23
Mart
2026
Pazertesi
ANASAYFA

Cumhurbaşkanlığı seçimleri üzerine

Cumhurbaşkanlığı seçimleri daha seçim günlerine dört aya kala hatta çok daha öncesinden kanımca çok anlamsız bir tartışmaya zemin oluşturmuş bulunmaktadır. 

Önce meseleyi daha anayasal/hukuksal, daha sonra da siyasi zeminde tartışmanın faydası olacağını düşünüyorum.
Türkiye Cumhuriyeti anayasal anlamda parlamenter rejimle yönetilen bir ülkedir. 

Parlamenter rejimlerde cumhurbaşkanları bir ölçüde sembolik görevleri haizdirler, yetkileri asla siyasi sürece doğrudan müdahale edebilecek kadar değildir. 

Bu temel gerekçeye dayanarak da cumhurbaşkanlarını parlamenter rejimlerde, aynen bizde olduğu gibi, parlamentolar seçerler. 

Parlamento tarafından değil de doğrudan halk tarafından seçilen cumhurbaşkanlarının halkın doğrudan seçiminden aldıkları siyasi güçleri parlamenter rejimin mantığı ile bağdaşmayacağından bizim tür rejimlerde cumhurbaşkanını halkın seçmesini talep etmek çok anlamlı durmamaktadır. 

ABD başkanlık sistemi ile, Fransa yarı başkanllık sistemi ile yönetilmektedirler ve bu ülkelerde güçlü cumhurbaşkanlarını halk doğrudan seçer zira sistemin mantığına göre başkanlar bir dizi konuda tek yetkililerdir. 

Örneğin bir yarı başkanlık sistemi olan Fransa’da devletin dış siyasetinden yaklaşık tümü ile cumhurbaşkanı sorumludur, dışişleri bakanları adeta sekretaryal görev yaparlar. 

Bizde sistemin parlamenter bir sistem mi, yoksa başkanlık sistemi mi olması gerektiği hep tartışılmış, daha da tartışılacaktır ve bu tartışma çok da anlamlıdır. 

Daha az anlamlı olan ise temel rejim tercihi olarak parlamenter bir sistemi tercih etmiş bir ülkede ve anayasal sistemde, cumhurbaşkanının, TBMM tarafından seçilmesine rağmen bu kadar çok yetki ile donatılmış olmasıdır. 

Siyasetin ve hukukun mantığı yetkinin olduğu yerde sorumluluğun da olmasını gerektirir oysa bizde cumhurbaşkanları tüm üst düzey yargıyı ve üniversite sistemini kontrol edebilmekte, onayları olmadan genel müdür bile atanamamakta ama siyasal ve hukuki anlamda, ihaneti vataniye hariç, sıfır mertebesinde sorumluluk sahibidirler. 

Kanımızca yapılması gereken iş son derece basittir. 

Ya cumhurbaşkanlığı makamının yetkileri olağan bir parlamenter sistemde olması gereken yere çekilecektir ya da cumhurbaşkanını halkın doğrudan oyla seçmesine izin verilecek ama bu durumda da yetkileri ve sorumlulukları artırılacak ve böylece bir tür yarı başkanlık sistemine adım atılacaktır. 

Mevcut sistem tümü ile melez ve bir o kadar da yetki-sorumluluk paylaşımı açısından anlamsız durmaktadır. 

Yaşanan ve ileride de yaşanacağı anlaşılan anlamsız Çankaya kavgaları kanımca bu yollardan birine, sistemin netleşmesine ve iyi tanımlanmasına gidildikçe azalacaktır. 

*******************

Bugün gelinen nokta ise çok farklıdır ve siyaset maalesef ve bir kez daha hukukun önüne geçmiştir. 

Hukukun ne zaman siyasetin doğrudan ya da dolaylı yönlendirmesinin dışında kaldığını sorabilirsiniz ama bizde dönem dönem aynen bugün olduğu gibi bu ilişki o kadar görünür bir hale gelmektedir ki insanın içine sıkıntı çökebilmektedir. 

Türkiye Cumhuriyeti Mayıs 2007 başında 11. Cumhurbaşkanını seçecektir. 

Geçmiş on cumhurbaşkanından biri Atatürk’tür ve kendisini tahlil dışı tutar isek geriye kalan dokuz cumhurbaşkanından dördü (İnönü, Bayar, Özal ve Demirel) parti genel başkanlığından bu makama çıkmışlardır; dört cumhurbaşkanı ise askerdir (Gürsel, Sunay, Korutürk, Evren) ve bunların ikisi (Gürsel ve Evren) doğrudan askeri darbe sonucu bu göreve gelmişlerdir. 

Son Cumhurbaşkanı ise yüksek yargıdan gelmiştir. 

11. Cumhurbaşkanı’nın ise yine bir parti başkanı, AKP Genel Başkanı Sayın Erdoğan’ın olma ihtimali mevcuttur ve bu ihtimal sistemi alt-üst etmeye yetmiştir. 

Meseleye çok soğukkanlı bakmanın ülkemizin geleceği açısından büyük faydası vardır. 

Yurttaşlarımızın bir bölümünün ve bu yurttaşların TBMM’deki temsilcilerinin Sayın Erdoğan’ı Çankaya’da görmek istememeleri doğaldır, normaldir, demokrasinin vazgeçilmezidir. 

