2
Şubat
2026
Pazertesi
ANASAYFA

Tarihçiliği Kendilerinden Menkul Olanlar!..

İnsanlığın evrelerini, toplumların geçmişindeki gelişmeleri araştıran tarih, üzerinde özenle durulması gereken bir bilim dalıdır. Tarihçi olmak da öyle kolay değildir. Ben tarihçiyim diye ortaya çıkıp ahkâm kesmekle de bu iş olmuyor; mutlak bir yerlerde falsolar veriliyor. Ne tuhaf ki, bu tür insanları basında, televizyonlarda görmek zorunda kalıyoruz. Oysa geçmişi, geçmişin belirli dönemlerini etkileyen olayları objektif bakışla yorumlayabilmek için belirli bir tarih eğitim almanın yanı sıra yazılı belgeleri araştırmak da çok önemlidir. Tarihin, sosyal bilimlerle, özellikle edebiyatla, arkeolojiyle, filolojiyle ve sanat tarihiyle çok yakın ilişkisi vardır.

Tarihin öneminin ilk kez farkına varanlar eski Yunanlılar ile Romalılar olmuş, ardından diğer birçok ülkede bu bilim dalının üzerine eğilmiştir.

Tarihçiler, tarih üzerinde araştırma yapan, bu konuda eserler veren kişilerdir. Geçmişin yanı sıra askeri ve siyasi tarihi bildikleri kadar aynı zamanda toplumbilimci olmak zorundadırlar.

Tarih tekerrür eder diye meşhur bir söz vardır, en azından bunu dikkate alarak yorumlayabilmek, memleketin içerisinde ve dışarısında gelişen olayları bu pencereden bakmak zorundadırlar. II. Dünya Savaşının ünlü dört yıldızlı generallerinden G.Patton bile Kuzey Afrika harekâtında Kartacalı Hannibal ile Roma savaşlarının stratejisini dikkate almamış mıydı?

Tarihin yeterince bilinmediği, bazı siyasetçiler kadar tarihçiyim diye geçinenlerde de ortaya çıkıyor. Örneğin son Ermeni olaylarında, soykırım olaylarında karşılaştığımız suçlamalarda yeterli savunmayı yapamadığımız tarih bilgemizin biraz eksik oluşundan kaynaklanmıyor mu?

Bazılarının yere göğe koyamadığı, bazılarının tenkit ettiği Osmanlı padişahları hakkında, onların dönemleriyle ilgili gerçekleri ne kadar biliyoruz? Yıllardır Sultan II.Abdülhamit’i, işgal güçleriyle işbirliği yapmak zorunda kalan Vahdettin’i bile bir türlü çözemeyenler var!..

Geçenlerde bir internet gazetesinde Osmanlı padişahlarının bazılarının içki içtikleri konusunda bir yazı çıkmıştı; padişahlar içerdi içmezdi diye bir tartışma başlamış, onlarca mail gelmişti. Kuşkusuz, Divan Edebiyatını, Şair Nedim’in dizelerini bilmediklerinden kendilerince içkiyi namus meselesi yapmışlardı!.. Onlara söyleyecek tek söz; güleriz ağlanacak halimize olmalıdır.

Son günlerde bazı televizyonlarda ve yazılı basında Osmanlı hayranlığı almış başını gidiyor… Tarihçiliği kendilerinden menkul sananlar, Osmanlı’nın adilliğinden, barışçılığından ve demokrasiden yana olduklarını anlatıp duruyorlar. Bu arada son Osmanlı hanedanını yere göğe sığdıramıyorlar!.. Belge diye bir takım arşiv vesikalarını da ekranlarda gösteriyorsa da fotokopinin fotokisi olduklarından izleyici onları seçemiyor… Eski solcu bir köşe yazarı da fırsat buldukça köşesinde tam tersini yazıyor.

Kuşkusuz, Osmanlı yüzyıllar boyunca dünyaya hükmetmiş büyük bir imparatorluktur; siyasi yönünden başka kültürü, güzel sanatları ve edebiyatı da var. Ancak o konuda ekranlarda ve yazılı basının da yeterli bilimsel bilgileri olmadığından o tarafları hep es geçiyorlar!.. Osmanlı’nın iyi olduğu kadar kötü, ümmetçiliği de, tek adama yönelik padişahım sen çok yaşa yanları da var ama o konuya nedense bazıları hiç değinmek istemiyorlar. Topkapı Sarayı Haremindeki insanlık dışı yaşantıyı görmezden geliyorlar. Bunları yaparken de akıllarınca liberal maskeli olanlar Atatürk devrimlerine, yoktan var olan Türkiye Cumhuriyetine değinmek istemiyorlar. Belki de padişahlık cumhuriyetten iyiydi imajını akıllarınca vermek istiyorlar.

