Ötedenberi merak ettiğim konulardan birisi de, yazılı ve görsel basınımızdan kaçımızın memnun olup olmadığıdır. Son yıllarda her şeyi halkın görüşüne sorma gibi bir durum ortaya çıktı. Bu konuda bir referandum yapsak ve topluma böyle bir soruyu yöneltsek acaba nasıl bir yanıt alırız? Yalnızca bir farkla; bu soruyu gazete kitap alışkanlığı olanlara sormalı diye düşünüyorum. Herkese sorsak yine konu komşuya, eşe dosta sorarlar işin içinden çıkılmaz ve sağlıklı bir yanıt alamayız.
Benimki ütopik bir düşünce…
Türkiye en azından 10-15 yıldır büyük bir değişim süreci içerisine girdi. Gazeteciler de kendi aralarında tartışıyorlar; ne oluyoruz, nereye gidiyoruz gibisinden.Tabi, havanda su dövmekten öteye gidilmiyor!..
Merak edenlerimiz mutlaka vardır; bu konuyu araştırmışlar, incelemişlerdir; Osmanlıdan günümüze kadar gelen basın tarihimize bakmışlardır. Geçip gitmiş o güzel basın günlerinde gazetelerin patronları, yayın yönetmenleri ve emir kulu olmayan yazı işleri müdürlerinin hepsi çekirdekten yetişmiş gazetecilerdi. Onların çoğu muhabir olarak işe başlamış, gazetelerin mutfağında pişe pişe, yetenekleri doğrultusunda yüksele, yüksele en tepeye yerleşmişlerdi. Kısacası yazıdan çiziden anlayan, eğilmeden bükülmeden gazetesini yöneten, yazarlarını tanıyan, yayınlamadan önce tüm yazıları okuyan insanlardı…
Köroğlu’nun meşhur sözüdür; delikli demir icat oldu, mertlik bozuldu!..
Bizim basınımızda da gazete sahiplerinin ve üst düzey yöneticilerinin yerlerini iş adamları alınca bizde de mertlik bozuldu…
Çağımıza uygun gazete patronları (!) kendi açılarından belki de haklılar; asıl işleri ihale. Başka bir deyişle hükümetten destek alıp işlerini yürütmeye çalışıyorlar. Ellerindeki gazete veya televizyon kanalları bir yanlış yaparsa hemen kulaklarını çekenler oluyor. Onlar da emirleri altındaki gazetecilere yükleniyorlar. Günümüzde işin gereği sanırım böyle!..
Gerçek gazete patronu olmak, eskiden öyle kolay değildi. Bir takım engeller aşılarak gelinirdi. Onlar çıkar ilişkilerini bir tarafa atarak, gazetesini çocuğu gibi yaşatmayı ister, büyütmeye çalışırlardı. Sanırım ben bu konuda biraz kendimi şanslı sayarım öyle patronlarla da çalışmıştım.
Bugün yazılı ve görsel basına bakıyorum; bir gurup iktidardan yana, bir grup cemaatçilerden yana, bazıları kayyumun elinde… Geriye ne kaldı? Cumhuriyet, Sözcü ve Aydınlık…
Eskiden gazetelerin baskı sayısını arttıran köşe yazarları vardı. Okur-yazar takımı onlar için o gazeteyi alırdı. Biraz eski yıllara ineyim; Demokrat Parti döneminde Son Havadis, Zafer, Demokrat İzmir iktidardan yana, Cumhuriyet ile Ulus da muhalefetten yana yayın yaparlardı. Onların dışında kalanlar ise objektif olmaya çalışırlardı. Okuyucu da ona göre gazetesini seçerdi.
Bugün öyle mi?
İsmi ne kadar tanınmış olursa olsun, artık patronlar köşe yazarlarının veya araştırmacıların yazdıklarıyla ilgili değiller… Köşe yazarlarından ötürü patron zılgıtlanırsa, onlar da yazarını birkaç defa ikaz ediyor, sonra da kapının önüne koyuyorlar. Eskiden bir gazeteden ayrılan ünlü bir yazarın, hemencecik yeni bir gazetede yazmaya başlaması işten bile değildi.
Bugün öyle mi?
