2
Şubat
2026
Pazertesi
ANASAYFA

Seçim Yaklaştıkça Geçmişle Hesaplaşmak!..

Yerel seçimlere şunun şurasında sayılı saatler kaldı. Yaklaşık bir aydır seçimle yatıyor, seçimle kalkıyoruz. Genel Başkanlar il il dolaşarak seçim nutukları atıyorlar, aslında seçim nutukları değil birbirlerini suçluyorlar. Çamur at izi kalsın örneği...

İş öyle boyutlara ulaştı ki, sanatçılar, televizyon sunucuları bile seçim meydanlarında nasiplerini alıyorlar. Kendilerine karşı olanlar, işlerine gelmeyenler ahlaksızlıkla suçlanıyor!..

Sanki yapılacak olan yerel değil de genel seçim...

Ne var ki, yerel seçimlerde alınacak sonucun bir bakıma siyasi dengeleri de değiştireceği açıktır. Liderlerin çabaları da bundan kaynaklanıyor. Karşılıklı ağız dalaşmalarına, bazı televizyon şovmenleri, sunucuları da karışıyor. Genel Başkanlar memleketi dolaşmaktan devlet işlerini bir kenara atmış görünüyor.

Türkiye, Türkiye olalı işsizlik bu boyutlara erişmedi. Her gün kapanan bir fabrika, sokaklara bırakılan, evine aş götürmekten aciz insanlar... Seçimlerde büyük paralar harcanıyor. Bunların kaynağı nedir? Bilen var mı? Bütçenin şimdiye kadar görülmeyen biçimde büyük açıklar verdiği söyleniyor. Bazı belediye başkan adayları yapılan yolsuzlukları, çıkar ve rant kavgalarını ortaya atıyor; karşı taraf üstü kapalı da olsa buna yanıt vermeye çalışıyor.

Kısacası bir seçim curcunası yaşanıyor!..

Sokaklar bayraklarla, flamalarla, dövizlerle dolu, bazı yerlerde gökyüzünü görebilmek olanaksız... Caddelerde siyasi partilerin seçim araçlarının tiz sesli propaganda araçlarının biri gidiyor, biri geliyor. Adaylar nasıl elde etmişlerse etmişler, olur olmaz saatlerde, ev ve cep telefonları, otomatiğe bağlanmış propaganda konuşmalarını içeren mesajlarla sürekli aranıyor!.. Muhtar adayları da siyasilerden geri kalmıyor, kapı kapı dolaşıyorlar, araç kiralayarak, yayınlar yaparak, hediyeler dağıtarak kendilerince tanıtımlarını yapıyorlar. Bu arada Anadolu illerinden birisinde başlarında yanıp sönen ampullerle taraftarlar motosikletlerde şehri bir uçtan bir uca dolaşıyorlar!.. Bir grup ortaya çıkmış, paralı propaganda, alkışlama ekipleri kurmuş...

Böylesine güler misiniz, yoksa ağlar mısınız? Bilemem...

Kısacası görüntü ve ses kirliliği diz boyu... Evlerde uyuyan mı var, hasta mı var düşünen yok!..

Her şey seçim için... Belki de yatırımdan, ranttan ne pay alırım hesaplarını yapıyorlar...

Genel Başkanlar, adayımız kazanırsa, programı şudur, şimdiye kadar şunu yaptı, yeniden kazanırsa bunu yapacak demiyorlar...

Hoş; Genel Başkanların ortalarda boy göstermesinden belediye başkan adaylarının bile kim oldukları bilinmiyor. Ara sıra kürsüye getirilip elleri havaya kaldırılıp takdim ediliyorlar. Hepsi o kadar... Bu arada kürsüde kendisine yer bulamayıp, punduna getirip Genel Başkanın koltuğu altından başını çıkaralar bile var...

Bu toplum neler gördü ve daha kim bilir neler görecek!..

Genel Başkanların böylesine yoğun programa sağlıkları ne derece elverir, sinir sistemleri buna ne kadar dayanır. Bilemeyiz. Bunun yanıtını doktorlar, psikologlar vermelidir derim.

Benim takıldığım bir nokta hızını alamayanların geçmişe dönüp II. Dünya Savaşı yıllarındaki İsmet İnönü yönetimine yüklenmeleridir.

