Taksim ve Gezi Parkından yükselen özgürlük sesleri ve hükümete yöneltilen tepkiler günlerdir toplumun dikkatini üzerine çekmişti. Orada şiddete yönelik olaylar yaşanırken, Güneydoğu’da akıl almaz işler çevriliyor ve küstahlık, şımarıklık sözcüğünün tam anlamıyla diz boyu…
Bazıları meydanı boş bulmuş, at koşturuyor, bölünmeyi gerçekleştirmek için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar. Ordu kışlasına çekilmiş, sesi soluğu çıkmıyor. İmralı’daki müebbete mahkûm ise arkasındaki terör ordusunun kumandanı (!) edasıyla emir üzerine emir yağdırıyor. İş bununla da kalmıyor, İmralı’da basın toplantısı yapmayı istiyor. İstemek ne kelime ilan ediyor!
Kuşkusuz, kendisine bazı tavizler verilmiş olmalı ki her sözü bir cevher sanılıyor, bir dediği iki edilmiyor!.. Muayene edilmesi için bağımsız doktorlardan oluşan heyet istiyor! Kendisine bakan doktorlara inanmıyor. Gözlerinde yaşarma, burun ve genizde akıntısı varmış!.. Afrası tafrası da işin cabası. Kısacası el bebek gül bebek… Aman bir sorun çıkmasın diye ne isterse yapılıyor…
Konforlu odasının yanındaki bir başka odayı da isteyerek her ikisinin süit haline getirilmesini adeta emrediyor!..
Afrika’da yakalanıp yurda getirilerken uçaktaki, ağlamaklı, yalvaran adamın hali gözlerimin önüne geliyor. O korkudan titreyen adam nasıl bu hale getirildi diye düşünüyorum.
Kendisine acındırmada da üstüne yok. Ziyaretine giden kardeşi; “Abim diyor ki, ya ben çat diye ölürsem ne olacak?” diye adeta hesap soruyor!.. Belki de çalışmaları için, örgütü yönetmesi için yardımcı ve sekreter bile istemiştir. İnsan elinde olmadan düşünüyor, diğer siyasi mahkûmlar acaba ne durumdalar diye…
Bu ne biçim mahkûm ki, örgütün diğer başlarıyla, Kandil’dekiler ile haberleşebiliyor? Ondan ve ordunun kışlasına çekilmiş olmasından cesaret alan örgütü Güneydoğu’da at koşturuyor. Devletin valisi son zamanlarda örgüte katılanların sayısında artış var diye itirafta bulunuyor.
Hani PKK örgütü sınır dışına çıkacaktı?.. Sahi çıktılar mı? Çıkanların basında birkaç resmi yayınlandı, çıkan ne kadar, kalan ne kadar devleti yönetenler bile bunu tam olarak bilmiyor. Bazıları yüzde sekseni çıkmadı diyor, bazıları da hasta, yaşlı, problemli olanlar ve çocuklar çıktı diyor. AKP Diyarbakır milletvekili çekilme çok yavaş, yüzde on beş yirmi kadar diyor. Sonra da örgüte yeni üyeler kabul edildiğinden söz ediyor! Bu arada bazıları önderimiz serbest bırakılmadıkça bu iş bitmez diye tehditler savuruyor. Belli ki el altından örgüte uçurulan yapacağız edeceğiz, biraz sabır sözlerine itibar etmiyor…
Güneydoğu’da asayiş birimleri kurup ilçe merkezinde diploma törenleri düzenlemişler. Apo posterlerinin önünde yemin ederek ellerinde kaleşnikoflarıyla diplomalarını almışlar. Sonra da kendilerine verdikleri KCK/Asayiş birimi ismiyle Diyarbakır Lice’de yol kontrollerine çıkmışlar, kimlik soruyorlar, yine inşaat şantiyelerini, karakol inşaatlarını basıp işçileri kaçırıyorlar. Lice’de öldürülen teröristler için törenle şehitlik bile açılmış. Bütün bunlar öz savunma gücünün dünyaya ilan edilmesinden başka bir şey değildir. Kuşkusuz, anlayana… Sonra da birileri ortaya çıkıp oraya yapılacak yatırımlar için iş adamlarına çağrıda buluyor. TUSİAD heyeti Cizre’ye yatırım yapmaya gelmiş yabancı heyetler Kürtçe merhaba sözü ile karşılanmışlar. Anlaşılan PKK terörü sürüyor, bir farkla; şimdilik kimse öldürülmüyor… Türk askeri de emir almadıklarından kışlalarından dışarı çıkmıyor, kendi iç işleriyle meşguller…
Ne gariptir ki, birkaç ay önce Kandil’de PKK yönetiminin yaptığı basın toplantısına Türk gazeteciler de katılmışlardı. Kısacası çoğu kişi bu işten memnun görünüyor!..