Günümüze bakıyor, hayret ediyorum; bazılarının işine gelmediğinden olacak öyle isimlere güle güle denildi ki, şaşmamak elde değil. Örneğin gerçek bir araştırmacı yazar olan Uğur Dündar… Gazeteci bir aileden gelen, çok iyi birikimi olan akademisyen Mehmet Altan’ın da iktidardan yana yazdığı yazıları unutuldu ve bir kalemde silinip kapının önüne konuldu. Onlardan önce ben istifa ettim diyorsa da laf-ı güzaf!.. Daha önce de aynı akıbete Emin Çölaşan, Necati Doğru ile Bekir Coşkun uğramıştı. Şimdilerde Çölaşan ile Doğru Sözcü’de Coşkun da Cumhuriyet’te yazılarını sürdürüyor. Ne var ki, ortada kalacak gazetecilere ne Cumhuriyet’in, ne Sözcü’nün ve ne de Aydınlık’ın kucak açacak halleri yok. O gazeteler sermaye gruplarına sırtlarını dayamamışlar, kısacası etleri ne butları ne!?..
Köşe yazarlarının ikaz edilmesinin birkaç yolu vardır. Önce sözlü olarak ikaz edilirler, sonra günlük yazılarının sayısı azaltılır, ön sayfalardan arka sayfalara taşınırlar, Kızım sana söylüyorum damadım sen anla örneği… O da fayda etmiyorsa, ellerine bir kâğıt tutuşturulup, şimdiye kadar yaptığı hizmetlere teşekkür edilir, yeni görevinde başarılar dilenir. Hepsi o kadar…
Bence bir yazar patronun esiri olmamalı, bildiğini, inandığını yazabilmeli…
Yazmak özveri, birikim ve kültür işidir ama günümüz basınına bakıyorum bir zamanların cevval kalemleri şimdi etliye sütlüye karışmadan fıkralarla, havadan sudan, sade suya tirit yazılarla vaziyeti idare ediyorlar. Halk böyle istiyor sözünün ardına gizleniyorlar. Oysa onlar da bal gibi biliyorlar ki, okuyan, düşünen okurlar böyle istemiyor. Yazılanlardan ötürü bazı gazetecilerin başına gelmedik kalmıyor, okuyucusu da vah vah yazık oldu deyip geçiyor…
Aslında, etliye sütlüye karışmayanlar, yağ kokan yazıları yazanlara da hak vermemek elden gelmiyor; ne yapsınlar, geçim derdi…
Basınımızın bu hale gelmesinde kim kabahatli?
Sanırım meselenin özü de bunun yanıtında…
Geçtiğimiz günlerde İletişim Fakültelerinde ders olarak okutulacak bir olay yaşanmıştı. İsim vermek istemiyorum, bilen biliyordur; bir gazetenin kısa bir süre öncesi patronları el değiştirmiş, iki patron ortaklaşa gazeteyi satın almıştı. Sonra patronlar çıkar ilişiklerinden olacak birbirlerine düşmüş, çekişme yargıya taşınmıştı. Gazetenin köşe yazarları da feryat figan bu olayı sütunlarına taşımışlardı. Kısacası basın tarihimizde bir ilk yaşanıyordu. Patronların ikisi de ülkenin tanıdığı isimlerdi. Biri diğerini gazeteyi almadan önce taahhüt ettiği parayı vermiyor diye şikâyet ediyor, diğeri de benim haberim olmadan nasıl ödeme yapar diyordu. Meğer gazetede çalışanların ücretlerini patronlardan biri ödüyormuş, patronları ise gazetede gören yokmuş!..
Köşe yazarları da bu sorunun tesadüf olmadığını, amaç gazeteyi batırmak mı diye yazılarında birbirlerine soruyor, okuyucunun bilgisine sunuyorlar!..
Kısacası bazı şeylerde olduğu gibi basında da bir şeyler ucuzladı. Daha doğrusu sıradanlaştı. Anlaşılan toplumu kucaklayan, daha güzele daha iyiye gitmek isteyen basın kalmadı. Bunun en tipik örneklerini televizyonlardaki vıcık vıcık konuşmalarda, açık oturumlardaki tartışmalarda görmüyor muyuz? Hemen her açık oturumda bir arpa boyu ilerlememiş, kendisini geliştirmeyenleri, birilerine yaranmak uğruna kişiliklerini yitirenleri ibreti âlem için izlemiyor musunuz? Belirli sınırlar içerisinde kalan, özgür düşüncelerini yansıtamayanların tartışma programlarında ne işleri var diye mutlaka düşünüyorsunuzdur…
erdemyucel2002@hotmail.com
BARUT Kardeşimin haklı serzenişleri bazı anımsamalarıma neden oldu. Turgut Özal'ın başbakanlığı döneminde görevim gereği başbakanlık lojmanına girip çıkmışlığım vardır. Oturma odalarının bir köşesinde sayfaları açılabilen büyük boy pano dikkatimi çekmişti. Bir fırsatını bulup pano sayfalarını karıştırdım. Kendisi hakkında sadece müspet değil, menfi, hatta kendisiyle alay eden karikatür ve yazıları kesmiş ve panoya yapıştırmıştı. Rahmetli böylesine hoş görülü bir insandı. ''Turgut Nereye Koşuyor'' kitabının da üzerine gitmediğini anımsıyorum. Belki de eskilerin tabiriyle ''Şüyuu vukuundan beter'' olur düşüncesindeydi. Bu günlerde bu kabil bir kitabı yayınlama cesareti göstereceklerin başına neler geleceğini düşünelim. 50-60 yıl evvelki basın da ''bulunmaz Hint kumaşı'' değildi. Yazarlar birbirleriyle söz düellosuna girişirler, çok zaman edep ve terbiye sınırlarını aşarlardı. Örneğin Peyami Safa, Doğan Nadi için ''Beyni alkole batırılmış sünger'' demiş, o da ''Senin ne korkak adam olduğunu çamaşırcın bilir'' gibi bir cevap vermişti. Erdem Üstat o günleri iyi hatırlar; belki bir gün başka anıları da yazar. Saygılarımla...