XX. yüzyıl başında devrini kapamış Osmanlıyı yüceltelim ama devrimleri, laikliği ve cumhuriyeti de kötülemeyelim. Başka bir deyişle tarih adına, Osmanlı yalakalığı yapmayalım. Biraz da tam olarak açıklanmamış veya açıklanmaktan kaçınılan Balkan bozgununun, I.Dünya Savaşının yarattığı yıkımın üzerinde duralım. Osmanlının basiretsizliğinden ayaklanan ayrı ayrı devletler kuran Balkanlardan söz edelim. Bu arada siyasi ve askeri beceriksizliğin sembolü olmuş Kanal Harekâtı, gözleri asitli havuzda kör edilmiş esirlerimiz, Araplar tarafından arkalarından vurulan Anadolu askerleri, başlı başına bir facia olan Sarıkamış harekâtı, İşgal altındaki İstanbul’da yayınlanan mütareke basını ve uzantıları neden net olarak yorumlanmıyor? Girit’in ve Kıbrıs’ın hangi şartlarda elden çıktığı, Osmanlı tahtına kimin çıkacağının bir türlü çözümlenmeyişi, kardeş katliamları, yabancı kökenli sonradan Müslüman olmuş padişah analarının saray entrikaları, dünyayı bilmeyen adeta enterne edilmiş şehzadelerin yetiştirilişinin de üzerinde durulmayan veya tabu olmuş konulardır.

Cumhuriyete karşı bu hıncın anlamı nedir?

Tarihçiliği kendilerinden menkul olan bir televizyon kanalı saatlerce Osmanlı yakın tarihini pompalarken bir akademisyen de hınk diyiciliği yapıyor. Geçenlerde çok garip bir iki olay yaşandı. Konu mankeni olarak, tarih eğitimi almamış, programa ara sıra da olsa katılan hanım sıkıntıdan bir keresinde uyuya kalmış, bir başkasında ise eline şemsiye verilerek masonların ritüellerinde simgesel olarak geçen kılıçla akıllarınca dalga geçilmişti. Son olarak yaşanan bir olay ise işin tuzu biberi oldu. Konu mankeni olarak oturtulan hanımın sonunda patlayarak söz istiyorum demesine, oradaki akademisyen(!) söz vermiyorum deyince o da notlarını toplayıp programı terk etmişti. Bu durum kendilerini aydın sanan kişilerin bir kadına yaptığı affedilmez bir saygısızlık, terbiye noksanlığından öteye gitmiyordu. Aynı saygısızlık mail gönderenlere de yapılıyor, kendilerine yanıt verme imkânı olmayan insanlar ekranlarda aşağılanıyor, hakarete uğruyor…

Gerçek tarihçiler, bilimsel olarak tarih eğitimi alanlar köşelerinde sessiz sedasız oturmak yerine, meydanı tarihçiliği kendilerinden menkul olanlara bırakmamalı ve ortaya çıkmalıdır. Geçenlerde kendisini Ermeni tarihçisi sayan birini eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr Yusuf Hacaloğlu’nun karşısına çıkarıp tehcir olaylarını, soykırım iddialarını onun ağzından yalan yanlış anlattırmak da neyin nesiydi?

Tarihi yeterince bilmeyen insanlarımızın beyinlerini karıştırmak, ermeni yalanlarıyla kandırmaya çalışmak kimlerin işine geliyordu?

I.Dünya Savaşının yarattığı yıkımı, toprakların ve nüfusun üçte birinin kaybedilişinin, yıkılan Osmanlıda yaşanan korku ve toplumsal sarsıntılar, hayal kırıklıkları, siyasi çekişmelerin alt üst ettiği dönem neden açıklanmıyor da Osmanlı sütten çıkmış ak kaşık gibi gösteriliyor? İstiklal Savaşı sırasında Rusların yaptığı yardımları neden dile getirilmiyor? Öyle bir şey yok diyenlere, üşenmesinler gidip Taksim Meydanındaki anıta baksınlar…

Tarihçiliği kendilerinden menkul olan ve onlara yandaşlık eden akademisyenlere söyleyecek tek sözüm; eğer gerçek tarihçi olmak istiyorsanız olayları objektif biçimde ekrana getirin ve yorumlayın.

