29
Ocak
2026
Perşembe
ANASAYFA

Lider İradesiyle Demokrasi Olur mu?

Halk egemenliğine dayanan, siyasi bir rejim olan demokrasinin geçmişine baktığımızda; bu sistemin kökeninin Antik Çağlara, özellikle eski Yunan’a, Roma’ya kadar indiğini görürüz. X1X. Yüzyılın monarşi yönetimlerinden sonra Demokrasi kavramı Avrupa’da şekillenmeye başlamış ve bazı ülkelerde halkın oy haklarını kullanmasına başlanmıştır. Demokraside hakların hiçbir ülkede kolayca elde edildiği söylenemez. Bu haklar uzun mücadelelerden sonra elde edilmiştir. Geçen yüzyıl monarşi ile demokrasi kavramlarının çatıştığı bir yüzyıldır. Nazi Almanya’sı ile İtalya’sında, Adolf Hitler ve Benito Mussolini gibi liderler halkın oylarıyla iktidara gelmelerine karşılık, kısa sürede demokrasiyi bir kenara iterek tek adam diktatörlüğüne yönelmişlerdi. Bu da o ülkeler için olduğu kadar, Avrupa’nın da felaketine yol açmıştı.

Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde, birinci ve ikinci Meşrutiyetlerin ilan edilmesine; padişah iradesinin törpülenmesine yönelik hareketler olmuşsa da gerçekte bunların demokrasi ile uzaktan yakından ilgisi olmadığı açıkça görülür.

Yeni Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda da sancılı günler geçmiştir. Atatürk, demokrasiyi benimsemiş bir liderdi. Türkiye’ye demokrasi düşüncesini yerleştirmek için girişimlerde bulunduğu yadsınamaz. Örneğin yeni cumhuriyet şekillenirken, demokrasinin gereği siyasi partilere önem vermiş, Serbest Fırka ile Terakkiperver partilerini kurdurmuştu. Ancak o günlerde, okuma yazmanın yetersizliği, halkın büyük bir kısmının cehaleti, bağnaz din adamlarının baskısı, saltanattan yana olanlar ortaya çıkarak cumhuriyeti tehdit etmeye başlayınca partiler kapatılmıştır. Bundan sonra Türkiye’yi dönemin tek partisi olan ve 1930’da kurulan CHP yönetmek zorunda kalmıştır. Bu durum Avrupa’yı kasıp kavuran II. Dünya Savaşının sonuna kadar sürmüştür. II. Dünya Savaşı süresince ve öncesinde, Türkiye’de 1927, 1931, 1935 ve 1939 yıllarında iki dereceli seçimler yapılarak milletvekilleri seçilmişlerdir. Ne var ki, bir bakıma atamaya dayanan bu seçimlerin günümüz demokrasilerinde olduğu gibi bilinçli halkın oylarına dayandığı söyleyebilmek biraz zordur.

II. Dünya Savaşının bitmesinden sonra Avrupa’da şekillenmeye başlayan demokrasi rüzgârları Türkiye’de de esmeye başlamıştır. Savaşa müttefikler safında girmemek için büyük mücadele veren, girmiş olsaydı, büyük felaketle karşılaşması olağan olan Türkiye, batıdan yana olmak zorundaydı. O yıllarda Stalin Rusya’sı Türkiye’nin doğusunda toprak taleplerinde bulunurken gözlerini Boğazlara dikmişti… Böyle bir ortamda Türkiye demokrasiye geçmek zorundaydı… Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün özverisi, çabaları hiçbir zaman inkâr edilmemelidir.

Yeni Türkiye Cumhuriyetinin ilk yarısını bir kenara bırakacak olursak, Türkiye’de demokrasinin 65 yıllık bir geçmişi olduğu görülür. Demokrasilerde ana koşulun öncelikle halkın eğitimli, bilinçli ve düşünebilir olmasının önemi burada ortaya çıkıyor.

