Tarih boyunca kültürel etkinliğini sürdürmüş olan Mevlevihaneler, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminde de çoğunlukla bağnaz düşünceden uzak kalmıştır. Ne var ki, diğer tarikatların yönetimindeki dergahların bazıları, aydınlanma felsefesi ile bağdaşamamış, çağa ayak uyduramamıştır. Cumhuriyetin ilânından sonra yeni Türk Cumhuriyetinin devrimlerine uyum sağlayamamıştır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin seddine ve türbedarlıklarla bir takım unvanların men ve ilgasına dair” 677 sayılı yasa ile dergahlar kapatılmıştır. Kuşkusuz, bu yasadan Mevlevihanelerde, Konya Mevlâna Dergâhı dışında kalanlar nasibini almıştır.
Dergahların kurulduğu ilk yıllarda dervişler tamamen tasavvufi bir düşünce içerisinde çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Bu arada zaman zaman karşılarına çıkan bağnaz düşünceli kişilerle de sorunlar yaşamışlardır. Bu konuda derin araştırmaları olan Cemaleddin Server Revnakoğlu’nun deyişi ile cami, tekke ve medrese hiçbir zaman yan yana gelememiştir. Kendisi bu olguyu şu sözlerle ifade etmiştir:
“ Cami, Tekke ve Medrese yan yana gelemedi. Mesela geri kafalı bir softaya,yahut softa ruhu taşıyan medreseliye,bir mollaya,bir musiki eseri bir saz dinletemezsiniz. Halbuki hassas ve coşkun ruhları vecde getiren tekkelerde musikisiz ayin yoktu ve olamazdı. İslâm’ın ilk konservatuarı tekkelerdir. Bu itibarla yobazlık ilk tokadı tekkelerden yemiştir. Tekkeler olmasa idi İslam Tarihinde “bediiyyat” (estetik) giremezdi. Sanayi-i Nefise-i İslamiyye (İslamda Güzel Sanatlar) tekke ile doğmuştur. İslam’da ilk içtimai müessese de yine tekke idi. İnsanları birbirine sevdirmek ve kaynaştırmak için ahlak kitabının en başına “hüsnüniyet,velayet; suiniyet cinayettir” düsturunu koymuştur. Bu itibarla eski devrin ilim adamları,edipler,şairler mütefekkirler ve bestekarlar gibi İslam maarifinde “mürşid” isimli irşadalar, büyük terbiyeciler, ahlak ve içtimaiyat müderrisleri de yine tekkelerden yetişiyordu. Bunlar tekke terbiyesi görmüş, tekke kültürü ile beslenmiş kimselerdi.”
Dergahlar şeriat hükümlerine saygılı olmaya özen gösterdikleri gibi insanları da olur olmaz biçimde suçlayıp kâfir ilan etmiyor, gayya kuyuları içerisine atmıyordu. Kuşkusuz, çağına göre aydın düşüncenin egemen olduğu dergahlarda üretilen aydın düşünce olmasa idi belki de Arabistan’dan çok farklı inancın yeşerdiği Anadolu‘da İslâmiyet böylesine gelişemezdi. Osmanlı İmparatorluğunda dergahların başına getirilen şeyhler devrin ulemasından ve bilgili kişilerinden seçilirdi. Bu şeyhlerin ve müritlerin büyük çoğunluğu güzel sanatlarla çok yakın ilişkileri vardı. Bunlardan bazıları divan sahibi olup içlerinden Şeyh Galib gibi ünlü şairler, Zekai Dede gibi musikişinaslar ve hattatlar çıkmıştı. Daha doğrusu o günlerin dergahlarından âlim, şair, bestekâr ve sanatsal nitelikte kişiler yetişiyordu. Dergahın kapısından baş keserek “eyvallah” diyen kişi içerisinde mutlak pişecek, olgunlaşacak ve ham taş olmaktan uzaklaşacaktı. Ancak gün geldi dergahlar yozlaştı, hatır için olmayacak kişilere, hatta çoluk çocuğa icazetnameler verildi. “Edeb Yâ Hû” sözü bile onları yola getiremedi . Gün geldi Şeyh efendiler, paralı nüfuzlu ve cahil kişilerin emrinde oyuncak olup cahil halkı kandırmaya başladılar. Cemaleddin Server Revnakoğlu’nun deyişiyle şeyhliği şahlığa çevirdiler. İcazetnameler satıldı ve kendilerinin peygamber soyundan geldiklerini ilân ettiler. Sonunda ihaneti yine kendileri yaptı ve Galata Mevlevihanesi postnişini Ahmed Cemaleddin Efendi bu konuda son sözü söyledi:
“Asumandır kubbesi,hep ahterân kandilleri
En ziyâ bahşa kanâdili Şems ile mâh dır
Sed olunmakla Tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hakk
Cümle mevcûdât zâkir,cihan Dergâhdır.”