Ancak, Sayın Erdoğan’ı Çankaya’da görmek istememek, Sayın Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasını istemiyorum demek başka şeydir, Erdoğan Çankaya’ya çıkamaz demek başka şeydir ve bu ilk talep ne kadar demokrasi ile uyumlu ise ikinci ve son talep de demokrasinin ruhuna o kadar aykırıdır. 

Anayasa’nın 101. maddesi kimin cumhurbaşkanı olabileceğini, kimin de olamayacağını anayasal hükme bağlamıştır. 

Bu maddenin dışında koşullar tanımlamak demokrasinin ruhu ile bağdaşmaz zira bu tür anayasa dışı koşul tanımlamaya kalktığınız zaman bu koşulların ne olacağı ve bu koşulların kimin tarafından konulacağı konuları havada kalmaya mahkumdur. 

***************
Son günlerde Cumhuriyet eski Başsavcısı Sayın Kanadoğlu’nun ortaya attığı tezler çok tartışılacaktır. 

Ancak, Sayın Kanadoğlu’nun ortaya attığı görüş mantıksal olarak çok önemli boşluklar içermektedir. 

Sayın Kanadoğlu’nun görüşü egemen olur ise bu görüşün mantıksal uzantısı cumhurbaşkanlığı seçim dönemlerinde TBMM’nin üçte biri artı bir milletvekilinin TBMM’yi fesih hakkını kabullenmek gerekmektedir ve bu hak da çok anlamlı durmamaktadır. 

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar bakalım daha ne kadar anlam düzeyi kuşkulu öneri ile karşılaşacağız.
Yayın Tarihi : 28 Aralık 2006 Perşembe 11:02:58


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Yılmaz Ergüvenç IP: 212.253.11.xxx Tarih : 8.01.2007 11:36:31
Sevgili Teoman. Suç, bu çocukların değil. Türk eğitim sistemi ve de geleneklerimiz şüpheciliğe yer vermeden, bilimsel metotları benimsetmeden her okunana inanmamız üzerine kurulmuş. Bu çocuklar da araştırma gereği duymadan, yine alıştıkları gibi fikire fikirle değil, hakaretle yanıt vermeğe şartlanmışlar. Eser Beyin soyadı, soyadı kanunundan sonra tesadüfen alınmış. Yani musevî Karakâşîlerle ilgisi yok. Baba tarafı Amasyalı bir Türk aile. Ana tarafı İstanbul'un eski bir Türk ailesi. Soyunda Osmanlı sadrazamı var. Farz et ki Musevî dönmesi olsa ne fark eder? Irkçılığın ve din bağnazlığının Ortaçağda kaldığını zannnediyorduk. Ama günümüzde de bunları gündeme getirerek gençleri etkileyenler var.

İrfan Kayacan IP: 85.103.40.xxx Tarih : 5.01.2007 18:34:47
Kim BU Bay Karakaş? Soyadından da anlaşılacağı üzere, bir sabatayist, yani yahudi -güya- dönmesi.Bizim adımıza ahkam keser.AB-ye ne kadar taviz verirsek verelim, bunu az bulur.Dikkat ettiniz mi, bütün siyonistler Türkiye'nin gerçek çıkarlarının olduğu tarafa kaymasından tir tir titrerler.Öyle ya, Türkiye Batı-Emperyalizminin paryası olmaktan çıkıp ta, gerçek şahsiyeti ile, gerçek menfaatlerinin olduğu tarafa dönerse, yani İslam Dünyası artı Rus-Çin ekseni siyonizmin dünya egemenleği emelleri zorlaşacak. Bir de kalkmış bizim cumhurbaşkanını nasıl seçeceğimize ahkam kesiyor.Yani Tayyip'i seçin demeye getiriyor.Neden acaba?Sakın Tayyip onlardan, yani siyonistlerden yaptığı hizmetler karşılığında madalya almış olmasın?

Teoman Törün IP: 88.224.129.xxx Tarih : 6.01.2007 14:03:49
İrfan Kayacan arkadaşım, Galiba Soner Yalçının "Efendi" kitabından esinlenmiş; "onomastik" dedektifliğe soyunmuşsun. Yalçın'ın bir bilim dalı olarak ileri sürdüğü bu araştırma tekniği tandansiyel (eğilimsel) bir disiplindir; yüzde yüz sonuç vermeyeceği gibi çok da yanıltıcı olabilir. Senin de isim ve soyadını ele alıp nice sonuçlar çıkarabiliriz ki sen de şaşar kalırsın; bu bir... İkincisi, benimde çoğu fikirlerinde mutabık olmadığım Sayın Eser Hoca "Anayasa hukukuna taâlluk eden bir konuda kendi anlayışına göre sakin sakin değerlendirme yapıyor; muhalefetin varsa sen de sukûnetle fikrini söyle yararlanalım. tartışma adâbına külliyen aykırı bu tutumun, öfkesi topuğunda tavrın topluma ne kazandırır? Yaygınlaşması halinde, Tanrı korusun, bizi Irak'a, Lübnan'a döndürür. Üçüncüsü: uluorta hakaret senin için risklidir; dördüncüsü: bizimle aynı toprakları paylaşan yurttaşlarımız(Musevi olsun, Sabatayist olsun, Alevî olsun vb. olsun) çeşitli unsurlara karşı çok ama çok ayıptır. Bu tertemiz gazetenin "yorum köşelerinde" de aynı düzeyi görmek hakkımızdır. Tanrı seni ıslah etsin.