2
Şubat
2026
Pazertesi
ANASAYFA

Kıbrıs’ta yaşadıklarım ve gördüklerim...

Bazı dergiler dışında Kenthaber ve Hurriyetport’ta haftada dört veya beş kez yazdığım köşe yazılarımda güncel konulara öncelik verdiğimden ötürü son yazımı da geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Rauf Denktaş’a ayırmıştım. Kıbrıs’ın atası sayılan Rauf Dentaş’ı konu aldığım “Kıbrıs Çınarını Yitirdi” başlıklı yazımın beklentimin üzerinde ilgi çekmiş olması beni mutlu etti. Okurlarımdan ve köşe yazarı dostlarımdan Yılmaz Ergüvenç, Teoman Törün, Mehmet Ersindigil ve K.Mükremin Barut’un lütfedip yazdıkları yorumlar yazıma daha da bir anlam kazandırmıştı. Yorumları ile benim kısaca değindiğim Osmanlı’nın çöküş yıllarını daha açık ve net biçimde dile getirmişlerdi.

Sanırım çoğumuz 1974 harekâtından sonra turistik amaçlı Kıbrıs’a gitmiştir. Oysa Kıbrıs’ı görmek, tanımak, harekâta katılan askerlerimizle, Kıbrıslı yönetici ve halkla konuşmak apayrı olaylardır. Özellikle Kıbrıs harekâtının tümüne katılan, kuzenim Yüzbaşı Ekmel Ergüvenç’in (Merhum yarbay) anlattıkları başlı başına bir yazı konusudur…

Kıbrıs’a harekâttan bir süre sonra “Birinci Kıbrıs Türk Belediyecilik Kongresi” nedeniyle İstanbul’daki bazı belediye başkanlarıyla birlikte konuşmacı olarak adaya davet edilmiş, sonraki yıllarda da dört kez biri inceleme diğerleri turistik olmak üzere adaya gitme olanağını bulmuştum. O dönemin Kıbrıslı bakanları, Lefkoşe, Girne, Gazi Mağusa, Lefke ve Güzelyurt belediye başkanları ile uzun süren sohbetlerimiz olmuştu. Özellikle, Lefkoşe Belediyesi ve Kıbrıs Türk Belediyeler Birliği Başkanı Mustafa Akıncılar ile dostluğumuz ileriki yıllarda da devam etmişti.

Kıbrıs Belediyeciler Kongresinde iki sunumda bulunmuştum. Bunlardan biri “Yok Olan Ahşap Türk Evleri” konulu tebliğ idi. Bu tebliğ ile biz Anavatan’da ahşap evlerimizi bilinçsizce, çıkar uğruna yok ettik, sizler bunu yapmayın demek istemiştim. İkinci tebliğim ise, Eski Eserler restoratörü Müh. İsmet Tüylüoğlu ile birlikte ”Ayasofya’da Türk Sanatı Çalışmaları” idi. Her iki tebliğim Kıbrıs’ta basılmıştı (Birinci Kıbrıs Türk Belediyecilik Kongresi, Girne 1984). Türkiye’ye dönüşümden sonra da VI. Milli Türkoloji Kongresinde “Kıbrıs Belediyecilik Kongresinin ışığı altında Türk eserlerinin durumu ve alınması gereken tedbirler” konulu bir tebliğ daha vermiştim (Türk Dünyası Araştırmaları, İstanbul 1985). Onlardan önce de “Kıbrıs’ın Arkeolojisi” simli bir yazım TTOK Belleteninde yayınlanmıştı (Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu, Kıbrıs özel sayısı, İstanbul 1974,S.44/223). Barış harekâtından sonra adadaki Türk eserleri gündemi oluşturduğundan, Türkiye’deki araştırmacılar da pek çok eser ve makale yayınlamıştı.

