Müzelerimiz ne durumda? diye bir soruyu müzecilere, bilimsel kişilere ve belirli kültürdeki insanlara yöneltmiş olsanız, hepsinden alacağınız ortak bir yanıt vardır:
Türkiye’de Kültür ve Turizm Bakanlığı yönetimindeki müzeler çökmüştür...
Gerçekten acı ve çok üzücü bir yanıt...
Kültür ve Turizm Bakanlığı müzelerinin yanı sıra özel sektör yönetimindeki müzeler ise günümüzde büyük bir aşama ve çağdaş düzeyde işlevlerini sürdürüyor. Örneğin Sadberk Hanım Müzesi, R.Koç Müzesi, Modern Sanatlar Müzesi... Bunlara çağdaş düzeydeki Genel Kurmay Başkanlığı’nın Askeri Müzesi ile Deniz Müzesi de eklenmelidir.
XIX. yüzyılın ikinci yarısında Fethi Ahmet Paşa’nın kişisel çabaları ile Türkiye’de müzecilik başlamıştır. Avrupa’da müzeciliğin ilk adımları Orta Çağ’da eser toplamakla atılmış, önce koleksiyonerler ortaya çıkmış, ardından Toscano’da Uffizi Galerisi’nde bir sergileme yapılmıştır. Kısa bir süre sonra da Victoria and Albert Museum’un ve Louvre’un temelleri atılmıştır. XVII. yüzyıldan sonra da Fransa’da Almanya başta olmak üzere diğer Avrupa’da peş peşe, birbirleri ile yarış edercesine müzeler kurulmaya başlanmıştır. Avrupa’nın ardından Amerika ve Japonya da bu yarışa katılmıştır. Türkiye müzecilik çalışmalarına onlardan iki veya üç yüz yıl sonra katılabilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Ahmet Fethi Paşa’nın ardından Osman Hamdi Bey, Dethier, Halil Edhem Bey gibi müzeciler Türk müzeciliğinin temellerini atmışlardır.
Cumhuriyetinin kurulması ile birlikte, Atatürk’ün büyük desteği ile Türk müzeciliğinde, yeni bir dönem başlamıştır. Atatürk milli kültürümüzü yansıtan müzelerimize Milli Mücadelenin başlangıcından itibaren önem vermiştir. Kurtuluş Savaşı’nın en şiddetli günlerinde, Yunan orduları Ankara’ya yaklaşırken Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının hemen ardından 9 Mayıs 1920 günlü hükümet programına “Mili eski eserlerimizi bir an önce derleyerek korumanın amaçlandığını” koydurmuştur. Bunun ardından da yeni kurulan hükümette Maarif Vekaletine bağlı bir müdür ve bir katip kadrolu Türk Asar-ı Atika Müdürlüğü’nü kurdurmuştur. O günlerde Maarif Vekaleti merkez örgütünün bakan dışında yirmi kişiden meydana geldiği düşünülecek olursa iki kişilik Türk Asar-ı Atika Müdürlüğü’nün önemi bir kat daha artmaktadır. Savaşın bitiminden sonra Atatürk’ün çabaları ile yeni müzeler kurulmaya başlamış, arkeoloji kazılarına önem verilmiş, müzeci yetişebilmesi için Avrupa’ya öğrenciler gönderilmiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin yeni müzeler kuracak parası olmadığından eski yapılardan yararlanılmış, eserler toplanmış ve kazılar yapılmıştır. O zor ve imkansızlıklar içerisindeki günlerde, Türk müzecileri büyük bir özveri ile çalışmış müzelerini kurmuşlar, yayınlar yapmışlardır. Bugün hepsini rahmetle anmalıyız. Ne ilginçtir ki, o müzecilerin hiç birisinin ismi ne şaibeye, ne de yolsuzluğa karışmıştır.
Bunları yazmamın nedeni sizlere müzecilik dersi vermek değildir. Yalnızca nereden nereye geldiğimizi bir kez daha gözler önüne sermektir.
