Ütopyayı sözcük olarak açıklamak biraz zordur. Bu sözcükle hayali bir ideali veya ona karşı bir ideali yansıtan, gerçekleşmesi çok güç bir tasarı olarak da algılanabilir. Belki de en doğrusu gerçekleştirilmesi olanaksız düşünce veya tasarı da denilebilir. Ütopik tasarıyı yaratan kişiye de ütopyacı ismi yakıştırılmıştır. Yunanca Utopia’dan gelen ütopyayı ilk kez İngiliz yazar ve aynı zamanda diplomat olan Thomas More 1616 yılında yayınladığı, idealindeki toplumu anlatan romanıyla tanıtmıştır. Thomas More, romanında hayali bir adaya ütopya ismini yakıştırmıştır. Bu adada yaşayan küçük bir topluluk seçtikleri bir hakimle temsil edilmiştir… Hakiler kendi aralarından küçük yönetim birimi oluşturmuşlar ve aralarından seçtiklerini pens olarak ölene kadar adanın lideri seçerler. Ancak lider elindeki gücünü kullanarak diktatörlüğe yönelirse hemen görevden alınırmış… Bu hayali adada yaşayanlar barışçı insanlardır, dış güçlere karşı savaşmak gerekirse paralı askerler tutarlar. Adada para ve maddiyat kavramı da yoktur, her birey pazarlardan yalnızca ihtiyacı olanları alırlarmış, böyle olunca da ekonomi sorunu, kazanç hırsı da ortaya çıkmazmış…
Gerçekleşmesi bir hayal olan ütopya kavramının sosyalizme öncülük ettiğini söyleyenler de olmuştur. Ancak ideal toplum bir türlü gerçekleşmedi, bundan sonra gerçekleşmesi de çok zor…
Zülfü Livaneli de iki yıl öncesi “Son Ada” isimli ütopik düşüncenin ön plana çıktığı bir eser yazmış ve epeyce bu kitaptan söz edilmişti. Burada yok etmeye programlanmış bir başkan, suskunluğu seçen bir yazar, halktan bir anlatıcı ve adanın asıl sahipleri olan ve ötekiler diye isimlendirilen martılar eserin başlıca kahramanlarıdır. Burada Türkiye’nin yıllar öncesi yaşadığı badirelerden mi söz edilmek isteniyor bilemeyiz. Kuşkusuz bunun yorumu okuyucuların hayalî düşüncelerine yöneliktir. Livaneli, Thomomas More’den biraz farklı olarak sakin insanların yaşadığı adaya darbeci bir başkanın emekliliğini geçirmek üzere gelişiyle gelişen olayları, insanların yaşantılarını alt üst etmesi ve darbeci politikasını uygulamaya koymasıyla gelişir… Yazar burada ütopik bir ülkede yaşanan olayları alegorik bir anlatımla verirken politik ve kişisel ihtirasları, düzenin bozulmasını da gözler önüne seriyor…
Thomas More ve Zülfü Livaneli’nin bu iki eserinin üzerine okuyucularımdan birinin gönderdiği bir öykü sözcüğün tam anlamıyla cuk oturdu. Seçim kampanyası isimli bu fıkrayı sizlerle paylaşırken içerisinde geçen isimleri değiştirerek biraz daha ütopik yapmaya çalıştım…
Ünlü bir siyasetçiye her fani insana nasip olacağı gibi bir gün emri hak vâki olmuş. Ebedi âlemde Cebrail tarafından karşılanmış. Cebrail O’na: şöyle demiş;
-Hoş geldiniz!.. Öncelikle küçük bir sorunu birlikte çözmemiz gerek. Burada ender olarak sizin gibi bir büyük (!) görüyoruz ve sizi nerede barındıracağımız kesin değil. Edebi âlemi yöneten, sizin konumunuzdaki kişilerin bir gün cennette, bir gün de cehennemde geçirmenizi istiyor. Daha sonra sonsuza kadar kalacağınız yeri siz seçeceksiniz.
-Bana sorarsanız ben kararımı verdim bile… Cennette kalmak istiyorum.
-Üzgünüm, bizim kurallarımız dünyaya pek benzemez, kurallar kesindir. Bizi yönetenin emirlerine uymak zorundayız.
Cebrail ile ünlü kişi arasındaki bu konuşmadan sonra O’nu cehenneme götürür. Cehennemin kapısı açıldığında içeride yemyeşil bir golf sahası ile karşılaşılır. Bulutsuz gökyüzünde güneş parlamaktadır. Hava yirmi beş derece sıcaklıktadır. Uzakta golf sahasının görkemli binası görülmektedir. Binanın önünde ise ismi bazı çevrelerde çok sık geçen, adı ulemaya çıkmış biri ile bazı tanınmış kişiler vardır. İçlerinden bazıları din bezirgânlığı yapmış olanlar, çeşitli dalaverelere adı karışanlar da vardır… Kısacası belirli kesimin tüm ünlüleri buradadır. Bütün bu iyi insanlar (!) mutlu, sevinçli bir yüzle ve Avrupa markalı pahalı giysileri içerisinde eğlenmektedir. Yeni geleni görünce hemen onu karşılamaya koşarlar, sarılıp öperler. Sonra da geçmişte yaşanan anıları birbirlerine anlatırlar, bu arada yaptıklarından nadim olup, günah çıkaranlar da vardır…
Şeytan buzlu içkiler ikram eder. Yeni gelen içkiyi alıp almamakta tereddüde düşerse de eski arkadaşları “Al iç seni rahatlatır” der. Bunun ismi buzlu margarita…
-Ya ben içmemek için yemin etmiştim.