Dergahlarla birlikte Mevlevihaneler de kapatıldıktan sonra son Mevlevi şeyhlerinden Abdülhalim Çelebi 1925 de ölmesinden sonra Halep Mevlevihanesi’nin şeyhi Bakır Çelebi bir süre daha bu geleneği sürdürmüştür. Fransızların işgali altındaki Halep de “Halep Asitânesi” Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Mevlevihanelerin merkezi konumuna getirilmişti. Ancak Suriye’nin bağımsızlığını kazanması,Muhammed Bakır Çelebi’nin de İstanbul’da ölümüyle (1943) Suriye hükümeti çelebilik makamını kaldırmış ve Mevlevihanelerin mal varlıklarına el koymuştur.
Türkiye’de dergahların kapatılmasından kısa bir süre önce Atatürk, Kastamonu’da yaptığı konuşmasında dergahların yozlaşmasını açıkça dile getirmişti:
“Efendiler ve ey Millet; biliniz ki,Türkiye Cumhuriyeti şeyhler,dervişler,müritler memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır. Tekkeler behemaal kapanacaktır. Türkiye Cumhuriyeti her şubede irşadlarda bulunacak kudreti haizdir. Biz medeniyet,ilim ve fenninden kuvvet alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımayız. Tekkelerin gayesi halkı meczup ve aptal yapmaktadır. Halbuki halk,aptal ve meczup olmamaya karar vermişti.”
Atatürk, dergahların 677 sayılı yasa ile kapatılmasının ardından Konya’ya yapmış olduğu ziyaretlerden yakından gördüğü Mevlâna Dergâhı ile Hacı Bayram Veli Türbesini bu uygulamanın dışında bırakmıştır. Ayrıca İstanbul’daki bazı türbeleri de Müzeler Genel Müdürlüğüne bağlamıştır. Bakanlar Kurulu’nun bu konuda aldığı karar şöyledir:
“ Tarz-ı mimari nokta-i nazarından kıymeti ve etnoğrafyaya müteallik âsarı ihtiva eylemesi hesabıyla müze ittihazına elverişli olduğunu”
belirten 6 Nisan 1926 günlü kararı ile Mevlâna Dergâhı’nın Müze olarak açılması kararlaştırılmıştır. Bu kararın Resmi Gazetede yayınlanmasından sonra Hamit Zübeyr Koşay Konya’ya gelerek Maarif,Vakıflar ve Emniyet müdürlerinin katıldığı bir komisyonla dergahtaki eserleri teslim almış,ardından da Konya’da kurulan Asar-ı Atika Müzesi Müdürlüğü 2 Mart 1927 de Mevlana Müzesini törenle ziyarete açmıştır. Mevlana Müzesinin açılışından sonra yeniden Konya’ya gelen Atatürk, Mevlana Müzesi başta olmak üzere Konya’daki eski eserler üzerine incelemeler yapmış ve müze anı defterinde görüşlerini dile getirmiştir:
“Bilgi eseri olduğu anlaşılan tertip ve intizamdan çok memnun oldum."
Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasından sonra Mevlevihanelerin ve diğer dergahların içerisinde bulunan tarih, sanat tarihi ve etnoğrafik yönden değerli eserlerin bazıları müzelere bazıları da Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bağlı teberrükât ambarlarında koruma altına alınmıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bilimsel nitelikte, çağdaş müzeciliğin ön gördüğü koşullarda depoları olmadığından bu eserlerin büyük çoğunluğu yok olmuşlardır. Vakıflar Genel Müdürlüğü, sonraki yıllarda teberrükat depolarında toplanan bu eserlerin toplandığı “Türk İnşaat ve Sanat Eserleri “ ve “ Türk Yazı Sanatları” müzelerini açmaya karar vermişti. O zamanki Vakıflar Genel Müdürü Feramus Berkol’un, İstanbul Vakıflar Baş Müdürü İhsan Erzi’nin ve Y.Mimar Yılmaz Önge’nin bu çalışmalardaki olumlu, yapıcı tutumları hayırla yâd edilmelidir. Ayrıca onların kararlarına yardımcı olan Devlet Bakanı Hüsameddin Atabeyli’nin yardımları da unutulmamalıdır.
erdemyucel2002@hotmail.com
Yayın Tarihi :
19 Eylül 2005 Pazartesi 14:39:06