Birkaç gün öncesi Ankara’dan yakın bir dostumuz eşi ve kızı ile birlikte birkaç günlüğüne bize gelmişlerdi. Ailenin genç kızı iki yıl önce Ankara’nın iyi bir lisesini bitirmiş, iki yıldır üniversiteye girme uğraşı veriyordu. Babası, yine iki yıldır dershanelere avuç dolusu para bırakmış, kızının herkes gibi yüksek eğitim görmesini istiyordu. İki yıl boşa geçmişti ama bu yıl aile ümitliydi. Çevrelerine, bu işi bilirim diyenlere danışmışlar, dershane öğretmenlerinden akıl almışlar ve sıralamalarını yapmışlardı. Kısacası aile elinden geleni ardına koymamıştı. Arkadaşımla birlikte balkonda sabah kahvaltısını yaparken genç kız eşimle birlikte diğer odada internetten sınav sonuçlarını almaya uğraşıyordu... Birden bir ağlama sesi ile irkildik, kız, üçüncü kez bir yüksek öğretim kurumuna yerleştirilememişti. Boşa geçen üç yıl ve dökülen avuç dolusu paralar...Bu arada kasaları dolan binlerce dershane ve öğretmenler... Geride kalan bir yığın çaresiz genç insan ve sönen umutlar, gelecek kaygıları...
Ertesi günkü gazetelerde ÖSS yerleştirme sonuçlarına baktığımızda devlet liselerinin bu sınavda döküldüklerini, başarılı kurumlarının ise resmi ve özel fen liseleri olduklarını gördük. Ayrıca kazanan adayların yarısından fazlasının tercih yapmadığı, l900 okul birincisinin tercihlerini uygun yapamadığından açıkta kaldığı anlaşıldı. Konuyu biraz daha araştırınca tercih yapan 890.169 adaydan 378.730’u yerleştirilmiş, 118.138 aday da sınavsız geçiş hakkından yararlanmış. Bu arada 198.509’u lisans, 62.083’ü ön lisans programlarına yerleştirilmiş, 220.264 aday açık öğretimde okuma hakkı elde etmiş. Bunların yanı sıra lise birincisi 7.304 adaydan l900’ü hiçbir yere girememiş.
Bütün bu sonuçlar gösteriyor ki, Türkiye büyük bir eğitim kaosunun içerisine düşmüştür.
Yıllar yılı aklı başında öğretim üyeleri, öğretmenler, yazarlar konu üzerinde bir şeyler söylüyor, yazıyor ve çiziyorlar ama, Yüksek Öğretim Kurumları ile Milli Eğitim Bakanlığı, bunları kulak arkası ediyor. Nedense olumlu bir sonuç üretemiyor. Öte yanda da öğrencilerin, velilerin sırtından geçinen özel dershaneler para basıyor...
İzninizle bu konuda, eski deyişle ahkam kesmek isterdim. İki ayrı üniversite de yedi yıl ders vermiş ve üç dönem mezun etmiş bir kişi olarak , biraz söz söylemek hakkım olduğunu sanıyorum.
Günümüzün ilk ve orta öğretimi çok zavallı bir durumdadır. Acı ama gerçek, 40-50 yıl öncesinin ilkokul mezunları bugünün lise mezunlarından çok daha bilgilidir. Bugün çocuklar yarış atı gibi sürekli test çözmeye zorlanıyor, sınavlara hazırlanıyor. Buna karşı genel kültürleri tele-vole kültüründen öteye gidemiyor. Edebiyat , tarih, coğrafya, sosyoloji, felsefe konularında koskocaman bir hiçler... Bugün bir lise mezununa Marmara Bölgesi’nin veya diğer bölgelerin şehirlerini saydıramazsınız. Tarih bilgileri ise çok yetersiz, ne Türkiye’yi ne de dünya tarihini, coğrafyasını biliyorlar. Başımızı kuma gömmeyelim ve bu acı gerçeği görelim.