Çekilme sahte veya göstermelik mi?
PKK Güneydoğu’ya yerleşiyor mu?
Meydan onlara mı kaldı?
BDP Genel Başkanı, hükümetin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmediğini söylemiş... Ardından da “PKK silahlı güçleri de sizin karakaşınız, kara gözünüz için sınırları herhalde terk etmiyor. Siyaset konuşulabilsin diye bunu yapıyor” diyor.
PKK’nın silahı bırakacağına inanmak biraz safdillik olur. Silah bırakma PKK’nın daha çok avantaj sağlamayabilmek için başvurduğu bir oyun olmalıdır. Son otuz yıla baktığımızda bu konuda PKK hep aldatan, devlet ise aldanan taraf olmuştur. Terör örgütlerinin ortaya çıkışından bu yana gelişen olaylara bakıp insanları öldüren, otobüsleri, iş makinelerini yakanlar nasıl oldu da barışçı oldu diye düşünülmelidir.
PKK ve onları destekleyenlere ne kadar ödün verilirse, onlar daha fazlasını ister ve devletin tepesine çıkar. PKK şehitliği kurmak, kalaşnikoflu diploma törenleri düzenlemek, generallerin bulunduğu helikoptere silah sıkmak tek kelime ile gözdağı vermek, devletle alay etmektir. Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesi karşısında olan Rasulayn’da sınıra yüz metre uzağında PKK’nın PYD bayrağı çekildi. Bu durumda Suriye ile olan sınırımız PKK’ya devredilmiş olmuyor mu?
Sınırlarda yeni karakollar istemeyen terör örgütüne “yenilerini yapmıyoruz, eskileri tamir ediyoruz” sözünü bir bakan söylüyorsa; buna tek kelime ile acizlik denilmez mi? “Dört aydır şehit gelmiyor” sözü ile avunuluyorsa; buna denecek bir şey kalmıyor.
Kısacası barış kolay değildir. Ancak herkes attığı adıma, söyleyeceği söze dikkat etmelidir. Barış hiçbir zaman ver kurtul olmamalıdır.
erdemyucel2002@hotmail.com
Çok haklısınız. Kürtler "şımardı." "Küstahlaştı". Hak etmedikleri ve kendine ait olmayan şeyleri istiyorlar.
Biraz tarihine bakalaım. Kürtler; 1071 yılında, nerede ve nasıl olduğu bilinmeyen bir coğrafyadan Anadoluya geldiler. O tarihte Anadolu'da Türkler yaşıyordu. Türkler bu yeni gelen millete koşullu olarak kapılarını açtılar. Birinci şart; şımarmayacaklar, ikinci şart ise küstahlaşmayacaklardı. Kürtler bunun ne anlama geldiğini sorduklarında; "Anadilinizi unutun. Türk gibi yaşayın" dediler.
Bir başka tarih yorumu şöyle olabilir: Sanırsınız ki; Mustafa Kemal 1919 yılında Anadolu'ya Kürtlerle savaşmak için çıktı. Bu savaşta Kürtler yenildiler. Savaşın galibi Türkler Kürtlere; "Arkadaş siz yenildiniz. Bu topraklarda ancak tüm ulusal özelliklerinizden taviz verirseniz yaşarsınız." dediler. Kürler de yenilmiş bir halk olarak bu koşulları kabul ettiler. Şimdilerde ise nasıl oldu ise hak-hukuk talabine başladılar ve şımardılar.
Türk-Kürt herkesin bildiği gibi olaylar yukarıda anlatıldığı gibi olmamıştır. Yüzyılımızda kimse masallara inanmıyor. Kimse kolay kolay köleliği kabullenmiyor.
1071 de Alpaslan'a Anadolu kapıları yörede yaşayan Kürtlerin destek ve yardımları ile açılmıştır. Ama sizin nobran ve kibirli tarih anlayışınız olayı şöyle anlatır. "Alpaslan 50 bin kişilik ordusu ile Romen Diyojen'in 200 Bin kişilik ordusunu yendi." Başka topraklardasınız. Lojistik desteğinizin Doğu Roma ordularından daha zayıf olması gerekmez mi? Siz böyle öğrendiniz ve bu masalla böyle yaşayın.