Türk müzecilerinin özverisi ile bu durum üç aşağı beş yukarı l980’li yılların sonuna kadar gelmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir müsteşarlıkla yürütülen müzeler, daha sonra kurulan Kültür Bakanlığı’na bağlanmıştır. Müzeciler bu yeni yapılanmadan önce memnun olmuş, daha da gelişeceklerini, Avrupa’ya yaklaşacaklarını sanmışlardır. Oysa umduklarını bulamamışlardır. Kültür Bakanlığı, bugün olduğu gibi Turizm Bakanlığı ile bir birleşmiş, bir ayrılmıştır. Yönetime gelenler müzeler dışında her şey ile ilgilenmişlerdir. Bazıları tüm çalışmasını turizme, bazısı sinema ve tiyatroya ayırmıştır. Bakanlıkta müzecilik üvey evlat muamelesi görünce, başarılı olunamamış, yozlaşma, çöküş bütün hızı ile sürmüştür.
Bunun kaçınılmaz sonucu olarak, bugün Türk Müzeciliği sözcüğün tam anlamı ile çökmüştür.
Bu çöküş neden başladı?
Öncelikle siyaset 1980’li yıllarda müzelere de bulaşmıştır. Konuyu bilmeyen, bunun eğitimini almamış kişiler yönetime gelmiştir. Bunlardan biri bana açıkça ifade etmişti; “Tam müzeciliği öğreniyordum ki, görevim sona erdi”... Oysa müzeciliğin, ayrı bir bilim dalı olduğunu öğrendim dediği anda bile bilmiyordu.
Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür” sözünü neden söylediği bile hiç düşünülmemiştir. Belki de bu sözün gerçek anlamı bile bilinmiyor...
Kültür Bakanlığı Müzelerine Başbakanlığın çıkardığı bir tasarruf genelgesi uyarınca 1988 yılından sonra ne uzman ne de yardımcı hizmetler personeli alınmıştır. Siyasi nedenlerle bazı bakanlar seçim bölgelerinde çok az sayıda eleman alınması için sınav açmış, diğer kamu kuruluşlarından yatay geçişler yapmışlarsa da bunlar yeterli olamamıştır. Türkiye’deki üniversitelerin arkeoloji, tarih, filoloji ve sanat tarihi bölümlerini bitiren pek çok öğrenci de Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda görev alamamış, eğitimleri dışında, daha doğrusu bulabildikleri yerlerde çalışmak zorunda kalmışlardır. Bu durum da müze-bilim yönünden büyük bir kayıp olmuştur, eski müzeciler ayrılmış veya ayrılmak zorunda bırakılmış, yerleri ise konuyu bilen uzmanlarca doldurulamamıştır.
Yazılı ve görsel basında zaman zaman müzecilerimizin başarılarından, dış ülkelerin müzelere, müzecilere verdikleri ödülleri içeren haberler yer almıştır. Bu başarıların hiç birisinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkısı yoktur. Müzeciler kendi çabaları, becerileri ve yetenekleri ile müzelerine yeni bölümler açmışlar, eserlerini tanıtmışlar, ziyaretçi sayılarını arttırmışlardır. Örneğin Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Antalya Arkeoloji Müzesi, Yalvaç Müzesi ve Efes Arkeoloji Müzesi bunların başında gelmektedir. Ne var ki, bu müzelerin yaptıkları tamamen o müze yönetim ve uzmanlarının kişisel çabaları ile olmuştur. Yeni müze bölümlerinin açılışları ve basında Bakanlık çalışması gibi gösterilmiştir. Konuyu bilmeyenler bunların tamamen Bakanlık tarafından yönlendirildiğini sanmışlardır. Oysa bu işlerden bakanlığın haberi bile yoktur. Günümüzde bu tür çalışmalar da artık yapılamamaktadır. Yapılabilmesi de çok zordur. Bazı yeni müze yöneticileri eskilerin yaptıklarını kendilerine mal ederek, onları kötülemeye çalışmaları da bilgisizliğin, yozlaşmanın bir diğer üzücü yanıdır. Müzelerini müze yapan müzecilerin büyük bir kısmı 61 yaş emeklilik yasası uyarınca emekliye ayrılmış veya üst yönetimin, yanlı müfettişlerin tahkikatları sonunda gönülden bağlı oldukları müzelerinden ayrılmak zorunda kalmışlardı. Bazıları üniversitelere, bazıları da özel müzelere geçmiş ve kısacası hiç biri işsiz kalmamıştır.
