Yaklaşık yarım yüzyıl öncesi, İlham Gencer’in Çatı’daki gece kulübünde ve İstanbul Radyosu’ndaki programında yorumladığı Nihavent Fantazi makamında, sözleri Âşık Yener’e ait bir şarkı o günlerde dillerden düşmezdi. Sonraki yıllarda Emel Sayın ve Sefarad’ın farklı biçimlerde yorumladığı bu şarkı aradan bunca zaman geçmesine rağmen güncelliğini korumaktadır.
“Kız sen İstanbul’un neresindensin?
Duruşun andırır asil soyunu
Hisar, Kuruçeşme, sahil boyu mu?
Arnavutköylü mü, Ortaköylü mü?
Kız sen İstanbul’un neresindensin?”
Geçmiş günlerde sevgililerin dillerinden düşürmedikleri şarkı içerisinde sözü geçen semtlerin dışında sevgilileri olanlar başka semtleri de ilave etmişlerdi. Aynı şeyi ben de yapmış, o zamanlar birlikte olduğum, bugünkü eşim için şarkıya Sultanahmet’i eklemiş ve müzisyen dostum rahmetli Yurdaer Doğulu’ya (Kenan Doğulu ve Ozan Doğulu’nun babası) Tarabya Palet’te rica ederek söyletmiştim...
Bu şarkıyı ne zaman dinlesem; beni bugün yerinde yeller esen o eski İstanbul’a alıp götürüyor. Eski İstanbul’un yerleri dolmayan insanları, semtleri gözlerimin önünden akıp gidiyor. Bugün ne o İstanbul’un semtleri, ne o sinema ve tiyatroları, ne o insanları, ne o tavernaları ve ne de müzisyenleri kaldı. Trakya Üniversitesi’ndeki öğrencilerimden Yasin Onur, zaman zaman eski İstanbul’un ve insanlarının resimlerini Facebook’da paylaşıyor ve beni bir kez daha duygulandırıyor.
Nereye gitti o eski İstanbul? Nereye gitti gerçek İstanbullular?
Yıllar öncesi siyasetin önü açıldığından Zincirbozan’dan çıkan ve Yeni Türkiye Partisi’ni kurmaya çalışan Süleyman Demirel ile görüşmüş ve partisinden milletvekili adayı olmak istediğimi söylemiş, ardından da eklemiş; “İstanbul’un milletvekili yok ben aday olmak istiyorum” demiştim. Demirel, benim bu sözüme şaşırmış; “Nasıl yok; filanca falanca var” derken, “onların hiç birisi gerçek İstanbullu değil” demiştim. Benim bu sözüm bugün de geçerli olan bir gerçeği dile getiriyordu. O sırada aday olacak devlet memurlarına iki günlük süre veriliyordu ve ben eksik bir evrak yüzünden listeye girememiştim.
Günümüze bakıyorum; İstanbul’un milletvekilleri ve belediye başkanları gerçek İstanbullu mu?
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Artvinli, diğerleri Anadolu’nun çeşitli il ve ilçelerinden… Yalnızca Polenezköy Muhtarı Daniel Ohotski beşinci göbek İstanbullu!..
İstanbul’un özelliklerini, tarihini, anıtlarını, mistik semtlerini, gelenek ve göreneklerini gerçek İstanbullular anlayabilirler. Oysa onların da sayıları yok denilecek kadar azaldı, çoğu İstanbul dışına, Ege ve Akdeniz sahillerine göçtüler. Beraberlerinde eski İstanbul nezaket ve görgüsünü de götürerek!..
