerse Leman ve Penguen dergilerine havale ediyorum.” Böyle olunca da, büyük olasılıkla bu hafta çoğu insanın gazete bayilerine koşup o dergilerin yeni sayılarını aramaları işten bile olmayacak!.. Boy pos ile ilgili birçok trajik komik sözler ve birçok fıkra ve atasözü vardır. Onları sıralamaya kalksak belki zülfüyâra dokunuruz… Nemize lazım… Yalnız belirtmekte yarar var Fransa cumhurbaşkanlarından De Gaulle çok uzun boylu, Napolyon Bonaparte ise kısa boyluydu… Hayvanlar âleminde çok uzun olan develeri neden alçak boylu bir hayvan çeker…

Çoğu insan gibi benim de kafam karıştı; boyu uzun olanın aklı kısa olur mu?

Günümüzde peş peşe gündemler yaratılırken, Deniz Feneri davası ne oldu diye birbirlerine soranlar ise ne hikmetse doyurucu bir yanıt alamıyorlar. Haklarında yakalama kararı çıkarılan muvazzaf subayların açığa alınmasını ön gören Başbakan Yardımcısına basında zor bir soru yöneltilmiş; Eski RTÜK Başkanı Akman hakkında davalar açılmışken niye açığa o zat alınmadı diye…

Siyasetçilerimiz meydanlarda söz düellosuna girişmişken, anlaşılan birileri de yavaş yavaş malı götürmeye uğraşıyor!…

Tunceli’de “Demokratik Özerklik” konulu panele katılan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir Türkiye’nin bütünlüğünü sarsacak hezeyanlarda bulunmuş… Bu arada Dersim Belediye Başkanı Edibe Şahin’in diktirdiği, Dersim isyanının lideri olan ve isyan sonrası mahkeme kararıyla asılan Seyit Rıza’nın heykelini ziyaret etmekten de geri durmamış…

Biz garip bir milletiz; önce asarız sonra kahraman ilan eder, heykelini dikeriz… Adnan Menderes de öyle olmamış mıydı? Önce asıldı sonra da anısına havalimanları, caddeler, bulvarlar, anıt mezarlar yapıldı…

Tunceli Belediye Başkanı da birçok Türk askerinin şehit olmasına neden olan ve Dersim isyanını başlatan Seyit Rıza’nın heykelini dikmekte sakınca görmemiş… Hadi o heykel, onu geçelim diyelim ama Baydemir’in hezeyanlarına ne demeli?

Baydemir’e göre bakın demokratik müreffeh bir Türkiye nasıl olacakmış?

Özerk Doğu Karadeniz olacak, Özerk Orta Karadeniz olacak, aynı zamanda “Demokratik Türkiye Özerk Kürdistan” olacak. TBMM var olmaya devam edecek. Asla buna bir itiraz yok. Ama bir de Kürdistan Bölgesel Parlamentosu olacak.”

Baydemir’in korkunç hezeyanları bununla da kalmamış, kendince menkul görüşler ileri sürmüş;

İstiklal Marşı okunmaya devam edecek. Türk bayrağı Türkiye’de dalgalanmaya deva edecek.(Lütfetmiş!) Bunlara da hiçbir itirazımız yok.(Olsaymış bari!) Ancak Türkiye bayrağının yanında Kürt halkının yerel renkleri, yeşil, kırmızı, sarı bayrağımızda da gökyüzünde dalgalanacak.”

Bizler açılım fiyaskosu yaşarken Baydemir, sonunda ağzındaki baklayı çıkarmış… Bakalım şimdi siyasilerimiz, elini taşın altına sokmaya davet ettikleri sanatçı (!) geçinenler, şarkıcılar, türkücüler, oyuncular, yazar-çizer takımı, roman vatandaşlarımız, iş adamlarımız bu sözlere ne diyecekler? Doğrusu çok merak ediyorum…

Şimdi gelelim asıl sorumuza bunları Baydemir mi söylüyor, yoksa ağababaları mı ona bunları söyletiyor? Büyük olasılıkla da İmralı’dan, Kandil’den veya bazı dış ülkelerden aldığı direktifleri dile getiriyor…

Adam kısaca Türkiye’yi bölmenin tanımını yapıyor… Önce DTP ardından BDP adeta satranç oyunundaki hamleleri oynuyorlar. Bu arada Türkiye’den de kopmak istemiyorlarmış (!), mâli gücü Türkiye’den alacak, kendileri özerk olacak… Askeri, mahkemesi parlamentosu olacak!...