Kurtuluş Mücadelesi neden Erzurum'dan başladı diye kendinize bir kere sormak aklınıza geldi mi? O kongreye katılan 30 kişiden 25'i Kürt beyi ya da Kürt Kanaat Önderidir. Geri kalan beş kişi ise Mustafa Kemal ve arkadaşlarıdır. O kongre Sivas ve sonraki kongrelerde kendisin temsilen Mustafa Kemal'i seçmiştir.
Hoş; Kürtlerin bu savaşma isteğinin arkasında yurtseverliklerinin yanında,1915 yılında tehcir edilen Ermeni vatandaşlarımızın batılı ülkeler desteği ile geri gelip kendilerina ait olan toprakları geri isteyecekleri fikri de yatar. Aama her şart ve koşulda Kürtler savaş becerilerini Türklerin yanında savaşarak kullanmışlardır. (Gelibolu)
Mustafa Kemal kongre başkanı seçildikten sonra Kürt beylerine başkan sıfatıyla mektuplar yazmıştır. Bu mektupların teması; başlatılacak kurtuluş mücadelesinde destek olmaları üzerinedir. Hiç birinde Türk ya da Türklük adı geçmemektedir. Daha çok islam kardeşliği vurgulanmış, eğer destek olmaz iseler Batılı ulusların Doğu ve Güneydoğu Anadoluyu ermeni vatanına dönüştürecekleri yazılıdır. Günümüzde bu mektuplar ulaşılabilir kaynaklar arasındadır. Dileyen okuyabilir.
Doğu'da bunlar olurken, Batıda asker kaçakları ile mücadele etmek için İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Hoş bunu çok görmemek lazım. Başta; Balkan savaşları olmak üzere, Birinci Dünya harbi arkasından yenilmiş ve dağılmaya yüz tutmuş bir devletin savaş yorgunu halkı. O halkın aç, perişan ve yılgın çocuklarını tekrar savaşatırmak kolay olmayabilir ve ne tekim öyle de olmuştur.
1924 Anayasasına gelinceye kadar Kürtler sistemin bir parçası idiler. 1924 Anayasası ile dışlandılar. Arkasından gelen isyanlar ve kıyımlar kitaplara sığmaz. Kendisine insanım diyenin ve bir parça vicdanı olanın ise tahammül edemiyeceği olaylardır. (Dersim, Koçuşağı Aşiret, Zilan Deresi)
Eminim bu yazdıklarımdan sonra bir çok yorumcu zıplayacaktır. Resmi tarihin öğrettikleri ile yetinir ve orada yazılan her şeyi doğru kabul ederseniz, buradaki tek bir kelimeye bile tahammül edemezsiniz.
Ben çok şımarık biriyim. Doğup büyüdüğüm ve atalarımın da ana vatanı olan bu topraklarda Anadilimi konuşacağım. Anadilimde okullar açılması için mücadele edeceğim. Her vatandaş gibi kendi kültürümün kendi dilimde yayılması için çabalayacağım. (Bakın bu son parağrafta bir ulus, bir etnisite ve bır ırkın adı geçmiyor.Bunu herkes kendine uydurabilir. Bu işi yaptığınızda da 21. yüzyılda ne kadar çağdaş ve ne kadar olması gereken bir talep olduğu anlaşılacaktır.)Saygılarımla. K. Mükremin Barut
tartisma münazalar olmali herkez ayni fikirde olmamali normalde sonu gelmez ama istinalar disi son gelmelimi gelmeli kim hakli kim haksiz önemli degil hep beraber kahve icmek mümkün olsa kahve bahane el ele olmak sahane okul yilarimdan bir derste münazara basladi ama zil caldi münazara zilin calmasiyla son buldu ama o konu o münzara hayatta hala devam ediyor ben o zit karsi görüslü kisilerle bir bulussam da bir bir birimize sarilsam i özlemle Hayal ediyorum birbirimizi yemegi aklimdan bile gecirmiyorum saygilar selamlar Not: insanlarimizin gercek yasantisi ve idare seklimiz bumudur diye kendi kendime de düsünmüyor degilim