Kültür ve Turizm Bakanlığı kaçırdığı elemanlarının değerini bir türlü anlayamadığı gibi, elinde kalabilenlerin de değerini, bilgisini bilmekten çok uzaktır. Günümüzde boşalan müzelere eskileri aratmayacak nitelikte atayacak elemanı da elinde kalmamıştır. Aslında yönetim bunun bilincinde de değildir. Ben atadım oldu bitti düşüncesi içerisindedir.
Uykuya yatmakla da bu işler yürümüyor.
Günümüzün Kültür ve Turizm Bakanlığı müzelerinde yetenekli, eskileri aratmayacak yöneticisi, uzmanı, yardımcı hizmetler sınıfından elemanı olmadığı gibi, bilimsel veya halkı kültürel yönden aydınlatacak yayınlar yapılmıyor, müzelere yeni bölümler açılmıyor, önceden açılanlar da peş peşe kapanıyor. İşin daha da acısı elde kalan bir iki müze müdürü de Ayasofya’da, Gaziantep’te, Tekirdağ’da olduğu gibi yerlerinden alınıp başka yerlere veriliyor.Görev yerleri değiştirilenler Bölge İdare Mahkeme kararları ile yerlerine dönseler bile yarınlarından emin olamıyorlar.
Kültür ve Turizm Bakanı bunları bilemez. Çünkü yanındaki danışmalılarından hiç birisi müzeci değil ve bu konuda da eğitim de almamışlardır. Son günlerde bir de acayip bir yeni yapılanma ortaya koyuldu. Müzeler, ulusal, arkeoloji ve etnografya olmak üzere üç ayrı gruba ayrıldı.Ulusal müzeler bakanlığın inisiyatifinde kalacak, onun dışında arkeoloji müzeleri valiliklere, etnografya müzeleri de yerel yönetimlere bırakılacakmış!..Ulusal müzelerde başkan yönetiminde iki-üç müdür olacakmış!..
Ulusal müze başkanında ise müze-bilim eğitimi aranmayacakmış. Yeni çıkarılan yasaya göre de dini eğitim almış bir kişi bilimsel kuruluşların, müzelerin başına geçebilir. İstanbul’daki bir müzede bu şekilde bir uygulamanın yapıldığı söyleniyor. Doğruluk derecesini araştıramadım, öğrenince onunla da ilgili ayrı bir yazı yazacağım. Müze eğitimi almamış bir başkan ile onun emrindeki müdürlerin yetki karmaşasından ötürü birbirleri ile veya başkanla çatışmalarının da yakında ortaya çıkması olağandır.
Valilikler müzelerle ne derece ilgilenir, o da başlı başına bir konudur. Etnografya Müzesi olarak Türkiye’de yalnızca Ankara’daki Etnografya Müzesi vardır. Diğer müzelerin içerisinde etnografya ile ilgili bölümler bulunmaktadır. Bu arada akla takılan bir soru da Anadolu’da bulunan Atatürk evleri ve müzeleri etnografya kapsamındadır. Onları yerel belediyelere vererek Bakanlık acaba sırtından yük mü atmak istiyor?
Atatürk evleri ve müzeleri ile yerel belediyeler ilgilenir mi, ilgilenmez mi?
Bu durumda Kültür ve Turizm Bakanlığı müzeleri tam bir kaosun içerisine düşmüştür. Bu işler düzelir mi? Düzelmesine düzelir ama bu günkü düşünce ile olamaz . Onun çarelerini de başka bir yazımda dile getirmek isterim.Yazım köşe yazısı olmaktan çıkıp araştırmaya dönüştü.
Akılca, bilimsel düşünce ve aydınlanma felsefesinden geçen kişiler bu yozlaşmayı ve bu kaosu önleyebilir.