Oh ne âlâ memleket…

Baydemir’in hezeyanları, Munzur Festivalini propagandaya dönüştüren ve gerçek Tunceli halkının tepkisi dikkate alınarak, Seyit Rıza heykelini dikenler, büyük olasılıkla savcıları harekete geçirecektir. Bakalım açılan davaların çoğunda beraat etmesine rağmen görevden alınan Adana Büyükşehir Belediyesi Başkanına gösterilen hassasiyeti (!) İçişleri Bakanı Baydemir’e de gösterecek mi? Baydemir’i de görevden alacak mı? Başka bir deyişle buna gücü yeter mi?

Osman Baydemir’e, meclisteki BDP milletvekillerine, Kürt kökenli vatandaşlarımız kendilerini temsil ettiklerine artık inanmıyor. Sitemize gelen onlarca mailde bizler etnik kökenli olmamıza rağmen kendimizi Türk vatandaşı olarak kabul ediyoruz, yapılan eylemleri tasvip etmiyoruz, Güneydoğu illerindeki miting ve gösterilerde dükkânlarının tehditle, zorla kapatıldığından yakınmaktadırlar. Güneydoğu’da yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımız, can ve malları zarar görmemesi için ekmek tekneleri olan dükkânlarını istemeyerek kapatmaktadır. Ayrıca onlar seçimlerde PKK baskısı altında oy kullandıklarını da ileri sürmektedirler. Bu da gösteriyor ki, Güneydoğuda yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımız yapılanları hiçbir şekilde tasvip etmiyor, demokratik özerklik adı altında ayrılmayı ise hiçbir şekilde düşünmüyorlar. Böyle olunca da hükümetimiz bu insanların yanında ve onlara yardımcı olmak zorundadır.

BDP milletvekillerinin demokrasi ve özgürlük adına başı çektiği kışkırtıcı gösterileri, kendilerine atılan taşlara ve molotof kokteyllerine rağmen güvenlik güçleri kolayca bastırabilirler… Ancak elleri kolları bir takım nedenlerle bağlı… Üstüne üstlük meclisten çıkarılan taş atan çocuklar yasasıyla artık tamamen kendilerini savunma durumuna düşmüşlerdir.

Ne kadar yazık…

Kuşkusuz, gün gelecek ve bunun da önüne geçilecek ve Güneydoğuda yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımız huzura kavuşacaktır. Bu arada özgünlükten söz eden BDP milletvekilleri neden o bölgedeki aşiret ve köy sahibi Kürk kökenli ağalardan söz etmiyorlar. Kimse de meydanlarda dolaşan BDP’lilere bunu sormuyor?


erdemyucel2002@hotmail.com
 

Yayın Tarihi : 3 Ağustos 2010 Salı 17:02:48


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
K. Mükremin BARUT IP: 85.99.174.xxx Tarih : 4.08.2010 09:07:14

Günaydın Erdem Üstadım

1789 Fransız ihtilali günümüzün Ulus Devlet modelini yaratmıştır. Dünya tarihinde 221 yıl çok ama çok kısa bir zaman dilimi. O tarihten önce, yüzlerce farklı ulus ve din bir arada yaşıyor idi. En somut örneği ise Osmanlı imparatorluğudur. Etnik milliyetçilik tüm ulusların sonunu getirmiştir. Nerde Hitler, nerede Franko ve nerede Mussolini? Tarih sahnesindeki yerlerini, döktükleri kanlar ve kıydıkları canlarla anılarak yer almışlardır. Dünyada bu gün onlarca federe devlet var. Demokrasilerine, gelişmişliklerine hayran olduğumuz pek çok ülke FEDERASYON olarak yönetiliyor. Biz yetişkinlerin bunu gençler anlatmak gibi bir görevimiz olduğuna inanıyorum. Bizde en somut örneği Kuzey Kıbrıs. Parlementosu ayrı. Bayrağı ayrı. Parası bizim paramız. İlişkilerimiz ise tam da Federatif bir ilişki. İdari özerkliği var. Ama siyasi olarak birlikteyiz.