Bunları yazmamı övünmek olarak algılamamanızı rica ederim. Kıbrıs yöneticileriyle, insanlarıyla, eserleriyle yakından tanıma şansını yakaladığımdan, özellikle bunları yazmak zorunda kaldığımı belirtmek isterim. Kısacası Rauf Denktaş ile ilgili yazım ezbere yazılmış bir köşe yazısı değildir.

Kıbrıs’a ilk gidişimde beni hayrete düşüren pek çok olayla karşılaşmıştım. İngiliz yönetim sistemi her yerde kendini açıkça hissettiriyordu. Ayakkabı boyacıları bile mükemmel İngilizce konuşuyorlardı. Bizde İngilizce bildiklerini söyleyerek Tarzan’ca konuşanların kulakları çınlasın!..

Kongrenin ilk akşamı Kıbrıs İçişleri Bakanı, eski Kocasinan Belediye Başkanı İsmet Tüylüoğlu ile beni akşam yemeğine davet ederek otelden alacağını söylemişti. Kongreye katılan Kıbrıslı bakanların hepsinin resmi Mercedes otomobilleri vardı. O akşam otel resepsiyonundan Bakanın geldiği haber verilip aşağı indiğimizde, hayretimiz bir kat daha artmıştı. İçişleri Bakanının üzerinde bir tişort vardı ve bizi kendi kullandığı Volkswagen arabası ile Omorfo yolu üzerinde küçük, salaş bir restorana götürmüştü. Yaşamım boyunca unutamayacağım güzel bir akşam geçirmenin yanı sıra, sohbet sırasında epeyce de bilgilenmiştim.

O günlerde harekâtın izlere henüz silinmemişti. Türk askeri günün koşullarına göre çok zor bir harekâtı başarmıştı. Beşparmak Dağları önünde küçücük, dik bir plaja o kadar askeri ve ağır vasıtaları, tankları çıkarabilmek kolay değildi. Rumların batı desteğinde ada Türklerini silmek veya ikinci sınıf vatandaş yapmak için katliamlara giriştiğinde bir bakmışız ki, bizim çıkarma yapacak gemilerimiz yokmuş!.. O güne kadar bize kendi çıkarları yönünde askeri yardım yapanlar, belki de adaya çıkabiliriz düşüncesiyle çıkarma gemileri vermemişler. Aslında o günlerde uyanmamız gerekirdi! Ama nerde!..

Kıbrıslı Rumlar özellikle Makarios ve kısa süreli de olsa N.Samson’un cumhurbaşkanlığında ada Türklerine karşı katliamları sürdürürken yoğun bir de propaganda yapıyorlardı. Türkleri saldırgan, eli kanlı, insan dışında yaratıklar olarak gösteriyorlardı. Rauf Denktaş’ın söylediği gibi daha ana okullarından itibaren genç beyinlere bunlar işleniyor; Türklerden korkun diyorlardı… Buna karşılık bizler ne yapıyorduk? “Kıbrıs bizim canımız”, “Ya taksim ya ölüm” mitingleriyle, gaflet içerisinde ses getirdiğimizi sanıyorduk.

Sonunda Kıbrıs’ta garantör devlet olmamıza rağmen İsmet İnönü’nün önü kesilmiş, O büyük adama “Dünya yeniden kurulur ve Türkiye de orada yerini alır” sözünü söyletmişti. Çıkarma gemisi olmayan Paşa Kıbrıs’a yolcu gemileriyle mi asker taşıyacaktı? Bülent Ecevit hazırlıklar tamamlandıktan sonra bütün riskleri göz önüne alarak adaya çıktı ve ada Türklerinin yok oluşunu veya esir olmasını önledi. Ne gariptir ki, Erbakan sonraki yıllarda bunu kendisinin yaptığını söylemek gibi bir yalanı ortaya atmıştı!..