Kent Haber Sitesi'nde birkaç gün önce yayınlanan "Tatilin en güzel yeri" manşetli konuya yaptığım yorumumda, 1970 yılında stajyer olarak gittiğim Tunceli'de izlediğim ve unutamadığım anılarımı kısaca belirtmiştim. Şimdi yeri gelmişken bir anımı daha anlatmak ihtiyacını duydum. Aynı fakülteden dört arkadışımla birlikte bu beldeye - bir aylık staj için- gitmiştik. Hepimiz, '68 Kuşağından' olan ve sosyalist düşüncelere sahip kişiler idik. Tunceli'nin Munzur nehrine hakim mutena 'tepe testorantında' ilk akşam yemeğimizi yerken, içimizden biraz heyecanlı ve sabırsız olan arkadaşlarımdan biri, "- garson, yemeği ısmarladık, hâlâ bekleriz" diyiverdi.. İşletmenin sahibi, ellerini kavuşturarak masamıza geldi, şöyle dedi: "- beyim, size lâyik en güzelini yapmaya çalışıyoruz, sabrınızı dilerim. lütfen bizleri hakir görmeyin, hep eziklik içinde yaşam sürmemiz bizleri çok üzmektedir." Hepimiz, şaşkınlık, bocalama, üzüntü içinde eğidiğimiz başlarımızı iki elimizin arasına almıştık. Kendisini masamıza davet edip açıklamalarda bulunmuş ve gönlünü almıştık. Bu kardeşimize kısaca şunları izah etmiştik: "- Bizler bütünüz, ülkemizde sizlerle birlikte ve kardeşçe emperyalistlere karşı mücadele veriyoruz, bizler ırkçı değil, sizler gibi sosyalistiz, bizlerin özgürlüğü sizlerin özgürlüğüdür." Sonuç olarak belirteceğim şudur; İnançlı olduğuna hiçbir zaman inanmadığım, dağda uluyan çakala tapan, ırkçı ve faşist olarak kendilerine 'başbuğu' (!) denilen bir lider bulan ve de bugün dahi selefleriyle bu işi yürütmeye çabalayan malum Parti'ye veya buna benzer Partilere lânet olsun !
Sayin K. Mükremin Barut:
yukardaki yorumlarinizi lutfen kaybetmeyin. tekrar tekrar omrunuzun sonuna kadar olaylar gelistikce okuyun.su an kendinizde grami olmayan fakat kendinizce varsaydiginiz humanism ve tarafsizlik kendini o zamanlarda gostermeye baslayacak.
yahu siz ayda falan mi yasiyordunuz? veya kurtleri ne kadar az tanidiginizin farkindamisiniz? yoksa kurtlerin turkiye sosyalinde en muhafazakar ve dinci olduklarini inkar edecek kadar sig misiniz?
yahu her cumleniz yalan, yanlis ve ajitasyon dolu...yine de umarim bu yazilariniz -ve kimbilir yaptiklariniz- yuzunden gelecekte buyuk bir mutsuzluk ve pismanlik icinde bu dunyadan gocup gitmezsiniz.
Sevgili Mükremin Barut kardeşimin kabaran millî hislerini anlayabiliyor ve birçok noktadan haklılığını takdir edebiliyorum. Ne var ki tarihî olayları anlatırken tek yönlü görüş açısı kullanmak bilimsel ilkelere aykırı düşebiliyor. Gelibolu savaşında çarpışanlar, Osmanlı uyruğunda bulunan ve ayrım gütmeden, her kesimden alınan askerlerdi. Bunlar gönüllü taburlar değildi. Nüfus oranlarına göre çeşitlilik arz ediyordu. Bu da çok doğaldı. İkincisi Erzurum Kongresinde Kürd-Türk ayrımı söz konusu değildi. Kongre üyeleri 30 kişi değil, 53 kişiydi. Bitlis'den 3, Erzurum'dan 22, Sivas'dan 10, Trabzon'dan 16, Van'dan 2 delege vardı. Bunlardan 30 kadarı Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti mensubu, 15'i Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti mensubu idi. Mustafa Kemal, Rauf Bey ve arkadaşları Batılı idi ve direksiyon onların elindeydi. Delegelerin çoğunluğu İttihat-Terakki mensubu olup Kürd asıllılar Ziya Gökalp'in ilkelerini benimsemiş kişilerdi. Kürd Teali Cemiyeti mensupları ve Kürd milliyetçileri kongreye kabul edilmemişlerdi. Diyarbakır, Elaziz, Derşim ve Mardin temsilcilerinin kongreye iştirakini bölge valileri yasaklamışlar ve göndermemişlerdi. Bu gibi ayrıntıları pek çok kaynaktan, özellikle Şevket Süreyya Aydemir'in İkinci Adam 2. ve 3. ciltlerinde bulabilir veya Bir Kürd sitesi olan gelavej.net'den Doxan imzası ile okuyabilirsiniz. Selâm ve sevgilerimle...