Malkoçoğlu dizileri ile büyümüş bizlerin, çok doğal olarak yirmi milyon Kürt'ü Akdeniz'e dökecek bir algısı olabilir. Ama böyle düşünenlerin böyle yazıp çizmeleri halinde, diyalektik olarak bunun bir karşı tezi gelişir. Kendisini Kürt diye tanımlayanlar saflarını belirler, saflarını belirleyenler ise Kürt Milliyetçiliğinde kemikleşirler. İŞTE KIRILMA NOKTASI BUDUR.

Balkan Harbi öncesinde İttihat Teraki eliyle köpürtülen Türk Milliyetçiliği nasıl bölünmeyi getirmişse, korkarım gidiş o yönedir. Gençlere; koskoca  imparatorluğun, salt bu nedenle nasıl un ufak olduğunu anlatmak gerekir. Asarız, keseriz diyenlerin karşı tarafta bir oto savunma algısının gelişeceğini bilmeleri gerekir.

İŞTE ASIL BÖLÜCÜLÜK BUDUR. Saygılarımla. K. Mükremin BARUT


Yılmaz Ergüvenç IP: 85.108.132.xxx Tarih : 6.08.2010 13:57:17

Sevgili meslektaşım Mükrimin üstadım,

Ulus-devlet modelini çok güzel özetlemişsiniz. Yalnız bir nokta üzerinde duracağım: Kanımca bölünmeyi getiren İttihat-Terakki yönetimi değil. Osmanlı'dan ayrılanlara bakarsak Balkan ülkeleri (Yunan, Bulgar, Sırp, Arnavut,...) bölgelerinde çoğunlukta ve ana dillerini konuşan insanlardı. Kendi okullarında ve Avrupa'da aydınlarını yetiştirmişler, bağımsızlık bilincine ermişlerdi. Doğu Anadolu Ermenileri ise hiçbir ilde çoğunluk olamadılar. Çünkü bir çoğu anayurtlarından batı illerine göçnüşlerdi. Birkaç dernek ve teşvik ettikleri çeteler, devlet kurmak için yetersizdi. 1915 tehcir olayı ile tasfiye edildiler. Kentlerdeki mal ve mülkleri eşrafın eline geçti. Kırsal alanlardaki köy ve topraklara Kürtler el koydu. Kürtler, o zaman da Güneydoğu Anadolu'da çoğunluktardı. Ama feodal düzen, aşiret kavgaları,  aydın insan yokluğu ile devlet kuracak durumda değildiler. Arap ülkeleri petrol dolayısiyle batının sömürgesi oldular. Bu gün yine öyleler. Ekonomide 'neft lâneti' diye bir kural vardır. Petrol varlığı olan ülke halkları iflâh olmazlar. Turgut Özal'ın ''İyi ki petrolümüz yok. yoksa hiçbir şey üretemezdik'' sözü çok doğrudur. Bütün bu ülkeler elimizden çıktı; iyi de oldu. O günkü şartlar içinde İttihat-Terakki'nin de, Türkiye Cumhuriyeti'nin de ulus-devlet olmaktan başka seçenekleri yoktu. Bugün durum değişti. Azınlık sorunlarını da, federasyonu da, diğer şıkları da konuşmalı, tartışmalıyız. Dünya  eski dünya değil, bu gibi fikirleri öcü gibi görmemize ve lânetlememize neden yok, 


Gökhan IP: 81.214.40.xxx Tarih : 3.08.2010 21:41:42

Bu ülkede sadece istiklal marşı okunacak,sadece Ay-Yıldızlı bayrak dalgalanacak. Bu durumu korumak için canla başla çalışmaya mücadele etmeye hazırız.Bu ülkede tek millet olduğunu herkes kabul etsin kabul etmeyenler Misak ı Milli dışında istedikleri yere gidebilirler.Televizyonlarda meydanlarda meydan okuyorlar 20 milyonuz diye. Birgün umarım karşı karşıya gelmeyiz.O gün bütün şehitlerin intikamı alınacaktır...


