Erken kararan günler nasıl da peş peşe akıp gidiyor; şaşmamak elde değil!.. Onunla beraber gündemi yakalayabilmek de çok zor… Yeni bir yazıya başladığınızda bir bakıyorsunuz gündem değişmiş, yerini bir başkası almış, yazınız çoktan güncelliğini yitirmiş…
Bu yazı da onlardan biri… Bilgisayarın çöpüne göndermeye kıyamadım. Biraz eskimiş olsa bile yine de sizlerle paylaşmak istedim.
Geçtiğimiz günlerde, ayın 17’sinde Dolmabahçe Sarayı’nda TBMM üç gün süreli Sultan Abdülmecid ve dönemi sempozyumu düzenlendi… Üniversitelerimizden birinde arkeolojinin yanı sıra tarih dersleri vermiş olmama rağmen ne tebliğ vermek, ne de dinleyici olarak davet edilmedim. Böyle olunca da kimlerin katıldıklarını bilemiyorum. Yalnızca basından bazı siyasilerin katıldığı anma töreninde dini yorumlarıyla ünlenen Ahmet Özhan’ın da konseri varmış!..
Cumhuriyet tarihimizde bir ilk yaşandı ve bir Osmanlı padişahı TBMM tarafından anıldı. Oysa ondan bir süre önce Van depremi ve 24 şehidimiz nedeniyle Cumhuriyetin 88. yılı törenleri iptal edilmişti ama halkın belirli bir kesimi gayri resmi de olsa kutlamalarını yapmışlardı.
Benim merak ettiğim Abdülmecid’i kutlamak için neden 17 Kasım seçilmişti?
Bu konuyu merak edenler araştırmışlar 17 Kasım’ın Abdülmecid ile bir ilgisi olmadığını görmüşler.
Abdülmecid 25 Nisan’da doğmuş, 1Temmuz’da tahta çıkmış, 26 Haziran’da da ölmüş…
İçimizden de az fesat (!) çıkmıyor… Bazıları 17 Kasım tarihini araştırmışlar meğer o tarihte, hakkında pek çok şeyler yazılan Osmanlının çaresiz, zavallı padişahlarından Vahdettin İngilizlere sığınarak Türkiye’den kaçmış… Kaçmadan önce de İngiliz İşgal Kuvvetlerine bir dilekçe göndermiş;
“Dersaadet İşgal Orduları başkomutanı General Harrington cenaplarına…
İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiliz devlet fahimesine (yüce devlet) iltica ve bir an evvel naklimi talip ederim efendim…”
Vahdettin bu dilekçenin altına da Halife-i Müslimin diye imzasını atmış…”
Ne garip; Müslümanların halifesi diye imza atarak Müslüman Türk askerinden ve yönetiminden kaçan bir halife!..
Bazı tarihçilerle siyasiler 17 Kasım’ın seçilmesinin, Vahdettin ile ilgisi olmadığını, tarihin yalnızca bir rastlantı olduğunu söyleyerek içimizi ferahlattılar… İsmi lazım değil, ünlü bir tarihçimiz de “dananın altında buzağı aramayın, bu dana başka dana” diyerek neyi kastetti? anlayamadık.
Gerçekten cehaletimiz çok kötü…
Abdülmecit’i kutlama sempozymu, tarihimizi çoğumuzun bilmediği gerçeğini bir kez daha ortaya çıkardı. Televizyonlarda oynayan Muhteşem Yüzyıl dizisi ile ondan yararlanan bazı fırsatçı kitaplar hiç olmazsa o dönemi bizlere biraz olsun öğretti. Kuşkusuz, gerçek ile senaryo birbirine karışmış olsa bile…
Osmanlının 31. padişahı Abdülmecit babası II. Mahmut ölümünün ardından on yedi yaşında tahta çıkmak zorunda kaldı. Osmanlı tahtına oturur oturmaz da iki büyük darbeyle karşılaştı. İlkinde Osmanlı ordusu Nizip’te Mısırlılara yenildi, ikincisinde Kaptan-ı Derya Ahmet Paşa kızarak Osmanlı donanmasını İskenderiye’ye götürerek Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya teslim etti. Ortada ne ordu ne de donanma kalmıştı… Ruslarla yapılan Baltalimanı antlaşması (1849), Kırım Savaşı (1853), Paris Muahedesi (1856) Onun zamanında olmuştur.
Abdülmecit döneminin en önemli olayı; Avrupa’nın devreye girmesi, özellikle İngilizlerin baskısıyla Mustafa Reşit Paşa’nın kurtarıcı olarak Sadrazamlığa getirilmesidir. O sıralarda seferler yapılamadığından ganimet elde edilememiş, dolayısıyla da Osmanlı hazinesi boşalmıştı. Ne derece doğrudur bilinmez ama bazı devlet görevlerini padişahın annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan’ın dayatmasıyla gereksiz kişilere satıldığı söylenir.