Kıbrıs’a ilk gidişimde Girne çarşısında Avrupa mallarının satıldığını görmüştüm. O günlerde anavatandan gelenlerin yaptıkları bavul ticareti hız kazanmıştı. Ancak üretim yetersizdi. Özellikle zengin narenciye ağaçlarından toplanamadığından dökülüyor, kuruyordu… Her ne kadar meyva suyu imalathaneleri varsa da toplayan olmağından ihracat çok kısır kalıyordu. Sonradan öğrendim ki, Kıbrıslıların hepsi mücahit statüsünde olduğundan maaşa bağlanmışlardı. Maddi olanaklar ise anavatandan geliyordu. Böyle olunca da çalışmak pek işlerine gelmiyordu. Birkaç yıl sonra Kıbrıs’ta K.Mehmet Paşa Konağı ve Medreseleri gibi eski eser restorasyonu işini alan bir müteahhit arkadaşım orada çalıştıracak usta ve işçi bulamadığından Türkiye’den getirtmek zorunda kalmıştı. Belki biraz ağır olacak ama Türkiye’den gelen maddiyat onları biraz da tembelliğe alıştırmıştı.

Kıbrıs’ın Türk kesiminin nüfusu Rumlara göre çok azdı. Dengeyi sağlamak için Türkiye’den göçmenlerin getirilmesine hükümet karar vermişti. Bunda Denktaş’ın payı olduğunu hiç sanmıyorum. Ancak Almanya’ya ilk gönderilen işçi kafilelerindeki yanlışlıklar burada da yapılmış, belirli eğitim düzeyini aşamamış, becerisi yeterli olmayanlar adaya gönderilmişti. Almanya’da Türklere karşı çıkılmasının bir nedeni de gidenlerin oraya uyum sağlayamayarak kendi örf adetlerini taşımaları ve bazen de terör estirmelerindendi. Onların yaptıkları yanlışlılar yıllar yılı düzeltilemedi. Aynı senaryo Kıbrıs’ta uygulandı ve Ada Türkleri Anavatan Türklerinden rahatsız oldular. İçlerinden bazıları esas Türk biziz, sizler Anadolu Türküsünüz deme cüretini bile kendilerinde buldular.

Mükremin Barut üstadımın belirttiği Denktaş’a seçimlerde oy verenlerin Anadolu’dan gelen yoksul kişiler olduğu sözüne katılmıyorum.

Yanılmıyorsam Karpaslar’a doğru 20-30 haneli bir köye Karadeniz’den gelip yerleşenlerin kendi imkânlarıyla yaptıkları bir cami inşaatını görmüştüm. Bırakın 20-30 haneyi, cami Kıbrıs halkının neredeyse dörtte birini alacak büyüklükteydi!.. Kıbrıslı bir Bakanlık Müsteşarı Kıbrıs’ın yeterince camisi var, iş yerleri açacağınıza neden bunlarla uğraşıyorsunuz diye gülerek bir gün sitem etmişti. Müsteşar yerden göğe kadar haklıydı ama kime anlatırsın ki… Aynı köyün yakılarındaki Rumlardan kalan, içerisinde deniz suyunu içme suyuna çeviren tesisatı olan bir turistik otelin de yeni gelen göçmenlerce tahrip edildiğini görmüştüm. Duvarlara yaptıklarını övüne övüne kendi aksanlarıyla yazmışlardı!.. İstanbul’dan gelen bir belediye başkanı önce bunu kendi yöresel halkının yaptığını inkar etmiş, sonra da duvardaki yazıları görünce şaşırıp kalmıştı!..

Denktaş’a oyların çoğunu, göçmenler değil gerçek adalı Türkler vermiştir. Onlar Rumların baskısını, aşağılanmayı, toplu katliamlarla yok edilmeyi yaşamış insanlardı. Ne gariptir ki, yetişen yeni nesil iş bulamamaktan şikâyetçi olunca akıllarınca kurtarıcı olarak Annan Planını benimsemişlerdi. Güney Kıbrıs ile birleşince Kuzey Kıbrıs’ın ortadan kalkacağını düşünmediler. Bereket Kıbrıs Rum kesimi plana hayır deyince yok oluşları önlenmiş oldu.