PUSULARIN, SİSLERİN ARKASINA SIĞINMADAN YAŞAMAK
İnsanların dünya görüşleri birbirlerine ne kadar aykırı olursa olsun; tartışmayı, müşavere etmeyi en güzel ve en insani faliyetlerden biri sayarım.
Orta öğrenim yıllarımızda öğretmenlerimizin hakemliğinde MÜNAZARALAR yapardık.
Kurgu şöyleydi: Bir konu ele alınır, ya da öğretmenler tarafından verilir, iki takıma ayrılmış öğrenciler bu konu etrafında fikir yarıştırırlardı. Bize verilen tartışma süresinin sonunda, öğretmenlerimizden oluşan hakemler birinci olan grubu seçerlerdi. Beraberlik diye bir şey yoktu. Münazaranın mutlaka bir galibi olurdu.
Üniversite hayatımız başladığında (Yetmişli yıllar) öğrenciler çoktan sağ ve sol gruplar olarak birbirinden ayrılmışlardı. Başlangıçta bir fikir etrafında tartışan sol ve sağcı gençler bu galip gelme arzusu ile giderek yumruklaşmalara, ardından taşlı-soplı kavgalara ve daha sonra silahlı çatışmalara evrildiler. Kim nerede ve nasıl bir plan yaptı ise beyinlerimize işlenen bu; "Fikren Galip Gelme" arzusu bizi on yıl gibi kısa bir zaman aralığındaen şiddetli çatışmalar içine itti.
Öyle ki benim öğrencilik yıllarımda okuduğum ODTÜ'de güçlü ve örgütlü sağ gruplar olmamasına rağmen, sol gruplar kendi fikirlerinin daha üstün ve dolayısı ile sonuç alıcı olduğunu iddia ederler ve fikren galip gelmeye çalışırlardı. İnanın bana sonuç alınmayan bu tartışmalar da çoğu kez yumruklu, sopalı kavgalara dönüşürdü. Fazladan; Lenin'in ve Marx'ın kimi kitaplarında muarızları için kullandığı alaycı dil, bizim gibi bir toplumda çabucak aşağılayıcı bir dile dönüşebilmişti. Kimi yorumlarda buna tanık oluyoruz ve hatta kendimiz de zaman zaman bu hataya düşüyoruz.
Gelelim bu yorumdaki asıl konumuza. Tüm yukarıda bahsettiğim tartışmalarda, fikren taban tabana zıt konumda bile olsanız, en temel ve değişmeyen kural: tartıştığınız kişiyi bilyor olmanızdır.
Rumuzların arkasına sığınarak bana hakaret eden ve görüşlerimi çürütmeye çalışan arkadaşlar FACE'e bakıp kim olduğumu görebilirler. Yaptıklarım, yazdıklarım, sanatım, mesleki (mimari) ürünlerim, siyasi ortamlarda sunduğum paneller, spor yaşantım hemen hepsi detayları ile orada yer alıyor.
Ben sisteme muhalif kişiliğim ile rumuzların arkasına saklanmıyorken, sistem yalakası ve başkalarının tetikçiliğine soyunanların bu kadar korkuyor olmasına anlam veremiyorum.
Belli ki uyarılarımıza rağmen Kent-Haber, rumuz ile yazanların yorumlarına yer vermeye devam edecek. Varsın etsin. Eşitsizliğe dayanan bu prensibin neredeyse on yıllık yayın hayatı olan "KENT-HABER" in çıtasını düşürdüğüne inanıyorum. Yoksa bana göre bir sorun yok.
"Gelecekte büyük bir mutsuzluk ve pişmanlık içinde göçüp gitme" fikri benim gibi yaşayanlar için geçerli olmasa gerek. Yani ben kendim gibi yaşıyorum. Her şeyim açık ve ortada.
Oysa siz; on ya da yirmi sene sonra; "Ben neyi "Correct" ettim. Keşke kendime "Terminator" rumuzu seçseydim. Bu çok daha uygun olurdu." Demek sorunda kalmayasınız. Çünkü fikir sunmaktan çok, yıkıp yok etme yolu seçmişsiniz. Bu konuda hakemliği yorumcu kardeşlerime bırakıyorum.