Türkiye’de yeni demokrasi hareketi sayılan 1946 seçimlerine; CHP’den ayrılan Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’ı kurduğu Demokrat Parti ile Millet Partisi katılmıştı. Seçimi CHP kazanmış, diğerleri muhalefette kalmıştı. Ancak bu seçimin şaibeli olduğu iddiaları ortaya atılmışsa da bu durum bugüne kadar tam bir netlik kazanamamıştır. Bu seçimin ardından 1950’de Demokrat Parti iktidara gelmiş, ardından darbeler, muhtıralar ve yine seçim dönemleri yaşanmıştır.

Demokraside ana ilke halkın iradesini yansıtmasıdır. Meclise göndereceği milletvekillerini halkın kendisi seçmelidir. Halkın seçmesi gereken milletvekillerini liderler seçmekte ve onlara “oyunuzu bunlara vereceksiniz” dayatması yapılmaktadır. Halk da futbol takımı tutar gibi gönlünü verdiği veya çıkarı olan parti amblemine mühür basmaktadır. Ne acıdır ki, çoğu kez halk, kimleri meclise göndereceğini bilmemektedir.

Demokrasi böyle olmamalıdır…

12 Haziran seçimlerinde yine öyle olacağı açıktır. Yalnızca CHP bazı illerde önseçim yaparak, en azından delegelerin düşüncesine saygılı davranmıştır.

Başbakan, partisinin 23. dönem son toplantısında verdiği mesajlarda yine aynı yolda yürüyeceklerini, milletvekillerini halkın adına kendisinin ve yönetimin seçeceğinin sinyallerini vermiştir; “Partimizin geleceğini garanti altına almak için dışarıda bırakacağımız arkadaşlar var. Listeye almadığım (almadığımız değil de almadığım!) arkadaşları genel merkezde değerlendireceğim. Aday gösterilmeyen arkadaşlarımızın, başarısız olduklarını düşünmemeleri lazım. Kimse küsmesin, darılmasın, kırılmasın…”

Kuşkusuz, AKP milletvekilleri için eleme süreci bu sözlerle başlamış oluyor. Kimler kalacak, kimler gidecek? Sanırım milletvekilleri şimdi bunun hesabını yapıyorlardır… Büyük olasılıkla meclis çalışmalarına katılmayan, koltuklarını boş bırakanların liste dışında kalacakları açıktır. Parti içtüzüğündeki üç dönem sınırı nedeniyle bazı isimlerin bir sonraki seçimde geri dönebilmeleri için tasarrufta bulunulacağının, dinlendirileceğinin (!) mesajı verilmiştir.

Başbakan’ın sözleri açıkça gösteriyor ki; bugün meclis çatısı altında bulunan AKP’lilerin çoğu önümüzdeki seçimde listede olmayacaklar. Kamer Genç, birkaç ay evvel meclis kürsüsünden kendisine tepki gösteren AKP’lilere, bu seçimde 3/4’ünüz burada olmayacaksınız dememiş miydi?..

Başbakan’ın bu sözleri açıkça gösteriyor ki, adayları halk değil biz seçeriz… Bizden yana olanlar sıra ile meclise gelecek, bazıları bir dönem kalıp, kıyak emeklilikten yararlanacaklar…

İnsanın aklına çeşit çeşit sorular geliyor. Seçilemeyenlerin dokunulmazlık zırhı olmayacağına göre, haklarında açılmış davalar varsa, onlar ne olacak?

Böyle demokrasi halkın mı yoksa liderin mi demokrasisi olur? Yoksa buna cici demokrasi mi denir?

Ben kendim karar veremiyorum; acaba sizler ne düşünürsünüz?


erdemyucel2002@hotmail.com
 

Yayın Tarihi : 11 Nisan 2011 Pazartesi 00:01:36
Güncelleme :11 Nisan 2011 Pazartesi 00:12:51


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?