teoman törün IP: 78.175.11.xxx Tarih : 5.08.2010 15:13:58
  1. Hamiş: örnek verilen ülkelerden bizim başından beri esinlendiğimiz üniter tek Devlet Fransa idi. O da, taaa 1954'den beri Oksitan, Bröton, Bask, Katalan azınlıklarına kendi diilerini konuşma, kültürlerini geliştireme için özerk Üniversitelerini açma hakları vermiş .bulunuyordu; şimdi 72 mikro azınlık halka aynı hakları verme sürecinde. Ülkesinde hemen tümü ile aynı soydan insanların otokton olduğu Almanya başından beri federasyon. Kestirmeden İngiltere dediğimiz Birleşik Kraliyette ise: "İngilterenin, İskoçyanın, Gallerin ayrı bayrakları var. İskoçlar eski bağlar ndeni ile zaten İngilizce konuşurlar. Galler "Gailik" ya da "Kimru" denen dili ayrı radyo-televizyonları var. Zaten UK  (Birleşik Krallık) adı üstünde. Bir zamanların Güneşin hiç batmadığı İmparatorluk  bundan hiç ama hiç yüksünmüyor. Çünkü şimdi başı çok daha dinç...   

hiç


Gökhan IP: 88.244.68.xxx Tarih : 4.08.2010 23:08:38

Mükremin bey, karşı tarafın faşist isteklerini kabul etmek acizliktir.Kürtlerin ne sosyal ne siyasal ne de ekonomik hiç bir sorunu yoktur.Sorun Batı nın 300 yıldır uyguladığı isyana teşvik oyunları sonucu tahrike kapılıp devletine isyan eden çapulcuların sonucudur.Kürt ben kürdüm diyecek sorun olmayacak,ben Türk üm vatan bütün olmalıdır diyeceğim faşist mi olacağım.Vatanını sevmek birlik bütünlükten yana olmak faşistlikse faşistiz.Bin yıldır  ortak dili kullanırken sorun yoktu ama nedense son 15-20 yıldır batı dillerindeki q,w,x harflerini almak ayrı dil ilan etmek, federasyon istemek ihanetin büyüğüdür.Hangi federasyon  sağlıklı işliyor? Yugoslavya  nerede?Belçika bile bitti.Esas bölücülük federasyon isteyenler tarafından yapılıyor.Hangi Batı ülkesi azınlık olarak kabul edilenlere ana dilde eğitim veriyor? Fransa mı,İngiltere mi? Almanya mı? bölücülüğe alet olmayın...


teoman törün IP: 78.175.11.xxx Tarih : 5.08.2010 14:55:11

Konuya Mükremin Beyin itidâlli yaklaşımı ile bakarsak toplumumuzun geleceği için daha hayırlı olur. Artık, dünyada üniter devlet olarak sadece türkiye kaldı sanırım. Onun sancılarını çekiyoruz. Ulu Atatürk "bağımsızlık karakterimdir" demişti. Bunu salt Türklerin bağımsızlığı olarak görürsek haksızlık etmiş olmaz mıyız?


Nazmi Öner IP: 83.66.154.xxx Tarih : 6.08.2010 14:28:42

Sayın Yücel. Aşağıdaki paragrafta, Baydemir ve benzeri BDP’lilerin, uzlaşmadan uzak, bol keseden keyfi isteklerine değinerek açılımın gereksizliğini, fiyasko ile bittiğini ve hatta zararlı olduğunu belirtmeye çalışıyorsunuz.
“Bizler açılım fiyaskosu yaşarken Baydemir, sonunda ağzındaki baklayı çıkarmış… Bakalım şimdi siyasilerimiz, elini taşın altına sokmaya davet ettikleri sanatçı (!) geçinenler, şarkıcılar, türkücüler, oyuncular, yazar-çizer takımı, roman vatandaşlarımız, iş adamlarımız bu sözlere ne diyecekler? Doğrusu çok merak ediyorum…” diyorsunuz.
 