O günleri bir Kıbrıs gazetesi şöyle hicvetmişti; “Yes be annem dedik yedi. Yes be annem sözü dünya sözcüklerine geçti. Yes be annem dedik ne hallere düştük. Avrupa Birliğine gireceğiz dedik. Avrupa bize girdi. Rumlara sizi seviyoruz dedik, yatağı aç beklerim diyor…” Bu kadarı yeterli; anlayan anladı zaten…

Kıbrıs üretime tarıma, hayvancığa dayalı bir sistemi bir türlü oluşturamadı. Çareyi turizmde, Türkiye’de yasaklı kumarhane ve gece kulüplerinde aradı. Onları bu şekilde yönlendirenlerin kimlerin olduğu tartışılır. Kuzey Kıbrıs’ta üniversite açıldı ama benim tanıdığım, üniversite sınavlarını kazanamayan, parası olanların çocukları oraya gittilerse de çoğu eğitimlerini yarıda bırakarak geri döndüler. Kıbrıs üniversitelerinden mezun olanların kolayca iş bulamadıklarını görmüşlerdi.

Kıbrıs gençliği işsizlikten şikâyet ediyor ama Türkiye’deki kardeşleri aynı sıkıntıdan muzdarip değil mi?

Kısacası Talat’ın cumhurbaşkanlığı batılıların ve bazılarının isteğine göre davranmaktan öteye gidemedi. Çabaları başarısızlıktan öteye gidemedi. Kıbrıs’ın gerçek atası Denktaş ile aralarında her bakımdan dağlar kadar fark vardı. Çareyi Denktaş’ı iktidardan düşürmekte buldular ve onu da başardılar.

Kıbrıs yine kaderine terk edildi…

Yeni bir Denktaş gelene kadar…

NOT: Yeri gelmişken kuzenim Yarbay Ekmel Ergüvenç ve Girne Belediye Başkanı dostum Rıza Baba’yı rahmetle anıyorum, ruhları şad olsun.


erdemyucel2002@hotmail.com
 

Yayın Tarihi : 21 Ocak 2012 Cumartesi 14:58:28


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Teoman Törün IP: 88.240.22.xxx Tarih : 21.01.2012 16:46:59

Benim, babası tatlı dilli rahmetli Cemil Ergüvenc'in anılarını hiç unutamadığım  Ekmel Ergüvencin Kıbrıs gaziliğinden vefatından haberim olmamıştı. Tanrı onu aziz etsin. Bu vesile ile ailemizin başka bir başka rüknü, Tanrıya şükür henüz 84 yaşında hayatta olan (benim amcam, Yılmaz Ergüvenç'in dayısı) Kıdemli Albay Oğuz Telcioğlu'nun da Yarbay iken Kıbrıs harekâtına katılıp Girne Merkez Komutanlığı yaptığını hatırlatmalıyım. Elbette onlara kazandığımız yeni bir ufuk için minnet ve saygı borçluyuz.


Mehmet Ersindigil IP: 84.62.2.xxx Tarih : 21.01.2012 18:54:03

Hocam ellerine saglik,Cok güzel olaylara deginmissin.Rahmetli Dr.Fazil Kücük,ü unutmamak lazim,Rauf Denktas o Büyük zatin yaninda yetisti.Her ikisine,de Allahtan rahmet dilerim.Bu arada 1974 Kibris cikarmasinda önder olan Rahmetli Bülent Ecevit,te hakki inkar edilmez.Dünyanin sayili ülkelerine karsi durarak o cikarmayi yapmistir.Gerci o günlerden önce Almanya,ya isci gelenler daha iyi bilir.