Başbakan, günümüzden 85 yıl öncesi Nüfus cüzdanlarının arkasında ekmek karnesi verildiğine dair damgaların olduğunu söylemiş olmalı ki, Deniz Baykal Kırıkkale’de O’na yanıt veriyor;

“İsmet Paşa’dan ne istiyorsun? Adam haysiyetli, dürüst. Bu memleketi düşmandan kurtarmışlar. Efendim, nüfus cüzdanının arkasında ekmek karnesi verildi diye damga varmış. Ne zaman 85 yıl önce. Yani Başbakan anasının karnında yokken. II. Dünya savaşı acıları yaşanırken, millet sıkıntı çekmiş. Doğrudur. Bu ortamda millet de acı çekmiş, onlar da. O günlerden bu günlere gelmişiz. Allah razı olsun, nur içinde yatsın demek varken, dönüp bunlara sataşmak hangi ihtiyaçtan kaynaklanıyor. İflas etmiş müflis tüccar işin içinden çıkamayınca eski defterleri karıştırır ya. Bizimkide o hale düştü...”

Deniz Baykal’ın bu sözleri beni çocukluk yıllarıma döndürdü. II. Dünya Savaşının o zor günlerinde çocukluğumu yaşamıştım. Aydın bir aile ortamında yaşadığımdan, bir yandan kurşun askerlerimle oynar, bir yandan da aile büyüklerimin konuşmalarını dinlerdim. Onlar akşamları, eski tabirle ajansları (haberler) radyodan dinlerken, ben de kulak misafiri olurdum. Kısacası çocuk yaşıma rağmen o günleri anlayarak veya anlamayarak anlatılanları dinler, babamın eve getirdiği Almanların “Signal” ve Amerikalıların “Image” gibi savaş dergilerini karıştırırdım.

II. Dünya Savaşını bilmeden, objektif yazılmış kitapları okumadan ve daha o günlerde doğmamış kişilerin ahkâm kesmelerine şaşıp kalıyorum. Bence II. Dünya Savaşını öğrenebilmek için, öncelikle Lıddell Hart’ın “II. Dünya Savaşı Tarihi”ni, William Shirer’in “Günü Gününe Nazi İmparatorluğu” nu, Paul Carell’in “Rommel”ini,C.Malaparte’nien “Kaput” isimli romanını, Aleksandr A. Bek’in “Moskova Önlerinde” ve Hitler’in “Kavgam” isimli kitaplarını okuyup sonra konuşmalarını tavsiye ederim. Bunun dışında, konuyu dağıtmamak için yazamadığım daha bir yığın kitap ve makale Türkçeye çevrilmiştir.

Ben de tarihi bir belge olarak eski nüfus kağıdımı saklarım. Onun üzerinde de ekmek karnesi, patiska verildi gibi damgalar vardır. O günlerle ilgili Kenthaber’de 15 Ağustos 2007 ‘de “Ekmek Karnesi Seçim Alanlarına Taşınmıştı!..” başlıklı köşe yazımda bundan biraz olsun söz etmiştim. Merak edenlerin arşive girip o yazımı okumalarını tavsiye ederim.

Bugün bazıları bilmeden, anlamadan ve daha acısı okumadan, II.Dünya Savaşı yıllarında yönetimi elinde tutan İsmet İnönü’yü tenkit etmemelidir. İsmet İnönü, Atatürk’ten sonra bu memlekete Tanrının bir lütfüdür. Bu böyle bilinmelidir...

Türkiye o yıllarda Almanların ve Müttefiklerin arasında kalmış bir devletti. Her an saldırıya uğrayacak ve savaşa girmesi ise an meselesiydi. Elindeki imkânlarla büyük bir ordu besliyordu. Hiçbir devletten yardım alamıyordu. Motorlu vasıtaların yanı sıra at arabaları da askeri ulaşımda kullanılıyordu. Ordunun gereksinimini sağlayabilmek için eldeki imkânları kullanmak zorundaydı. Öncelik ordumuza veriliyordu. Elbette ekmek karneyle verilecek, gazete kâğıdından sigara yapılacak, süpürge tohumu da yenilecekti…

Türk halkı buna göğüs gerdi, sabretti, ancak İsmet İnönü’nün tarihe mal olmuş politikasıyla savaşa girmedi. Çocukları babasız, eşleri kocasız, ana babaları evlatsız bırakmadı.