bir yazar patronunun esiri olmamali bildigini inandigini yazmali Bir patronu olan yer bir calisani olan yerdir bir is yeridir Zamanimizda her is yerinin düzenli calismasi icin kural kaideleri vardir bunlar calisma bakanligi vs kurumlarca belirlenmistir uygulmasi istenmektedir ve kontrolu yapilmaktadir (bizde bu sistem calisiyor calismiyor ayri konu)ayrica patronda bu yasalara uymasi gerekmektedir maalasef bizde patronlar kendi kaflarina göre takilirlar ali kopran bas koparan olmamali olamazlar (bizde gliba cok böyle)bir yazar bildigini inandigini yazmali derken bende derimki o yazarin bildigi inandigi bir baskasinin bildigi inandigi olabilirmi uzun lafin kisasi herkez kafasina göre bir is yerinde takilirsa netice ne olur bence tirz olur Kusuruma bakmayin ama bizde tv.basin vs. dingili cikmis bir araba gibi bunun neticesinde bir hasta toplum ortaya cikmakta bunu bastkililerde kavga ede ede pekistirmektedir ne demisler azi zarar cogu zarar ortasi karar bu ortayi bulmak sart bizde bu noksan bu noksanlikta yasalarda yasa bu gün yeni cikti beyaz artik kara oldu herkez beyaz kara diyecek sasiran olacak bunu makül karsliyacak Alman marki öldü Euro. dogdu bir allahin kulu Euro "ya mark demiyor Bizde bilmem kac sene oldu sifirlar atildi hala okumusu okumamisi milyar konusuluyor böyle bir lackalik disiplinsizlik olmali mi olmalimi herkez bildiginimi demeli yoksa buna 1 .00 tl mi demeli
Hocam ellerine saglik"Türkiye acisindan cok önemli bir yazi olmus.Evet ne yazik,ki bircok büyük patronlarin gazetesi artik okunacak pek dogru dürüst bir yazari yoktur.Onlarda kimler oldugunu düsen tirajlarindan biliyorlardir.Gazeteci bir Milletvekili kadar dokunmazligi olmasi lazim.Yaliniz dikkat edin gazeteci demisim,egitimini almis belgeye dayali yazilar yazan olmalidir.
Bugün,kü gazeticilerin cogu,gecim derdini düsündügünden dolayi,patronunun sözünden disari cikmamaktadir.Ben buna gazeteci demem.Gazeteci belgeye dayali dik durup gezerek inceliyerek yazmali. Koltuktan internet sitelerini gezerek inceleyip kendi kafasina uydurarak yazanlar gazeteci olamaz.Her Hükümetin iyi ve kötü dönemleri vardir,Bunlari,da kamu oyuna gazeteci belgeye dayanarak korkusuzca yazmalidir.
Yazarsam basim belaya gider derse itibar görmez duruma düser.Gazete patronlari,da birbirlerine tavsan misali küsmüsler.Hani tavsan dagdan küsmüs dagin haberi yok misali.Birbirleri ile tiraj gibi yarisir durumdadirlar,hic biri ben ne yapiyorum demez,bak ne yaptim deyip övünürler.Yani kamuoyunu aydinlatacaklarina uyutmaya calisiyorlar.Aslinda kolunun varamiyacagi yere hoplayip uzanmiyacaksin.