Küçük bir not eklemekte yarar var. Kürtlerin Seküler bir Dünya görüşüne evrilmesi çok kolay. Bu bir hayal değil. Dört nedenle hayal değil. Bir: İslamdan önceki dinlerine bir bakmak lazım. İki : Hareketi başlatan dağ kadrolarının siyasi Dünya görüşlerini bilmek lazım. Üç: Kürt halkının geçmişinde ağalıktan ne kadar çektiyse Şeyhlikten de o kadar çektiğini yeni yetişen Kürt gençleri biliyorlar. Dört: Aklı başında ve ülkesini seven her Türk'ün ortaklaşmış zemini; çağdaş fikirlere sahip Kürt halkından başkası olamaz. AKP oralardan vekil çıkarıyorsa, bunu kendi örgütlülüğü ile değil, oradaki cemaat temelli yapı ve kişilerin çabaları ile "başarıyor".
Yorumların başından beri ifade etmeye çalışıtığım şey: Kendin aydın sayanların, Kürtlerle öteden beri süregelen ilişkilerini bir kez daha gözden geçirmeleri gerekiyor. Yok sayan, inkar eden, aşağılayan tutumdan vaz geçmek lazım. Onlar hak, hukuk dediğnde sizden bir şey eksilmiyor ki? Bahçenizde, evinizde var olan bir şeyi istemiyorlar ki? Neden şımarmış olsunlar. Otuz yıldır kendileri için mücadele ettiler. Şimdi de kendilerine ait olanı istiyorlar.
Saygılarımla.
K. Mükremin BARUT
01.08.2013-ANKARA
Yılmaz Ergüvenç üstadım katkılarınızdan dolayı teşekkür ediyorum. Sizin kimi cümleleriniz üzerine hoşgörünüze sığınarak bir iki söz etmeden önce; "Kabaran milli hisler" kelimesi milliyetçi duyguları çağrıştırıyor. Ben sosyalist ve enternesyonal duygulara sahibim. Tek derdim tüm sosyal gelişmelerin doğru mecrasına evrilmesi ve değerlendirilmesidir.
Türkiye bütünlüğü içinde demokratik özerkliğe inanan biriyim. Bu olmadığı takdirde Dünyadaki gelişmelerin gerisinde kalacak tek ülkenin yine Türkiye olacağına da inanıyorum. 700 bin kilometrekarelik bir ülkeyi üniter bir yapı ile yönetmek çok zor. Kimileri bunu bölünme olarak alıyorlar. Oysa Konya bölgesi, Gebzeden başlamak üzere İstanbul bölgesi, Karadeniz ve Ege idari özerkliğe kavuşabilir. Bunun nesi yanlış. İdari özerkliği de siyasi özerklikle karıştırmamak lazım.
Aşırı Kürt düşmanlığı yapanlar, her fırsatta Kürtlere veryansın edenler bilmeliler ki, en baştaTürklere olmak üzere Türkiye'de yaşayan Kürt ve diğer etnisitelere zarar veriyorlar. Türklere biçilen tek rolün "Kürt Düşmanlığı" olmaması gerektiğine inanıyorum. Türkler kendi enerjilerini böyle anlamsız ve sonuç alınmayacak bir olgu ile tüketmemeliler. "Kürt-Türk Gelibolu'da beraber savaştı" retoriğinin nasıl bir gerçeklik olduğunu ifade etmişsiniz. Osmanlı askerleri idiler ve doğrudur ve resmi emirle savaşa gittiler. Ondan sonrasına bakalım. 1924 ten sonrasına bakalım. Ne oldu da perifere itildiler?
"Kabaran milli hisler" kelimesine takmış değilim ama, bu günlerde Kürt siyasi hareketi ile birazcık olsun dirsek temasında olanlar şunu bilirler: Gerçek Kürt aydınları Kürt hareket ve siyasi mücadelesinin ulusal milliyetçiliğe ve dinsel gericiliğe evrilmesini istemezler. Kürtlere ne kadar karşı ve ne kadar muhallif olursa olsunlar ülkesini seven her samimi Türkün de, böyle düşünmesi gerekir. Derinleşen milliyetçi duygular, düşmanlıkları da derinleştirir. Softalık ya da yobazlıkla savaşmak ise büsbütün zordur. Karşınızda aşamayacağınız dogmaları bulursunuz. Cennet vadiyle kandırılmış fanatik cihadçıları bulursunuz. Bırakın Kürtler sol kulvarda kalsın ve Sekülarist çizgilerini korusunlar. Bu nasıl mı başarılır? Kürtlere bu toprakların ikinci sınıf vatandaşı muamelesi yapmazsınız olur biter. Onları dinlemeyi denersiniz. Ne demek istedilklerini anlamaya çalışırsınız. Bu kadar basit.