Almanlar Türkiye nasil bir ülke diye sorarlardi,Bir ada,mi yoksa diye dalga gecerlerdi.1974 Kibris cikarmasindan sonra,Almanlar %100 fikir deyistirip ve Türkiye,nin bir ada degil büyük bir ülke oldugunu kabul etmeye basladilar.Ve Türk iscilerini davul zurna ile karsilayan almanlar,ülkelerinde yasayan iscilerden neden hosnut olmadiklarinin kanimca tek bir sebebi var.

Türkiyeden Almanya,ya gelen Türkler genelde Anadoludan  gelmislerdi. Anadoludan gelen Halk hepsi fakirdi okul yazari azdi,Almanyada,ki hayati görünce cebinde parasi olunca,ne yapacagini sasirmis duruma gelmistir.Sagi solu belli olmayan haraketler yapmaya,ve dünyayi kendisi yaratanlar oldugunu sanan cok insan olmustur.Uyum saglayip ilericilik yapanlar,da Almanlar onlari Türk oldugunu kabul etmekte zorlaniyorlar.Cünkü gözleriyle görüp hüküm veren tiplerdir.

Kibrisli Halkta Türkiye,den maas karsiliginda mücahitlik yapip kendi islerinde calismamalari beni sasirtmadi.Cünkü bu gün calismak isteyen her yerde is bulur.Fakat insanlar ne hikmetse calismadan zengin olma pesindedir.Gün be gün Halk degisiyor,Armut agzima düs misali.Sayin K.Mükremin Barut,un yorumlari icin tesekkür ederim,tarihi yorumlarindan faydalanmis oldum . Not:insan ne oldum dememeli,Ne olacam diye düsünmeli saygilarimla.


K. Mükremin BARUT IP: 88.224.44.xxx Tarih : 21.01.2012 17:00:34

 "O güne kadar bize kendi çıkarları yönünde askeri yardım yapanlar, belki de adaya çıkabiliriz düşüncesiyle çıkarma gemileri vermemişler" değerli bir cümle. "Aslında o günlerde uyanmamız gerekirdi! Ama nerde!.." diyorsunuz. İsmet İnönünün, ikinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika ve batı bloku ile yaptığı ikili anlaşmaları okuduğunuzda,  hiç bir siyasetçi ya da devlet adamının, kendilerinde bu itiraz hakkını neden bulamadıklarını daha iyi anlayıp değerlendirebiliriz. Büyük devlet adamı, büyük asker İsmet İnönünün, sanki savaş mağlubu bir ülkeymişiz gibi, masaya oturup imzaladığı; "İKİLİ ANTLAŞMALAR" facialar manzumesidir. Kimi bilim adamları, onun değerli bir asker ama kötü bir siyasetçi olduğunu söylerler.

"Bülent Ecevit hazırlıklar tamamlandıktan sonra bütün riskleri göz önüne alarak adaya çıktı ve ada Türklerinin yok oluşunu veya esir olmasını önledi." bu cümlenizin de nesnel geçerliliği yok. Ada halkı şimdi bizim esirimiz. Bizim olmadığımız yerde, yani gıyabımızda, Türkler için; "Kara Sakal" deyimini kullanıyorlar. Adadaki solcu kardeşlerimiz ise, Türk ordusunu işgalci olarak değerlendiriyorlar. Sayısal çokluğa ulaşıp, iktidar olurlarsa, eşyanın tabiatı gereği; HAKLI OLACAKLAR.

Sayın Erdem Üstadım, gerek geçmişte, gerekse bu gün, Güney Kıbrıs Şeriat ile yönetildi ve yönetiliyor. Ne olur? sudan ve sabunda konulardan bahsetmeyin. Hangi ülkede bir Başpiskopos, DEVLET başkanı olmuştur, söyler misiniz?  Makarios böyle biri değil miydi? Yani hem başpiskopos ve de hem devlet başkanı değil miydi? Güney Kıbrısta, Kilisenin siyasi alanda varlığı devam ettiği sürece, ne onlara demokrasi gelir. Ne de adada iki toplum arasında barış sağlanarak eşit iki halka dayanan ortak bir devlet kurulabilir. Bizim buna vurgu yapmamız gerekir.