Savaşın bitiminden sonra yaşadığımız Kuzguncuk’ta bir simitçi fırını açılmıştı. Fırının açıldığı ilk günlerde camından ilk kez simit ve halkaları gördüğümü anımsanırım. Demokrat Parti’nin ilk yılarında da seçim konuşmaları yapan İsmet İnönü’nün önüne bir çocuk çıkarmışlardı. Önceden öğretilen o kız çocuğu Paşa’ya sen bizi ekmeksiz bıraktın diye sorgulamıştı. Hiç unutmam, İsmet Paşa çocuğun başını okşamış;
“ Doğrudur, sizleri ekmeksiz, yiyeceksiz bıraktım ama babasız bırakmadım” demişti.

Anlayana bu söz yeter de artar bile...

Ne demişler, her toplum layık olduğu biçimde yönetilir!..
 

 

Yayın Tarihi : 24 Mart 2009 Salı 10:02:50


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
ElSalud IP: 88.242.235.xxx Tarih : 27.03.2009 12:59:14

Sayın Yücel, yaklaşan seçimlerde, başarıyı geçmişe bakarak arayanlara atfen kaleme aldığınız yazınıza katılıyorum. "Tiko parayı verene herşeyi satarım." diyen bir Maliye Bakanıyla, AKEPE iktidarı son 6.5 yılda Cumhuriyetimizin kazanımları olan sanayi ve finans kuruluşlarını bir çırpıda satmıştır. Yerel seçimler nedeniyle düzenledikleri mitinglerde meydanlarda muhaliflerine, "Onların, bu ülkede dikili bir ağacı bile yoktur." diyebilenler, "tiko paraya sattıkları, Erdemir, Tüpraş, Petkim, Sümerbank, Türktelekom, TEKEL, SEKA, limanlar, havaalanları, maden yatakları, ormanlar, bankalar, sigorta şirketleri ve katlanarak artan dış borcumuza karşın bunların yerine ne koyduklarına söylemek zorundadırlar." Yandaşlara dağıtılan yüksek danışmanlık bedelleri, adrese teslim ihaleler, her yerden ortaya çıkan yolsuzluklar, duran ekonomi, artan işsizlik oranı, yarısı açlık sınırının altında yaşama zorlanan bir ülke nüfusu dışında AKEPE, ülkemize nerede ve ne tür bir hayırlı yatırım yapmıştır." Eğer bu kadar haksızlık yapmayın diyecekler çıkarsa; yapımına 2003 yılında başlanıp, yaklaşan seçimler nedeniyle tamamen duygusal nedenlerle 17 Ocak 2009 tarihinde Sayın Başbakanımızın toplu açılış törenleriyle hizmete açtığı Alanya’daki Dim barajının, daha su tutma aşamasında savak kapaklarının parçalanarak, çevresine ve ülkemize yarar vermek yerine bölge halkı için tehlike oluşturduğu için yore halkının tahliye edilmeye çalışıldığını araç olarak kullanılmak istendiği seçime 2 gün kala öğrendiğimizi hatırlatırım. Muhalifleri sindirme amacıyla uzun süren gözaltı ve tutuklamalarla, hukuk’un topluma korku verme yöntemini olarak kullanılmasını amaçlayan Ergenekon’un ikinci iddianamesini okuduğumuzda; Gazze’den getirilen zavallı çocukların bir araç olarak kullanıldıklarını, Davos’ta yaşanan pandominin, spontane gelişmeyip, önceden planlandığını da seçimlere 3 gün kala net bir şekilde görebiliyoruz. Zengin ülkelerin yıllık sosyete toplantısına benzeyen Davos organizasyonunu “bir daha gelmem…” diye terkederken, gelecek sefere bizi oraya Kabul edip etmeyeceklerini sorgulama külfetine katlanmıyoruz. Hangi sosyete sofrasında olay çıkartan misafirin baş tacı edildiği görülmüştür. Ancak Türk halkının engine mizah anlayışıyla hazırlanan; “Mell Gibson’ın İskoç tarihinin ünlü özgürlük savaşçısının hayatını canlandırdığı Cesur Yürek filminin afişinde, Cesur Yürek yerine başbakanımızın kafası monte edilip, seçim mitinglerinde “Davos Fatihi diye açılarak”, kızdıklarına “Artistlik Yapma!” diyen siyasilerimize en güzel yanıt verilmiş oluyor. Yoksa Yahudiye çakmak bu kadar çok pirim verseydi, bizden daha ateşli bir ırk olan Latin Amerika kökenli Venezüella’da, Gazze saldırısı sonrasında devlet başkanları Hugo Chavez, İsrail büyükelçisini sınırdışı ettiğinde de, oralarda yer yerinden oynardı.Bindik bir alamete… Gidiyoruz kıyamete…” örneği, son 6.5 yılda siyaset ve ekonomide yaşanan zik zaklar ve sosyal çöküntülerin sonrasında; ağır yaşam koşulları altında ezilen halkın, kendilerine layık görülen mezarda emeklilik ile gelecek umutları karartılan, sendikalaşma hakları kısıtlanan çalışanların, iş umutları tükenmiş gençlerin ülkesinde, erzak ve kömür paketlerine ilaveten beyaz eşya promosyonlarının da nevaleyi kurtarmalarına yetmeyeceği umutsuzluğuna kapılanlar, son yıllarda değiştirilen eğitim kitaplarıyla bugün hayatta olmayan ve sistematik olarak isimleri unutturulmaya çalışılan eski milli mücadele kahramanlarımıza çakarak kendi tabanlarından prim toplayacaklarını umuyorlar. Dünyadaki tüm uluslar kendi özgürlüklerini yazan kahramanlarını saygıyla anarken, seçim meydanlarında milli kahramanlarımızı, halkımıza yalan yanlış şikayet etmek, onurlu bir kurtuluş tarihimizi silmeye çalışmak gibi abes bir gayret olmaktadır. Aklımızdan çıkartmamamız gereken; "Kanla yazılmış şanlı bir tarihini unutan milletlerin, onu tekrar yazmak için daha fazla kan dökmek ve can vermek zorunda kalacaklarıdır."


