Biyolojik bir olgu olarak canlıları oluşturan organizmaların, organların, dokuların veya hücrelerin yaşamsal fonksiyonların sona ermesiyle ölüm kaçınılmaz olmaktadır. Onlardan ayrı olarak bazı dış etken veya nedenler de ölümü meydana getirmektedir. Organik yaşlanmalar da ölümün bir başka nedenidir. Ölümün nedenleri sayılamayacak kadar çok olmasına karşın, karmaşık bir organizmanın her hücresi için ölüm nedeninin oksijen eksikliği olduğu da söylenilebilir.
Ölüm ile ilgili dilimizde pek çok deyim vardır. Ölüm Allahın emri, ölümü kolay olmak veya olmamak, ölüme mahkûm olmak, sanatçının veya sanatların ölümü, ölüm kalım meselesi, ölümü göze almak, ölümün soluğunu hissetmek, ölüme karşı koymak, ölüm hak miras helal, ölümle öç alınmaz…
Bu deyim ve atasözlerini çok daha uzatmak mümkündür. Ancak bunların arasında ölüme çare bulunmaz sözü, belki de insanları enine boyuna düşündürüyor.
Ölüme çare bulunur mu?
Yunan mitolojisinde Hekim Tanrısı olarak bilinen Asklepios, doğanın sırlarını öğrenmiş ve kendisini tıp yönünden geliştirmiş. Ölüleri diriltecek, ölümleri sona erdirecek güce ve bilgiye eriştiği de mitolojide yer almıştır. Savaşçı tanrılardan Athena, Gorgo canavarından Mesuda’yı öldürdüğünde vücudundan akan kanları toplayarak Asklepios’a vermiş. Gorgo’nın sağ yanındaki damarlarında dolaşan kan insanlar için zehirli, sol yanındakiler ise yararlıymış. Asklepios bu kanı ölenlerin diriltilmesi için kullanmış. Ancak bunu gören evrenin hâkimi Zeus, doğanın düzenini bozacak olan Asklepios’un gücünden rahatsız olmuş ve onu yıldırımlarıyla vurarak öldürmüştür.
Mitoloji’nin de öngördüğü gibi ölümsüzlük bir bakıma doğanın ve evrenin düzenini bozacak bir olaydır.
Geçtiğimiz günlerde Newsweek dergisi ölüm ve ölümsüzlük konusunda iki bilim adamının ilginç bir tartışmasına yer vermişti. Cambridge Üniversitesi’nden Aubrey de Grey ölümsüzlüğün mümkün olabileceğini, Stanford Üniversitesi’nden Walter Bortz’da bunun doğru olmadığını ileri sürmüştü.
Aubrey de Grey, “Yaşlanmayı tersine döndürebiliriz. Bu da bize ölümsüzlüğün kapısını aralar” demişti. İnsanlar on yılda bir, ya da yirmi yılda bir belirli uygulamalar yaparak organlarını laboratuarlarda üretilen yeni hücrelerle değiştirilebileceğini ileri sürmüştür. Bunun yanı sıra yakın gelecekte yüz elli yaşın orta yaş olabileceğinden söz etmiştir. Ona göre vücudun yaşlanması moleküler ve hücresel bakımdan yedi farklı bozulmadan kaynaklanmaktadır. Bu yedi farklı bozulma teker teker ortadan kaldırılırsa enjeksiyonlarla, organ değişimleriyle, terapilerle insanın gençleştirilmesi mümkün olabilecektir. Bu iddiayı bir hayal diye niteleyen Stanford Üniversitesinden Walter Bortz, bunun mümkün olamayacağı görüşünde ısrar ederek yüz yirmi yaş sınırını aşmanın olanaksızlığı savını ileri sürmüştür.
Aubrey de Grey’in ileri sürdüğü ölümsüzlük insanı mutlu eder mi? Yoksa doğanın düzenini bozarak daha derin çatışmalara mı yol açar?
Örneğin parası olan hücrelerini yenileyerek uzun yaşayacak, parası olmayan ise ölüp gidecek… Belki insan uzun yaşamı boyunca çocuklarının, torunlarının ölümünü görecek, yaşamı acılara dönüşecek. Öte yandan başımızdan gitmesini istediğimiz bir siyasetçi daha başımızda kalacak, insanların başlarına çorap örecek!..
Her ne kadar din kitapları Cennet ve Cehennem kavramlarını ileri sürmüşler veya insanların kıyamet gününde dirileceğini iddia etmişlerse de bazıları inanır, bazıları inanmaz… Din kitaplarında yer alan ve en güzel biçimde dile getirilen Cennet kavramına karşın, insanlar nedense bu dünyadan, sevdiklerinden ayrılmayı göze alarak ölümü istemezler. Batıl inançlar bunun dışında kalır. Cehennem kavramını ortaya koyarak da insanların kötülükler yapmasının önüne geçmenin çareleri aranmıştır.
Ölümden söz etmek biraz karamsar bir yazı olduysa da bu doğanın, insan yapısının bir gereğidir.
Ölümsüz insanlar aramızda yaşamıyorlar mı? Ortaya koydukları bilimsel çalışmaları, icatları, yaptıkları sanat eserleriyle ve yazdıklarıyla insanlığa hizmet etmiş binlerce insan hala yaşıyor. Gün oluyor, onların söylediklerinden, yapıtlarından, eserlerinden söz ediyoruz. O insanlara ölü denilir mi? Onlar aramızda yaşayan ölümsüzler… Biyolojik ve fiziksel olarak yaşamıyorlarsa da fikirleri, düşünceleri ile bizlerden hiç kopmamışlar ve daha da dünya durdukça kopmayacaklardır. İnsan yaşadığı kısa bir ömür içerisinde bir şeyler yapmak, eserler vermek, daha doğrusu diğer insanlara yön vermek zorundadır. Kuşkusuz, öldükten sonra da yaşayan o değerler ot gibi yaşamış, geldikleri dünyaya hiçbir faydası olmamış olanlardan çok farklıdırlar. O değerler yaşar, öbür insanlar ise unutulup giderler…
Gerçek ölüm ile yaşayan ölü insanlar arasındaki ayrıntıyı kavradığımızda gelişim çok daha ivme kazanmaz mı?
Kendi hesabıma ilerleyen yaşıma bakarak bu dünyadan göç eden arkadaşları, dostları ve yerleri dolmayan siyasetçileri, devlet adamlarını düşünüyorum. Kimler geldi, kimler geçti. Ancak ortaya koydukları fikirleri canlı olarak yaşıyor… Onların düşüncelerini benimsemiş kitleler tüm canlılığı ile ortada… Dünya siyasetçilerini bir kenara bıraktığımızda, bugün yurdumuzda yıllar önce söyledikleri, yaptıkları ile canlı duranlar var. Örneğin Atatürk, İsmet İnönü ve Bülent Ecevit vb…
İyi ki bu dünyaya gelmişler ve yaşamışlar, insanların bir kısmını olsa da aydınlatmayı başarmışlar. Işıklar içerisinde yatsınlar…
erdemyucel2002@hotmail.com