Mustafa Reşit Paşa’nın hazırlayıp padişaha onaylattığı Gülhane Hattı Hümayunu, 3 Kasım 1839’da devlet ricalinin, ulemanın, paşaların, Rum ve Ermeni patriklerinin, hahambaşının ve yabancı elçilerin huzurunda ilan edildi. Böylece Osmanlı da Tanzimat-ı Hayriye veya Tanzimat dönemi diye isimlendirilen yeni bir dönem başlamış oluyordu. Buna göre yetki devri, devletin yeniden yapılanması, eğitim-öğretim esasları, azınlık hakları, ırz, namus, can, mal güvenliği sağlanmış oluyordu…
Yeri gelmişken tarihe geçmiş bir sözü de hatırlatmakta yarar var; okunan fermandan bir şey anlamadığını söyleyenlere; “senin anlayacağın bundan böyle gavura gavur denmeyecek” yanıtı verilmiştir!..
Tanzimat Fermanının iyi ve kötü yanları vardı. Fatih’ten beri medreselerde okutulan fen ve matematik gibi dersler din adamlarına lazım değil diyerek müfredattan çıkarılmıştı. Batının Osmanlı iç işlerine karışması bununla başlamıştı; Rusya Osmanlı tebaası Ortodokslara, İngiltere Protestanlara, Fransa da Katoliklere karışmaya başlamışlardır. Nitekim sonraki yıllarda, Balkan Savaşı sırasında Rusya başta olmak üzere batılı devletler sürekli Balkanlardaki yönetime karışarak II. Abdülhamit’i zor duruma düşürmüş, sonunda Rumeli elden çıkmıştı. Bundan böyle yabancılar Osmanlı topraklarında mülk alma, yabancı okullar açma ve ticaret yapma fırsatını yakalamışlar. Bazılarına göre de Osmanlı bundan böyle bir azınlıklar cenneti oluyordu. Kısacası Osmanlı ağır bir kapitülasyonun altında eziliyordu.
Osmanlı tarihine objektif olarak bakmaya çalışan İsmail Hami Danişment, Yılmaz Öztuna gibi tarihçiler Abdülmecit’in içki müptelası, safahata düşkün bir padişah olduğunu yazmışlardır. Merak edenler Danişment’in “İzahlı Osmanlı Tarihi”ne, Yılmaz Öztuna’nın da “Büyük Türkiye Tarihi”ne bakabilirler.
Abdülmecit, diğer padişahlardan farklı olarak, batılı yetişmiş, Fransızca öğrenmiş, özellikle Voltaire hakkında yazılanlara ilgi duymuştur. Yabancı konuklar ve elçilerle Fransızca konuşmayı yeğlermiş… Meclis-i Umumi’nin bir toplantısında esir pazarlarının hemen kaldırılmasını istemiştir. Onun döneminde İstanbul’da Avrupa hayranlığı ile yeni saraylar köşkler yapılmış; hazineyi güç duruma sokanlara elinden geldiğince karşı koymaya çalışmış, ancak başarılı olamamıştır.
Kendisinden altı yaş küçük olan kardeşi Abdülaziz’den hoşlanmadığı tarihte yazılıdır. Bir gün özel doktoruna; “Kardeşimi hiçbir şey hoşnut etmez. Bir sabah sadrazam olmak ister, ertesi gün gelir, beni bir vilayete vali olarak gönderin der. Benim ölümümü beklediğine inanıyorum” demiştir…
Osmanlı Tarihine ilgi duyanlar konuları biraz daha deşseler; Osmanlı Tarihinde 36 padişahının neden devrildiğini, boğdurulan sadrazamları, paşaları, şehzadeleri, Yeniçeri ve Sipahi ayaklanmalarını, Celali isyanlarını, Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferine çıkarken Alevi katliamlarını görmezden gelebilirler mi?
Son zamanlarında batıya her yönüyle teslim olan Osmanlının, muhteşem kültürünün yanı sıra kanlı olaylarını, hazinesinin neden tamtakır olduğunu, rüşvetin öne çıkışını, Kıbrıs’ın II. Abdülhamit tarafından İngilizlere verilişini, harem rezaletlerini, bazılarının kadınlara düşkünlüğünü, oğullarını öldürtmesini, atalarımız, soylarımız, onlar içki içmezlerdi diye savunacaklarına büyüteç altında inceleseler nasıl olur diye düşünüyorum.
Kısacası kuru sıkı hamasetle atıp tutmayla bir yere varamayacağımız da çok açık… Bakalım önümüzdeki günlerde daha hangi padişahı anacak, göklere çıkaracağız?
XVI. yüzyılın ortalarında ünlü Divan şairi Fuzuli’nin Nişancı Mehmet Paşa’ya yazdığı mektubunda sarayın kendisine sahip çıkmayışı ile ilgili yakınmasını unutmak mümkün mü? “Selam verdik rüşvet değildir deyu almadılar.”
erdemyucel2002@hotmail.com
Hocam ellerine saglik"Okuyunca hayretler icinde kaldim.Sadece sunu söylemek istiyorum 17 yasinda hükümdar olan bir insana nasil devleti yönetmek icin izin verilir,Onu anlamis degilim.Gerci bu güzel tarih yazinda herseyi acikca dile getirmissin.Ellerine ve beynine saglik dileyerek saygilarimi sunarim.