Bu güne kadar buna vurgu yapan bir devlet adamı ya da siyasetçimiz oldu mu ?

"Belki biraz ağır olacak ama Türkiye’den gelen maddiyat onları biraz da tembelliğe alıştırmıştı." işte damardan bir cümle. Yerden göğe kadar haklısınız.

"Mükremin Barut üstadımın belirttiği Denktaş’a seçimlerde oy verenlerin Anadolu’dan gelen yoksul kişiler olduğu sözüne katılmıyorum." katılmıyorsunuz ama Vallahi böyle. Okulun adını vermeyeyim ama personelimiz arasında Kars'ın, Adıyaman'ın, Muş'un periferinden gelen kişiler vardı ve hepsi de Denktaş fanatikleriydi.

"Kıbrıs üretime tarıma, hayvancığa dayalı bir sistemi bir türlü oluşturamadı. " doğru bir tespit. "

" Kuzey Kıbrıs’ta üniversite açıldı ama benim tanıdığım, üniversite sınavlarını kazanamayan, parası olanların çocukları oraya gittilerse de çoğu eğitimlerini yarıda bırakarak geri döndüler." İşte bu cümlenizi masaya yatırmak lazım.

Sevgili Üstadım tespit doğru ama öğrencilerimizi incitmesinden korkarım. Benim öğrencilerim, az çalışan, az üreten ve hatta fırsat buldukça kaytarmayı deneyen çocuklardı. Ama inanın bana hepsi son derece zeki ve yetenekli idiler. Biz var olan eğitim sistemini sorgulamadan bu çocukları değerlendiremeyiz. Bir baktım ki bunlar pırlanta. Anne öğretmen, baba subay, ya da eczacı ve ya mimar. Aile yıllarca üzerlerinde kariyer baskısı yapmış. Bir kere hepsi aileden görgülü. Dil birliği kurabilirseniz, o çocukları, inanılmaz yerlere taşıyabiliyorsunuz. Anadoludan gelenlerin hepsi saygılı. Ne verirseniz, onu alabiliyorsunuz. Her sınıfta, sayıları az olmakla beraber, Kıbrıs'ın yerlisi öğrenciler de vardı. Onlar da ayrıca zeka ve yetenek küpü idiler. Yarınlarının çok güzel olacağını görüyorum. Okulu bırakanları çoğu, ya para yetiremediklerinden, ya da eşraf bir babanın, Kıbrıs Okullarında para ile diploma veriyor şartlandırmasından. O zihniyette olan babanın çocuğu çalışmıyor ve bir ya da iki sene sonra havlu atıyor. Ya da okul ona kapı gösteriyor. İnanın bana bunların sayısı da bir elin parmaklarını geçmez.

Ama son bir cümlemi, hoş görünüze sığınarak ifade edeyim. Yurtseverlik çok kutsal bir duygudur. Ama kimseye ben yurdumu senden daha çok seviyorum hakkını vermez. Bırakın beraber sevelim demek daha yerindedir.

Bir insan; yurdunu severken, diğer insanlar az seviyor, heyecanları hiç yok sanısına kapılmamalı. Dur... şurada bir iki cami bombalayım. Rumlar bombaladı diye propoganda yapayım, onları, pasif yurseverleri galeyana getireyim dememeli. Ha!!  bir de; iki gazeteci çıkıp da, "Yahu ne yapıyorsunuz? Rumlar bombalamadı. Biz bombayı atanları biliyoruz." derse, siz siz  olun onları karılarının koynundan çıkarıp kurşuna dizmeyin. Bu çok ağır bir vebal olur. Yaptığınız bütün güzel şeyleri örter. Ah almayın. Mazlumun ahını ise, hiç mi hiç almayın.K. Sevgi ve Saygılarımla. K. Mükremin BARUT