1984 Yılında; devlet ve hükümet ağzıyla söylüyorum PKK'ye "Üç beş çapulcu" yakıştırması vardı. Asarız, keseriz yok ederiz deniliyordu. O günden bu güne ne oldu. PPK bir orduya dönüştü. Türkiye sınırları dışında diyordunuz. Bu çekilme hareketi gösterdi ki, gövdenin daha büyük bölümü Türkiye sınırları içinde imiş. Demmek ki sosyal gerçeklikler hamaste cümleleri ile tartılamıyor. Bu gün çekilme ya da silah bırakma konuları da yine doğru değerlendirilmez ise, işi basite alanlar için sonuç hüsran olur.
Şevket Süreyya "Kemalizm" gibi bir ideoloji yaratmaya çalışan ve KADROCU diye bilinen bir grubun kuramcılarından biridir. Ben Enver paşanın Üçüncü cildi, ve Suyu Arayan Adam romanı hariç tüm kitaplarını okudum. (Kitapları seri olarak almıştım) Onu okuduğum tarihlerde şimdiki gibi düşünmüyordum ama Resmi İdeolojinin temsilcisi ve hatta kuramcısı olduğu için objektifliği tartışılır.Ayrı bir gündemle Resmi İdeoloji ve Küerler konusunu tartışmaya varım. Saygılarımla.K. Mükremin BARUT
ver kurtul la baris olmamalidir ver kurtulla bir olsa dahada beter beterin beterine gidisat olacaktir ayrilan taraf batakliga girdigini anliyacak batakliktan kurtulabilen camura kacacak camurdan kurtulabilen yeni sinira dayanacak yeni sinirdan kendini o tarafa atmaya calisacak iste o Zaman ver kurtul dan kurtulunmayacak neler neler olacak Berlin duvari gibi araya duvar cekilse bu duvar yetmiyecek cin sed "i yapilsa buda yetmiyecek simdi bunlar ekmek elden su gölden isi ile bir yerlere gitmeye calisiyorlar ama yarin ekmek elden su gölden olmayinca hadi suyu bulduk diyelim ekmeksiz su karin doyurmazki insallah bir akilli yol bulunur bu akilli yolu ararkende KÜSTAHLIK SIMARIKLIK DIZ BOYU kimseye fayda getirmez aramaninda bir usul ve kaidesi olursa herkez icin iyimi iyi olur su anda siyasi ugras caba var gibime geliyor bu caba iyi sonuc kötü sonuc getirsede getirmese de ugrasin ugrasalim ama kas yapalim derken göz cikarmanin kime ne faydasi olacak kasim olmus ama gözüm gitmis iste bizdeki anlayis sadece bu konuda degil her konuda kas la gözü neden bir arada güzellestiremiyoruz aslinda bunu bir becerebilsek gör memleketin durumunu
Sayın Barut'un, "ben sosyalist ve enternasyonal duygulara sahibim" ifadesini takdirle karşılarım. Önceki bir yorumumda belirttiğim gibi ben, teferruatlı yazıp, fikirlerimi uzunca belirtemiyorum ve öz olarak düşüncelerimi sunmaya çalışıyorum. Ama, yeri geldiği zaman fikirlerimi uzunca ve açıkça belirtmekten de aciz olmadığımı da ifade ederim. Sunduğum şu görüşümle, Kent Haber Sitesi'nin saygın takipçilerinin şimdilik iktifa etmelerini dilerim; "Bugünün malumları, kendi çıkarları için Apo'yu da, Kürt kardeşlerimizi de istismar etmektedirler !" (haliyle devamı gelecektir)
laf etmek, laf yumurtlamak...hem de dogru veya yanlis mi diye hic dusunmeden...hem de istikametini kestir-e-meden...hem de kitlelere nifak tohumlari sokarak ve bunun ayirdinda olmaksizin...hem de bunu humanistlik adinda yaparak...vs vs
Sayin Mukremin Bey siz baktiginiz aynayi degistirin. sizi size melek gosteriyor. belki de bir meleksiniz. ama pek cok ortadogulu gibi hain amel ve emellere alet oluyorsunuz. lakin tuttugunuz yol kardeslik yolu degil, ic-savas yolu. ama her halukarda siz bir "kurtcu - kurt milliyetcisiniz".