Yukarda demek istedigim,iktidar partiyle is yapmak icin kredi aliyorsan o zaman iktidar yanlisi yazilar yazman lazim.Onada halk inanmaz ve senin gazeteci yazarlara itibar etmez.Ha burda meshur bir söz vardir,dogru söyleyen dokuz köyden kovarlar.Buda ne yazik,ki bir cok gazetecimizi mahkum duruma düsürüyor.Eger belgeye dayali gazetecilik yapanlara Cumhuriyet Savcilarimiz takip edip arastirip üzerine gidilse,inanyorum,ki Türkiye Cumhuriyeti bir kat daha büyük olurdu saygilarimla.
Değerli üstadım,
Ben asıl sorunu şöyle görmek istiyorum: Köşe yazarları, hangi dönemde olursa olsunlar, köşelerinde, kendi padişahlıklarını ilan edebiliyorlar. Hedef olarak gördükleri kişileri acımasızca linç edebiliyorlar. Bu tutum; çoğu kez bağlı oldukları gazetenin patronundan bağımsız olabiliyor.
İsim vermekte sakınca görmüyorum. Emin Çölaşan. Bu sayın yazar, iktidarı döneminde, bu ülkenin önemli reformist siyasetçilerinden Turgut Özal ve ailesini hedef almıştı. "Turgut Nereden Koşuyor? " adlı kitapı çok sayıda baskı yaptı. Çünkü BBG evi zihniyetiyle yazılmıştı. Okurlar; ailenin tüm özel hatına tanık oluyordu. Allahın bir tek kulu çıkıp da, o kıtabın etik dışı oluşunu tartşmadı. O kitap bir çirkinlikler manzumesiydi. Kitap aleyhine düşüncesi olanların bir kısmı da, o vakitlerde gücünün zirvesinde olan Çölaşan'ın, kendilerine karşı da çirkinleşeceği düşüncesiyle seslerini çıkaramadılar.
Her kesim, ya da siyasi yan, hatayı yapan kendisinden biri olunca görmemezlikten gelebiliyorlar. Bu da ayrı bir etik sorun.
Herkesin, ya da yine bu tarfın göklere çıkardığı Uğur Dündar'ı ele alalım. Allah aşkına, bir medya mesubu sorgu hakimi gibi röportaj yapabilir mi? İnsanların özel hayatlarını ölçüsüzce didikler mi? Bir insan onun yüzünden intahar etti. O insan, kötü olabilir, toplumun değerler ölçüsüne ters işler yapabilir. Bırakın o kişi ile ülkenin mahkemeleri uğraşsın. Çoğumuz; önümüzde doğru modeller olmadığı için yapılanları, ya da yaptıklarını "kahramanlık" olarak görüyorduk.
Bekir Coşkun ne söylüyordu Allah aşkına. Köşesinden insanlara küfür etmek, onları aşağılamak yazarlık mıdır?
Ben partonunun dümen suyunda giden köşe yazarlarını tartışmaya değer görmüyorum. Ne kadar kalıcı olabilirler, adlarını tarihin hangi sayfasına yazdırabilirler, bunu tarih gösterecektir. Ama bunlarla birlikte, köşesini engizisyon ve linç aracı olarak gören yazarların da, daha yaşarken, tarihin çöplüğüne gömüldüklerini görüyoruz.
Gazetecilik dışındaki mesleklerde de, bilgisini ve emeğini egemenlere satanlar olmuştur. Bunu sadece gazeteciler maal etmek çok da hakkaniyetli olmaz düşüncesindeyim.
Hiç bir maddi karşılık almadığı halde bir ideolojinin esiri olan köşe yazarları olabiliyor. Tek bir pencereden dünyaya bakmaktan gözü körleşen ve bu yüzden objektifliğini yitirmiş köşe yazarlarının esareti, patron esaretinden farklı mı?
Halkın ve ülkenin ne istediğine gözü kapalı, gece gündüz asker avukatlığı yapan köşe yazarlarına ne demeli? Ülkenin kalkınıp gelişmesinin önüne, "iç düşman" korkusunu yerleştirerek, askerin hegemonik yapısını sürdürmesi için çaba gösteren köşe yazarlarının, bir medya patronuna kalemini satmış bir köşe yazarından etik olarak bir farkı var mı?
Erdem Üstadım, biz neyi tartışıyoruz? Bu ülkede askeri darbeleri meşru gösteren köşe yazarları var. İleride tarih yeniden yazıldığında, genç kuşaklar; asker ve darbe savunucularının, medya patronlarına kalemlerini satanlardan hiç de geri kalır yanlarının olmadıklarını görecekler.
Saygılarımla. K. Mükremin BARUT