Eski İstanbul yaşantısından örnekler veren Reşat Ekrem Koçu, Mehmet Hayri Bayrı, Sermet Muhtar Alus, Rakım Ziyaoğlu, Naim Duhani ve Çelik Gülersoy’da bugün artık yok…
Eski İstanbul’u bilmeyenler söz sahibi olunca da ortaya bir takım garipliklerin çıkması son derece doğal. Çamlıca Tepesi’ne devasa ölçüde bir cami yapılmak isteniyor. Onu Göztepe Parkı’na bir yenisinin eklenmesi izliyor. Şehrin hemen her yanında mimariden nasibini almamış, hepsi birbirinden farksız camiler yükseliyor. Pıtrak gibi ortaya çıkan yapı şirketleri, magazin basınında boy gösteren, yeni yetme müteahhitler, şehrin tüm özelliğini bozan gökdelenler, yeni siteler yapıyor. Bunların ilanları gazetelerde çarşaf çarşaf yer alıyor, televizyonlar da işin çabası. Doğal kıyıları doldurularak caddeler açılıyor, İstanbul’un şehir içi ulaşımı bir felaket(!) biraz yağmur ve kar yağmaya görsün, şehir bütünüyle felce uğruyor.
Yeni İstanbullular kırsal kesimlerde yaşadıkları örf ve adetleri burada uyguluyor. Eski İstanbulluların bilmedikleri lahmacun kültürü yaygınlaşıyor…
Bütün bunlar olup biterken bu şehri yönetenler İstanbul’u ne kadar biliyor?
Okuyucularımdan biri ilginç bir saptama yapmış; onu biraz değiştirip biraz da ekleme yaparak sizlerle paylaşmak isterim.
İstanbul’da olimpiyat yapılmamış, yapılması da hayalden öte, ancak kuş uçmaz kervan geçmez yerde, kamu araçlarının maç günleri bile çalışmadığı Olimpiyat Stadı var… İstanbul Belediyespor maçlarını, taraftarı olmadığından burada boş tribünlere karşı oynuyor!
İstanbul’da bir yerden bir yere otomobil ile gitmek saatler alırken, şehrin Formula pisti var!
Şehrin suyunu sağlaması gereken barajların yakınına, evler yapılıyor, bunların atıkları nereye akar, artık sizler tahmin edin!
Cumhuriyetin ilk yıllarında özelliklerini yitiren tekke ve dergâhlar 677 sayılı “Tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlıklarla bir takım unvanların men ve ilgasına dair” kanun ile kapatılmışlardı. Bugün İstanbul’un birçok yerlerinde tekkeler işlevini sürdürmekte, şeyhler, efendibabalar her yerde kol gezmektedir!
Mısır’dan getirilen malların satıldığı tarihi Mısır Çarşısı’nda ne Mısır’dan getirilen mallar, ne de vakfiyesine uygunluğu var…
Altından bir şehir anlamına gelen Altınşehir’de Anadolu kırsal kesimlerinin en kötü örneği sergileniyor…
Bayrampaşa’nın ismi bayramla özleştirilmişse de cezaevi ile tanınmış!
Neo-klasik devri özelliklerini yansıtan Sultanahmet Cezaevi beş yıldızlı otele dönüştürülmüş, yakınındaki tarihi hipodrom da Ramazan aylarında kurulan barakalarla panayıra dönüştürülmüş…
Kadıköy ve çevresinde yerleşim yokken, adamın birinin açtığı dükkândan ötürü şaşkın bakkal demişler… Oysa bugün orada daire satın alabilmek Amerika’da ev almaktan çok daha pahalı…
İstanbul’da Dolmabahçe, Beylerbeyi, Topkapı saraylarında bir zamanlar Osmanlı sultanları ve çevresi karınlarını doyururken, bugün gariban İstanbullular Simit Saraylarında yemek yiyorlar!
Bu garip listeyi çok daha uzatmak mümkün…
XVIII. yüzyıl divan şairlerinden Nedim İstanbul kasidesini yazarken, acaba İstanbul’un bugünkü durumunu hayal edebilir miydi?
“Bu şehr-i İstanbul ki misl-ü behadır
Bir sengine yekpâre acem mülkü fedâdır
Bir gevher-i yekpâre iki bahr arasında
Hurşid-i cihân-tâb ile tartılsa sezâdır.”
NOT: Dost ve okuyucularımın Yeni Yılını kutlar, 2013 yılında tüm beklentilerinizin gerçekleşmesi dileğiyle mutlu yıllar dilerim.
erdemyucel2002@hotmail.com
Bizler İstanbulluyuz ama ne kadar da câhilmişiz! Ben lise sıralarında iken lâhmacun'u macundan çağrışımla bir nevi tatlı zannederdim. Tadına baktıktan sonra öğrendim ki Arapça etli ekmek demekmiş. Artık asimile olduk; bayıla bayıla yiyoruz.