-Oğlum burası adı üstünde cehennem iç rahatla. Burada sakınmadan her şeyi yiyebilir içebilirsin. Şimdiden sonra her şey daha iyi olacak…
Yeni gelen içkisini içer ve daha sonra Şeytanı daha sempatik bulmaya başlar. Oysa dünyadayken onun ile ilgili hiç de iyi düşünmemişti… Şeytan çok naziktir, hoş fıkralar anlatmakta, şakalar yapmaktadır… Bütün bunlar olup biterken zamanın nasıl geçtiğini anlamaz çok da güzel eğlenmiştir. Nihayet cehennemden gitmenin zamanı gelmiştir. Bütün eski dostlarının ellerini sıkar ve kendisini bekleyen asansöre biner. Cebrail onu yarıda asansörün kapısında beklemektedir…
-Şimdi göğün güzelliğini görme zamanı geldi. Bir günlüğüne cennete gidiyoruz.
Cennette bir zamanlar fikirlerine karşı çıktığı ünlü siyasiler, dünyaya gelen ender insanlardan olan yurdunu korumuş, devrimler yapmış O büyük insan oradadır. Ayrıca ülkenin büyük şairleri, düşünürleri, yazarları da oradadır. Bu güzel insanlar paradan maldan mülkten çok önemli konulardan, tarihten, edebiyattan, müzikten söz ediyorlardı. Yeni gelene tevazu gösterdiler. Tek kötü söz söylemediler, hele hele onun vaktiyle söylediklerini hiç gündeme getirmedikleri gibi ağızlarına bile almadılar. Kaba şakalar ise hiç yapmadılar. Yemek, kulüp binasında mütevazı bir salonda yenildi. Bu insanların hiçbir zaman zengin olmadıklarını, dünyada kendi yanında olanlardan farklı olduklarını o zaman anladı. Dünya nimetlerinin farkında bile değillerdi, ellerinin tersiyle o nimetleri bir kenara itmişlerdi.
Nihayet gün biter ve Cebrail gelir:
-Evet, şimdi karar vermek zorundasın…
O ise hiç düşünmeden yanıtını verir:
-Güzel, hiç böyle düşüneceğimi, böyle bir karar vereceğimi dünyadayken bana söyleseler inanmazdım. Cennet enteresan ama ben cehennemde eski dostlarımın yanında olmak istiyorum. Orada kendimi çok daha rahat hissedeceğim…
Cebrail, ona asansöre kadar eşlik eder ve cehennemin kapısından içeri girdiğinde kendisini vidanjörlerin boşalttığı ve endüstriyel atıkların bulunduğu, yanmış, kıraç bir ovanın ortasında bulur. Arkadaşlarını gördüğünde şaşkınlığı bir kat daha artar. Hepsi zincirli, prangalıdır ve kara renkli torbalara çöpleri toplamaktadırlar. Bu arada bazıları acıdan inlemekte, başlarına gelenlerden şikâyet etmektedirler. Elleri ve yüzleri kirden simsiyahtır… O sırada şeytan gelerek elini omzuna atar, gördükleri karşısında şok geçiren yeni gelen mırıldanır:
-Anlamıyorum dün geldiğimde burada bir golf sahası ve kulüp binası vardı. Istakoz ve havyar yemiş içki içip sarhoş olmuştuk. Tavşanlar gibi sıçrayıp oynamış deliler gibi eğlenmiştik. Şimdiyse pisliklerle dolu bir çölün içerisindeyim. Her şey sefil…
Şeytan bakar ve kulağına der ki;
-Dün senin seçim günündü. Seçim kampanyası vardı; bugünse sen bize oyunu verdin!...
Kıssadan hisse bir ütopya öyküsü de bundan başka olamaz!..
erdemyucel2002@hotmail.com
Bravo. Cehennemin en inandırıcı, en rasyonel tanımı
Sevgili üstat, gerçekten güzel bir fıkra olmuş. T. More'un ünlü Ütopya yapıtı hala günümüzde bile ütopik sorularla muhataptır. Ünlü Romalı siyasetçi ve hukukçu Gaius Graghus "Politika, sorunlara çözüm bulma sanatıdır. Sorunları çözmek için izlenen yola politika, izleyicilere de politikacı denir." der. Bu bağlamda, politikacıların asıl görevleri yeni sorunlar yaratmak değil, mevcut sorunları çözmek olmalıdır!