AKP de magdur edbiyatini sizin gibilerden almis olmali. suclu iken guclu oluyorsunuz. evet dogru milyonlarca kurt ezilmistir. ezilmektedir. ama turkler ezilmemis midir? ezilmiyorlar mi hali hazirda? yoksa turkleri adamdan saymiyor musunuz?
daha once kurtler kurtleri de turkleri de ezmemis midir? eger bu soruya sasirmissaniz lutfen tarihimizdeki kurt basbakanlara, bakanlara, askerlere, sairlere, edebiyatcilara, diger sanatcilara, dini gorevlilere, seyhlere, sihlara, agalara vs bakin.
iyi niyetle su sorulara cevaplayin:
niye kurtlerin yasadigi bolgelere turk gocu tesvik edilmemistir?
madem etnik temelli siyasa baz oluyor, o zaman niye butun nufus icin bir gen testi yapilmiyor? kim ne kadar turk, ne kadar kurt, ne kadar ermeni, ne kadar arap belli olsun, olmaz mi?
illa kurtlerin bagimsizligi bir ic savas sonrasi mi gerceklesmelidir?
21.ci yuzyilda yani teknolijinin cok gelistigi bir zamanda butun dunya nerdeyse bir kac noktadan yonetilebiliyorken, neden "bolgesel ozerklik" gevisi getirilip kokusu saliniyor? iyi, hakkani, insani vs bir idare icin illa ozerklik lazim mi?
siz ODTU'de okurken hic iki kelimeyi bir araya getiremiyecek kurt ogrenciler gordunuz mu? bir cok kurt ogrencinin "kurt" kontenjanindan universitelere girdigi dogru degil midir?
su an kuvvetler ayrimi ilkesine ters olarak butun gucleri eline geciren kurtler degilmidir? su an kim kimi eziyor tanri askina? su an bizi orta dogu batakligina cok yaklastiran ve taa dibine kadar goturecek sizler degil misiniz?
yahu sizin orgut dediginiz makyavelist bir yaklasimla (veya daha da kotusu baskalarinin insiyatifi ile) AKP ile yani dinci bir parti ile isbirligine gitmedi mi? gitmiyor mu simdi? bu saatten sonra siz kurt toplumunda bir laiklesme umuyorsaniz, size merhaba maraba diyorum.
bence su humanistlik, enternasyonallik, sosyalistlik, mimarlik vs sifatlariniza bir de "toplum muhendisligini" eklemeyin. inanin 5, 10 hatta 20 yil icerisince: su "Kürtlerin Seküler bir Dünya görüşüne evrilmesi çok kolay"cumlelerinize cok guleceksiniz.
neyse sevdigim bir kac deyis ile bitireyim:
"cehalet gider eşeklik baki kalır"
"don't lose your day job"
"kediye kedi"
"turkiye genelinde bir referendum yaparak kurtlere ayrilip kalma secenegi verilmelidir"
Sayın Barut' un çok güzel ve aydınlatıcı olarak yapmış olduğu yorumunu takdirle karşıladığımı belirtir, "hidayete ermişliği" konusuna kesinlikle değinmeyeceğim ! "68 Kuşağı" olarak benim 45 yıldır verdiğim uğraşım işte budur; "vatanımızın bütünlüğünü sağlamak ve Batı emperyalistlerine karşı bu ülkemizin pekişmesini sağlamak için" tüm halkların birlik, beraberlik ve kardeşlik içerisinde" bulunmasıdır ! Lânet olsun "milliyetçilik kavramı içinde" kendilerine pay çıkartanlara; lânet olsun "din sömürüsü ile" kendilerine pay çıkartanlara !..
Mükremin Kardeşim. Bu güne kadar şifahi görüşme olanağına kavuşmadığımıza karşın, şöven milliyetçi değil, hümanist fikirler taşıyan bir kişi olduğunu biliyor ve fikirlerine saygı duyuyor, üstelik takdir ediyorum. Kabaran milli hisler sözünü bu davranışlarımla yorumlamanı, belki de bir dil sürçmesi olarak kabul etmeni diliyorum. Yazdığın diğer hususlarda seninle tamamen mutabıkım. (Galiba eski dille konuştum, ama yaşım gereği ve alışkanlık işte) Selam ve sevgiler...