Oysa PKK ve sözünü ettiğiniz sırtını PKK’ya dayamış kesimler, Kürt kesimin tuzu kuru insanlarıdır. Bunlar sorunun çözülüp barışın gelmesini istemezler. Ayrıca PKK yalnızca bu tuzu kuru Kürtlerin değil, herkesimden Türklerin de kullandığı bir örgüttür. Derin devletin, siyasilerin, egemen güçlerin PKK ile derin ilişkileri vardır. Ve asıl kaynakları, yatırımları ve patronları dışarıdadır. Bunlar için bu durum otuz yıldır alışılmış bir yaşam tarzıdır. Bu yüzden bunlar ne açılım, ne barış ne de başka bir çözümü kabul etmezler. Peki, soruyorum şimdi, bunlar barış istemez, bunlar tahrikçi ve uzlaşma temellerine dinamit koyuyor diye, açılıma, anlaşmaya ve barışa karşı çıkmak, bunların amacına hizmet etmek değil midir?
Ayrıca başka bir paragrafınızda da, bunların Kürt halkını temsil etmediğini, halkın baskı altında olduğunu söylüyorsunuz. “Osman Baydemir’e, meclisteki BDP milletvekillerine, Kürt kökenli vatandaşlarımız kendilerini temsil ettiklerine artık inanmıyor. Sitemize gelen onlarca mailde bizler etnik kökenli olmamıza rağmen kendimizi Türk vatandaşı olarak kabul ediyoruz, yapılan eylemleri tasvip etmiyoruz, Güneydoğu illerindeki miting ve gösterilerde dükkânlarının tehditle, zorla kapatıldığından yakınmaktadırlar. Güneydoğu’da yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımız, can ve malları zarar görmemesi için ekmek tekneleri olan dükkânlarını istemeyerek kapatmaktadır. Ayrıca onlar seçimlerde PKK baskısı altında oy kullandıklarını da ileri sürmektedirler. Bu da gösteriyor ki, Güneydoğuda yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımız yapılanları hiçbir şekilde tasvip etmiyor, demokratik özerklik adı altında ayrılmayı ise hiçbir şekilde düşünmüyorlar. Böyle olunca da hükümetimiz bu insanların yanında ve onlara yardımcı olmak zorundadır.”
Her iki tespitinize de katılıyorum. Çok doğru tespit etmişsiniz. Fakat Kürt açılımının yapılamaması, savaşın sürmesi, birinci tespitteki, savaş taraftarlarının ekmeğine yağ sürmüyor mu? Bizim barışa yol açacak her türlü açılımı, Türkiye’de barış içinde birlikte yaşamak isteyen, sizin ikinci paragrafta bahsettiğiniz, ezilen ve sömürülen vatandaşlarımız için savunmamız gerekmez mi?
Biliyorsunuz ben Anadolu halklarıyla (buna Türkler de dahil) TC. arasında bir barış projesi olabilir düşüncesiyle, açılımı sahiplenip, bir AKP projesi olduğu için, peşinen karşı çıkılmamasını istemiştim. Çünkü içinin boş olduğunu, barışın sağlanması ve ülkenin huzura kavuşması ve ileri adım atabilmesi için olumlu katkı sağlayacak, her kimin faydalı bir düşüncesi varsa açılımın içine koymasını, bu savaşın bitirilip, kan ve gözyaşının durmasını istemiştim.

Ama maalesef AKP nefretinin esiri olmuş, beyinlerin hiçbir olayı, hiçbir gelişmeyi bağımsız olarak yargılamalarına olanak yoktu. Önümüzdeki referandumda, anayasa maddelerinin kimsenin umurunda olmadığı, referandumun iktidar muhalefet çekişmesine döndüğü dikkate alınırsa, artık şimdilerde bağımsız bir düşünceden söz etmenin hiç olanağının kalmadığı anlaşılmaktadır. Bu zihniyet açılımı savunduğum için beni AKP yandaşı olmakla suçladılar. Çünkü nefret gözlerini kör etmiş ve bir akıl tutulması yaratmıştı ülkemizde. Bu yüzden AKP’ye karşı iseniz, geçmişte oğlunuz faili meçhul bir cinayete kurban gitmiş bile olsa, Ergenekon’u sahipleneceksiniz. PKK ile savaşın ekonomik yükünü taşımanız bir tarafa, bu savaş oğlunuzun şehit olmasına neden olsa bile, Kürt açılımına veya AKP’den gelecek her türlü barış önerisine karşı çıkacaksınız. 12 Martta, 12 Eylülde idamla yargılanmış işkence görmüş ve yıllarca suçsuz yere hapis yarmış bile olsanız, Referandumda hayır diyeceksiniz. AKP’li birisi babanızla selamlaşmış ise, babanızla da selamı keseceksiniz.