Uyumakla da bu işler olmaz!...
erdemyucel2002@hotmail.com
Yayın Tarihi :
6 Mart 2006 Pazartesi 11:32:00
Yorumlarınız
Memur IP: 212.174.179.xxx Tarih : 8.03.2006 12:11:14
Ben Sanat Tarihi ve Arkeoloji Bölümü Sanat Tarihi Ana Bilim Dalı mezunuyum. Okul yıllarımda 6 dönem kazılara katıldım. Okuldan mezun olunca o zamankl Kültür Bakanlığına giremedik.İlçemin belediyesinde meslek lisesi mezunu olduğum için teknisyen kadrosu ile işe başladım. Daha sonra ki yılar içinde Kültür Bakanlığına geldim. Mesleğimizi ifa ederiz diye. Fakat dediler ki, sen teknisyensin ne müze araştırmacısı ne de arkeolog olamazsın. 6 yıl oldu olamadık. Kültür ve Turizm Bakanlığı olduk yine olamadık. olamayacağızda. işin garip yanı bakanlığa uzman ve uzman yardımcısı kadroları tahsis ettiler ve üniversitenin bir çok bölüm mezunlarını işe aldılar. Bizlerle aynı bölüm mezunları. Erken dünyaya geldiğimize kahrettik. Bakanlıkta 10,15,20 ve 25 yılını vermiş doktorasını yapmış arkadaşlar bile bu sınava alınmadılar. Şimdi bu iş nasıl düzelir. Elbette biz kimsenin işe alınmasına karşı değiliz. Bu ülkede yaşayan herkes elbette iş sahibi olma hakkına sahiptir.Buradaki tepki onların şahsına kesinlikle değildir. Bu arkadaşlar neyin uzmanı? Biz çözemedik. Eğitim olarak farklı olarak ne yapmışlar bu farkı çözemedik. Rölöve ve Anıtlar Müdürlükleri var ama ne arkeolog ne sanat tarihçisi ne uzman var. Mimarlar, İnşaat, elektrik, makina, ziraat mühendisleri, inş. teknikeri, teknisyeni ve yine elektrik teknikeri, teknisyeni ve başka bölümlerden insanlar çalışmakta. Bu meslek gurupları bir tarihi eser hakkında restore edilmesi hususunda kontrollük yapmaktadır. Tamam statik, elektrik, makina ile ilgili kısımlarda bilgilerine baş vurulmalıdır. Ancak, eserin tarihi ve sanat bakımından kimlerce incelemeli? Eserin hiç bir aşamasında işin uzmanı konumuna gelmiş olanların fikri dahi sorulmamaktadır. Sonuç olarak nereden tutarsanız tutun dökülüyoruz. Değerler bakımından kendi çalışanına arkasını dönen kurumdan güzel ve doğru işler beklemek zaten yanlı olmazmı. Bundan daha vahim olayların yaşandığı bir kuruluştan başka ne beklenebilirki. İl Kültür ve Turizm Müdürlüklerinin bir kuruluş amacı vardır ama bu günki idare edilme şekileri ve idare edenleri incelenirse her şey daha net anlaşılır. Müzeler çökmesinde ne olsun ki ?
remzi yılmaz IP: 85.106.225.xxx Tarih : 7.03.2006 14:53:44
Bizim Malatya'da bi laf vardır(ekmeği ekmekciye ver bi ekmekde üsde verdiye) işde her konuda oldugu gibi bu konudada işi erbabına degilde hatırına verenler in yüzünden müzelerde bu duruma gelir, sağlık da, sanayide, turizmde,futbolda hizmet in olabilecegi her alanda da durum bundan farksız olur sahsi menfaatler ülke menfaatlerinin arkasına gecmediği müddetce halimiz budur her alandada şimdi konu tarih ve müze ama aslında her alanda her konuda durum bence aynı. işi seven canı gönülden yapmak isteyen ve tecrübeli olan işi en iyi bilen kişilere vermek lazım, bu kişinin siyasi fikri dili dini ne olursa olsun bu iş onun olsun yeterki ozaman işde böyle şu öldü bu bitti diye hayıflanmayız... bence