Bazılarına yağdanlıkla bu işler yürümüyor…


erdemyucel2002@hotmail.com
 

Yayın Tarihi : 20 Mart 2010 Cumartesi 12:27:17
Güncelleme :20 Mart 2010 Cumartesi 12:35:46


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Gökhan IP: 78.171.247.xxx Tarih : 20.03.2010 22:15:47

Değerli hocam,aklı bilime yakın,pozitif bilime dayalı, aydın düşünen insanların aklından geçenleri kaleme almışsınız.Yılmaz Bey in de değindiği üzere isim verme gereği kalmamış. Bu şahıslardan biri ittihatçı diğeri padişahçı olduğu gün gibi açık.Bir yerde iyi oluyor bu gibilerin konuşması kim kimdir görüyoruz.Saygılar...


Yılmaz Ergüvenç IP: 88.234.141.xxx Tarih : 20.03.2010 14:43:42

Şimdiye kadar kimsenin pek fazla dile getirmediği doğruları yazmışsınız. Yaptığınız tasvirler, isim yazmanıza gerek kalmayacak kadar kimin kim olduğu konusunda şüphe bırakmıyor. Tebrikler.


Cevdet Üstündağ IP: 85.105.190.xxx Tarih : 22.03.2010 14:07:23

Sevgili üstat, güzel bir konuya değinmişsin teşekkürler. Ünlü İngiliz politikacısı Winston Churchill der ki: "Geçmişimizi ne denli iyi analiz edebilirsek, geleceğimizi o denli sağlıklı kurabiliriz."  Şimdi yalan yanlış ve çarpıtarak tarihi yansıtmak moda oldu. Evet, genel, akademik ve bilimsel tarihçiliğin yanında yerel ve sözlü tarihçilik de önemli. Ancak, bırakın yazılı kaynak ve belgeyi sözlü olarak bile dayanak gösterilemeyen bir tarih nakli olabilir mi? Atatürk, tarih yazıcılığına atfen; "Yazan da, tarih yapıcı kadar gerçeğe bağlı kalmalıdır" der. Tarih yazıcılığının 3 önemli dayanak noktası vardır. 1. Tarihi belgeler, 2. Mukayese malzemeleri  ve verileri, 3. Doğru ölçme ve değerlendirme. Materyalist ve diyalektik pencereden bakınca, tarih tamamen  bir neden ve sonuç ilişkisine bağlanır. Çünkü, tarihteki bir sosyolojik olay kendisinden önceki bir sosyal olayın sonucu; kendisinden sonrakinin de nedenidir. O halde jeolojik oluşum tarihinin dışında kalan tarihin yaratıcıları da insandır kuşkusuz. Madde, düşünce ve emek arasında sıkı bir bağ vardır. Uygarlık tarihini bu 3 ilişki üzerine kurmak zorundayız. Yoksa toplumsal mücadeleler ve sınıfsal oluşumları açıklamak mümkün olmaz. Kuşkusuz ki, bilim, teknoloji, toplumsal yaşam ve demokrasi kültürü bir evrim sonucu günümüze geldi. Tarih de böyledir. Tarihin babası denilen Herodotos'tan günümüze dek yansıyan tarihsel bilgilerimiz bize bunu göstermektedir. Sadete gelecek olursak; karşısında TTK Bşk. olan bir sözde prof., Bandırma Vapuru'nun aslında kocaman lüks bir gemi olduğunu söyledi ve Bşk. bu zavallıya bir tek laf edemedi yıllar önce bir açık oturumda. Yine, Kurtuluş Savaşının bir resmi tarih aldatmacası olduğunu ve böyle bir savaşın olmadığını söyleyen hainler de var bu ülkede. Keza yakından bilinen Çanakkale Savaşlarını da yeşil sarıklıların kazandığını ileri süren sözde prof. sanlı adamlar da var bu ülkede. Daha varolu var... Son söz şu, Atatürk I. İnönü Zaferi sonunda eski Meclis binası önünden yukarı doğru çıkan coşkulu kalabalığı görünce etrafındakilere sorar bu nedir ve nereye gidiliyor diye? Paşam derler, kahraman ordumuz zafer kazandı, müteşekkiren Hacı Bayram Veli Türbesi'ne gidiyorlar. Büyük Önder kaşlarını çatar ve "Mehmetçiğin hakkını kimseye yedirmem!" der...