Metehan Metehanoğlu IP: 88.251.16.xxx Tarih : 24.03.2009 21:50:17

Bir başbakanın bu denli yavan nutuklar atması, ülkemiz açısından bir talihsizliktir. Varsa, yoksa CHP ve Baykal... Biraz da İsmet Paşa. İsmet Paşa'nın adını ağzına alacak adam, adam gibi olmalı. Baykal, CHP ve İsmet Paşa üzerinden Atatürk ve Cumhuriyet'e saldırmak istiyorlar. Yobazlık ve gericilik aldı başını gidiyor. Ancak, bu ülke sahipsiz değildir. Herkes aklını başına devşirsin! Sahte kabadayılık ve sokak ağzı ile seçim çalışması olmaz.  O zaman karne ile alınan ekmeği, insanlar bugün karnesiz ve parasızlıktan alamıyor!


mehmet ersindigil IP: 88.76.87.xxx Tarih : 24.03.2009 16:45:32

Sen daim ol Hocam"Ellerine saglik,Onun icin derim,ki davulun sesi uzaktan hos gelir.Sizin gibi degerli yazarlar tarihten ne güzel örnekler biz okurlara sunmaktasiniz.Sana ve senin gibi düsünenlere ne kadar tesekkür etsek azdir.Tarihi bilmeyenler ise konustuklari ve kullandiklari kelimelerin kimselere yarar saglamadigi gibi kendilerine zarar vermektedirler.

Bugün Türkiyemiz,de olacak olan yerel secimlerin kimlerin sayesinde oldugunu ve Türkiye Cumhuriyeti,nin kurucularina sevgi saygi ve hürmet edilmesi gerekirken onlari elestirmek kimsenin hakki yoktur.Türkiyenin kurulmasinda emegi gecen tüm ugrasanlar icin mekanlari cennet olsun.Allahtan rahmet dileyerek hepsine egilerek saygilla selamliyorum.

Oysa bu tarihlerde halk issiz ac sefil durumda iken;Partilerin sokak ve caddelerde asilan afisler ve yapilan reklam harcamalarini göz önünde bulundurursak inanyorum,ki Türkiyenin en büyük sanayi fabrikasini kurarlardi.Ve binlerce insan çalısarak gecimini saglardi.Yazik degilmi bu kadar masrafa bu kadar fuzuli harcamalara.

Tabiki bu Halkin zar zor verdigi vergilerden oldugu icin meshur bir laf vardir haydan gelen huya gider.Seninde buyurdugun gibi her toplum layik oldugu biçimde yönetilir.Cok dogru bir tabirdir,Bes gün sonra Halk kendi kaderini degerlendirerek oy verecektir.Bekleyip göreceyiz,Türkiye ve Türk Halki icin en iyi seçimler dileyerek saygilarimla.