Sayın Erdem Yücel; Bu sunumunuz bende, 50 li yıllarda çocukluğumu geçirdiğim "eski İstanbul'un" -bugün olmayan- sesini ve kokusunu nostaljik olarak hissetmemi sağladı. Yeni nesil eski İstanbul'u filmlerde görür veya kitaplardan okur; fakat bizlerin tatmış olduğu ne bu sesi ve de ne bu kokuyu algılayamazlar.. Bu yönlerden çok şanslıymışız ! Çam, dut ve incir ağaçlarıyla donanımlı bahçelerde kazan içinde yapılan marmelatın kokusunu duydum. Şimdilerde ise 'çamaşır yumuşatıcı' amacıyla kullanılan kimyasalların yerine o zamanlarda lavanta çiçekleriyle yıkanan yastık-battaniyelerin kokusunu alarak ne kadar tatlı uyur idik.. Yaz tatillerimi geçirdiğim hısımlarımızın Göztepe'deki köşklerindeki yaşantım ise başka bir mutluluktu. Ahşap bu yapının da kendine özgü bir kokusu vardı; hele de merdivenlerini tırmanırken çıkan gıcırtı sesi kulaklarımda bir müzikal gibi yankılanırdı ! Göztepe'deki tren istasyonuna giderken önünden geçtiğimiz esnafdan yayılan kokuların, acaba bugün parfümünü yapmak olanağı var mıdır ?!.. Çuf-çuflu trenle yarım saatte vardığımız Süreyya plajında yediğimiz ve içinde domates-beyaz peynir-maydonoz olan 'plaj sandviçin' tadını bizler aldık. Agop'un, rumca şivesi fakat türkçe söyleyişiyle Arnavutköy kıyılarında balık avlayışını da hiç unutamam ! Gene, Arnavutköy 'akıntı burnunda' balık avlayanlar, kendilerinin yemesi için değil, kedilerini beslemek için çabalar ve bundan büyük mutluluk duyarlardı. Eski İstanbul'dan bugünümüze miras olarak iki unsur kalmıştır; biri coğrafi yapısı olarak boğazı-haliçi-7 tepesi, diğeri -daha eskilerden de bizlere miras bırakılan- tarihi yapıtları...
Sevgili Erdem hocam: Sizlerden aldığımız o ışığı bizde önümüze tutarak götürüyoruz.Çok sağolun destekleriniz için çok çok teşekkür ederim.
Hocam ellerine saglik"Nerede huzur varsa orasi iyi demektir,Nerede yasam varsa,Orada umut da vardir.Yeni yilda tüm umutlar,ve basarilar seninle olsun.Yeni yilin nese ile dolsun.Kiz sen istanbulun neresindesin,sözlerini en az 50 sene önce duymuslugum vardir.Diline saglik bizi 50 sene öncesine götürdügün icin.Nereye gitti diyorsun o eski istanbul.
Eski istanbul yerinde duruyor,fakat bu 50 ile 60 yil arasinda etrafinda kurulan semtlerle sekiz on tane daha istanbul dogurularak genislemistir.Tabi,ki Türkiyenin bütün illerinde büyüme var,amma istanbul gibi degildir.Cünkü istanbul Türkiyenin göz bebegi.Her yanindan altin fiskiriyor,ithalati ile ihrati,da vardir.Ayriyeten Asya ve Avrupayi,da birbirinden ayiran davosa bir sehrimizdir.
Istanbul olmazsa bugün Türkiye olmazdi,cünkü dünya Türkiye,yi istanbulla tanimaktadir.Diger büyük ve ekonomisi isler durumda olan illerimiz gibi büyük göc alan istanbul,da,da göcle birlikte gelen kültürle beraber bir cok cesit yemek cesitlerini,de getirmistir.Buda ayriyeten bir zengilliktir.Onun icin her türlü yapilan sarkilar türküler istanbul icin yakisir saygilarimla nice mutlu ve huzurlu yillara.