20
Mart
2026
Cuma
ANASAYFA

Türkiye’de Yazara Saygı Var mı ?

Yazarın gazete ve dergilerde yazı yazan, kitaplar eserler ortaya koyan kişi olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Yerine göre tehlikeli ve güç, bazen de dost kazandıran bir uğraştır. Eskiler insanın üzerine mürekkep sıçramaya görsün derdi. Oysa bugün ne mürekkep ne daktilo makinesi ne de teleks kaldı. Hepsinin yerini bilgisayarlar aldı. Artık öyle gazeteye, dergiye gidip yazı vermek de kalmadı; evde oturup yazacak, bilgisayarla gönderecek, bazen de doğrudan sütununuza gireceksiniz. Çağ değişti, her şey kolaylaştı...

Sanırım yazarlık her zaman pek çok kişinin düşlerini süslemiştir. Bu arada elinin ucuyla bir şeyler karalayanlar da çoğu kez kendilerini yazar sanmışlardır. Okuyucu sütunlarına, Internet sitelerinde bir konuya yorum ekleyenler, yerel gazetelerde yazısını yayınlatan o ilin yöneticilerinin gün olur “Bizde bir zamanlar yazmıştık” diye etrafa poz attıklarına çoğu kez tanık olmuşsunuzdur.

Ne yönden bakarsanız bakın, yazarlık hem güç hem de zevkli bir uğraştır Yazma yeteneği varsa üne kavuşmak isteyenlerin belki de en kısa yoludur.

Sedat Simavi bir zamanlar, yazarlığı, gazeteciliği bakın nasıl tanımlamıştı:

“Bu meslek yorucu bir meslektir. Ama insan büyük bir zevk içinde çalışır. Kalemine daima efendi kal, uşak olmamaya gayret et. Mecbur kalırsan kır, sakın satma...” Ne var ki, basının duayeni Sedat Simavi bugünleri görememişti. İş takipçisi, sağdan soldan çalıp çırpan, yalaka yazar ve gazetecileri tanımamıştı. Kuşkusuz adı ünlüye çıkmış bazı yazarların da yabancı dergilerden, gazetelerden nasıl yazı aşırdıklarını da görememişti. Bilmiyorum görse idi acaba neler yazardı. Öte yanda rahmetli Ahmet Kabaklı da bir gün, ne yazık ki, basınımızda yazarı tartacak kantar yok demişti.

Yazarlık diğer mesleklere göre biraz daha farklıdır. Başka bir deyişle tanrı vergisi bir yetenektir. İnsanın içerisine bir kez yazma ateşi düşmeye görsün.Görev, uğraş her ne ise bir gün mutlaka yazma hastalığı ortaya çıkacaktır. Belki de birkaç amatörce yazının ardından yazar kendisini elverişli bir ortam bulursa çevreye kendini kabul ettirecek ve basında hakkı olan yeri bulacaktır. Bu arada televizyonların saçma sapan yarışma programlarında kendisinden söz ettirip bazı basın organları da mal bulmuş mağribi gibi onları baş tacı ederse de onlar gelip geçici şöhretlerdir.Yazar kategorisi içerisinde düşünülmemelidir.

Acaba medya patronları, toplumun belirli kesimi veya gazete dergi yöneticileri gerçek yazara hakkı olan saygıyı gösteriyorlar mı ?

Telif hakları apayrı bir konudur. Bunda da yazara saygılı davranılmıyor, çoğu kez burada da bir sömürü çarkı dönüyor. Gazetelerin çoğunda bazı sütunlar vardır. Bu sütunlara düşünenlerin düşüncesi, araştırma gibi isimler yakıştırılmıştır. Bunlarda günün koşullarına göre çeşitli konularda uzmanlaşmış kişiler yazı yazar ve onların hiç birisine ücret ödenmez. Ayrıca bazı gazetelerde köşe yazarlığı yapanların çoğuna da ücret ödenmez. Kaba tabirle nasılsa bir enayi bulduk, bedava yazıyor, bizde sesimizi çıkarmayalım denir. Köşeyi yazan, gazetenin imkanı yok ne yapalım diye boynunu büker, onun sırtından geçinen patronun ise keyfine diyecek yoktur. Bu arada gazetelerde stajyer adı altında muhabirler çalıştırılır, bazen bunlara asgari ücret ödenir, altı ay sonra kadroya gireceksin denir, o zavallı bekler ve altı ay sonra sen bize yaramazsın denir.Yerine aynı koşullarda yenisi alınır. Bazen Genel Yayın Müdürü yazarları ve muhabirleri günlük toplantı sonrasında toplar ve sorar; içinizde diğer gazetelerden teklif alan var mı? Kimsenin sesi çıkmayınca da kaderinize razı olun, para azsa az, bedava yazacaksan yaz der...Basınımızda yazara, gazeteciye sömürü çarkı da böyle yıllar yılı döner durur...

Bu sömürüye yalnızca basına girmeğe çalışanlar, hevesliler değil, yıllarını vermiş akademisyenler de uğrar.YÖK’e göre her üniversite öğretim üyesinin belirli derecelere ulaşabilmesi için yayın zorunluluğu vardır. Bunlar ya bilimsel makale, ya da kitap olacaktır.YÖK bu kararı alırken öğretim üyesinin eserlerini basmaya yanaşmaz, kendi başınızın çaresine bakın, nerede yayınlatırsanız yayınlatın der. Böyle olunca da öğretim üyesi çaresiz bazı sömürücü yayıncıların kucağına düşecektir.Telif hakkı almak bir yana kitabının bastırılması için üstüne üstlük bir de baskı parasını yayıncıya verir.Yayıncı da hem telif hakkı ödemez, hem baskı ve kağıt parasını yazardan alır, üstüne üstlük sattığı kitabın parasını da cebine atar. Bu kısır döngü döner de döner...

Türkiye’de yazara saygı olup olmadığını sizlere bırakıyorum. Çevrenize bakın ve kararı sizler verin.

Sırası gelmişken, konumuza uygun olacağını düşündüğüm, kıssadan hisse bir Bektaşi fıkrası ile yazımı noktalamak isterim:

Bektaşi Babası bir gün yıkanmak üzere hamama gitmiş.Yıkanıp temizlendikten sonra çıkarken yanına bir adam gelmiş ve sormuş;

- Baba içerisi çok kalabalık mı?
Bektaşi de oldukça kalabalık demiş.
Biraz sonra giyinmesi biten Bektaşi’nin yanına biri daha gelmiş;
- Erenler, içeride adam var mı?
- Tek tük var. Deyince ilk soran şaşırmış,
- Baba,demiş; neden bana oldukça kalabalık dedin de ona tek tük dedin.
Bektaşi Babası istifini bozmadan cevap vermiş;
- Oğul,sen kalabalığı sordun, o da içeride adam var mı diye sordu...





erdemyucel2002&hotmail.com

Yayın Tarihi : 10 Temmuz 2005 Pazar 10:20:31
Güncelleme :10 Temmuz 2005 Pazar 10:27:33


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?