Tabii ki AKP’lilerin muhalefetten nefreti de, aynı gözü dönmüşlük içinde olup, bir çözüm getiriyorsa, bunu ülkenin sorunları çözülsün arzusundan çok, muhalefeti zora sokmak, efelenmek meydan okumak amaçlı getirdiğinden, artık ülkede bu nefret kutuplaşmasının dışında kalarak, insani, evrensel ve objektif değerlendirmeler yapma olanağı da kalmamıştır. Birbirlerinden ölümüne nefret eden insanların değil barışı yakalaması, hiçbir şeyi doğru algılaması dahi mümkün değildir. Ve aynen böyle olmaktadır. Çünkü barış, anlaşmadır, uzlaşmadır, karşılıklı menfaatlerin gözetilmesi, tarafların birbirine güvenmesi ve güven vermesidir. Öyleyse restleşerek, efelenerek, dayatarak barış olmaz. Bizim başbakanımız, meydan okurcasına, rest çekercesine barış derken, muhalefetimiz ne dediğine, ne getirdiğine bakmadan peşinen ret eder. Kemik taraflar da liderlerini tasdik eder. Bu konuda Sayın Mükremin Barut, Sayın Teoman Törün ve Sayın Yılmaz Ergüvenç’in fikirlerine aynen katılıyorum. Çok güzel açıklamışlar. Barış yüz yıl öncesinin dünyasının kurallarını, ya da kendi taraftarlarının gururunu okşayacak, hamasi arzularını dayatmak falan değildir. Bu ancak yeni savaş cepheleri yaratmak için yapılabilir. Barışın kendine has bir üslubu bir ortamı vardır, dünyada örnekleri vardır.

İki nefret gurubundan birisine dahil olmadan, bu tür değerlendirmeleri yapanlar ise, iki tarafın birden saldırdığı en savunmasız insanlar olduğu gibi, bunların kimseyi ikna etme olasılığı da yoktur. Ve biliyorsunuz bu yüzden, güncel politik yazılar yazmaktan vazgeçtim. Çünkü kemikleşmiş derecede taraflı ve birbirine karşı nefret yüklü insanları tarafsızlıkla bir yerlere getirmek mümkün olmadığı gibi, onların hedefi haline de geliyorsunuz. Kemikleşmiş kutuplaşma: sıradan halkın dışında kalan, aydın dediğimiz seçkin elitin, hemen tamamına yakınını kapsadığından, kutuplardan birinin yanında yer almıyorsanız yalnız kalıyorsunuz, okunmuyorsunuz, tehdit ediliyorsunuz. Yazı yazmanız ve yazılarınızın okunması da çok zorlaşıyor. Oysa kemikleşmiş nefret gruplarından birisinin yanında olsanız, yazmanın ne kadar kolay olduğu ortadadır. Her gün yalnızca karşı tarafa söverek dünyanın en büyük yazarı muamelesi görmeniz de, büyük okuyucu kitlelerini arkanızdan sürüklemeniz de çocuk oyuncağıdır artık. Bakın Türkiye medyasının önde gelen isimlerine, bir tane aklı başında, tarafsız, objektif yazı yazıp da öne çıkabileni var mı? En büyükler karşı tarafın her şeyine koşulsuz bir karşıtlık yakıştırarak, en çok söven ve yazılarında hakareti zirveye çıkaranlar, etik ve insani kuralları en çok ihlal edenlerdir. Bunlar hiç çekinmeden gümbür gümbür karşıya hakaret yağdırıp bir numara olurken, tarafsız ve objektif olarak, yanlışları dile getirmeye çalışanlar sanki suç işliyormuş gibi kısık bir sesle geri planda kalmaktadır. Bence Türkiye’nin asıl sorunu buradadır. Tarafsız çağdaş ve bilimsel düşünen bir aydın yapısına sahip olamayışındadır. Ve bu şartlanmış beyin yapısına sahip kesimlerin, tarafsız, akıl, bilim ve çağdaşlık eksenindekileri sindirmiş, susturmuş olmasıdır. Bu ülkede benim tek umudum, beyni kin ve nefretle şartlı aydınlarımızın beğenmediği, cehaletle suçlayıp aşağıladığı, olaylara olağan ve sağduyu ile yaklaşan, sıradan vatandaşlarımızdır.