Üniversitede ilk ders verdiğim dönemde arkeoloji yönünden “Tarihi Coğrafya” dersi veriyordum. Sınavda çocuklara kolay bir soru sormak istedim, “Anadolu haritasını kabaca çizin,üzerinde de anlatmış olduğum Antik Çağ bölgelerini belirtin “dedim. Baktım, hepsi kalakaldılar; Mysia, İonia, Lydia, Karia, Kappadokia, gibi bölgeleri çalışmışlardı; detayı ile biliyorlardı ama Türkiye haritasını ezbere çizemediklerinden bölgeleri harita üzerine yerleştiremiyorlardı. İlk sınavda gördüm ki, Türkçeleri de bir felaketti. Dil bilgisi kurallarını bilmemeleri bir yana çoğunun doğru dürüst yazı yazma becerileri yoktu. Oysa üniversitenin arkeoloji bölümüne yüksek puanla giriliyordu. Çocukların büyük çoğunluğu ismi duyulmuş liselerden gelmişti. Çözüm olarak onlara ilkokul birinci sınıfta kullanılan yazı defterleri aldırdım, önce buradaki çizgiler arasında yazı yazmayı öğreneceksiniz dedim. Homurdandılar “Hoca nasıl olur” dediklerinde, “Bal gibi olur; önce Türkçe yazmayı, sonra Türkiye haritasını ve diğer ülkelerin arkeolojik haritalarını çizeceksiniz. Bunlar olmazsa sınıf geçmek de yok” dedim. Sızlana sızlana, elleri mahkum bunları öğrendiler. Ardından belirli gazeteleri, dergileri okumalarını, günün iç ve dış siyası gündemini öğrenmelerini istedim. Sonra da arkeoloji ve sanat tarihi derslerini bunların üzerine oturtturdum. Çaresiz isteklerimi yerine getirdiler ve genel kültürlerinde büyük bir değişim oldu. Her yıl yeni gelenlere aynı şeyleri uyguladım.Bugün üniversitede ders vermiyorum ama, o öğrencilerimin hemen hemen hepsinden telefon alıyorum, ziyaretime geliyorlar, sohbetlerimizde zaman zaman bu konulara geliyoruz; “Önce size kızmıştık ama sonradan ne kadar haklı olduğunuzu anladık” demeleri gerçekten hoşuma gidiyor. Demek ki, doğru olanı yapmışım. Bugün öğrencilerimin arasında üniversitede araştırma görevlisi olanlar ve lise öğretmeleri de var. Hepsi de benim kendimce bulduğum metotları uyguluyorlarmış.
Kısacası üniversiteye yeni gelenler toplumsal olaylardan habersiz, yeterince Türkçe dil bilgisini bilmiyor, tarih, edebiyat ve coğrafyadan da çok zayıflar. Burada sorun, öğrencilerden değil onları yanlış yönlendirenlerde ve eğitim sistemindedir. Çok değil, yaklaşık 30-40 yıl öncesi eğitim sistemimizde ne YÖK, ne de dershane sorunu vardı. Liseyi bitirenler her üniversitenin kendisine göre açtığı sınavlara girerler ve kazandıkları arasında tercihlerini yaparlardı. Sınavlar da öncelik lise eğitimi idi. Böyle olunca da lisede iyi eğitim görenler sınavlarda başarılı olurlardı. Lise öğrenimi de, verilen dersler de çok kaliteli idi. Sosyal konulara eğilenler edebiyat, tarih, coğrafya, felsefe, sosyoloji gibi derslerde başarılı iseler üniversite sınavlarında da zorlanmazlardı. Aynı şekilde matematik, geometri, fizik, kimya, biyoloji ağırlıkla olanlar da teknik öğretim veren üniversitelere girmeleri, hem de girdiklerinde başarılı olmaları işten bile değildi.
Günümüz ortaöğretim sistemine baktığımızda ortaöğretimin hiçbir öneminin kalmadığını,YÖK’ün hazırladığı sınav sorunlarında Türkiye’nin her yerinde pıtrak gibi artan kazanç amaçlı dershanelerin ön plana çıktıklarını görüyoruz. Bu nedenle de ortaöğretimin son aylarında sınıflarda hiçbir öğrenci kalmıyor, ve hepsi dershanelerde boy gösteriyor. Devamsızlıktan sınıfta kalmamak için rapor peşinde koşuyorlar. Bu raporların bazen hatır gönülle, bazen de ücret karşılığı alındığı söyleniyor. Sağlık Bakanlığı’nın bu konudaki ilgisizliğini de anlayabilmek mümkün değil. Bu arada herhangi nedenle eğitimini tamamlayamayanlar için açılan açık öğretimlerden kolayca diploma alanlar da eğitimimizin başka bir acı gerçeğidir.
Günümüz Türkiye’sinin eğitim sistemine baktığımızda Milli Eğitim Bakanlığı, özel dershaneler ve YÖK arasında bir karmaşanın yaşandığı açıkça görülüyor.. Hükümetin bu yaraya neşter vurma zamanı çoktan gelip geçmiştir.Yazık oluyor, bu vatanın çocuklarına...
erdemyucel2002@hotmail.com
Yayın Tarihi :
22 Ağustos 2005 Pazartesi 21:56:08