23
Mart
2026
Pazertesi
ANASAYFA

Vatandaşlık, mütekabiliyet ve devlet olabilme

Geleneksel kamu hukuku metinlerinde bir milletin örgütlenmiş biçimine devlet adının verildiği yazıyor; bu tanım basit ve çok da açıklayıcı bir tanım değil ama zaten devletin tanımını da yapmak çok kolay değil. 

Bendeniz de burada devletin bir tanımını yapma iddiasında değilim ama bir örgütlenme biçimine devlet adının verilebilmesi için içermesi çağımızda zorunlu üç temel faktöre değinmek istiyorum. 

Bir örgütlenme biçiminin devlet adını taşıyabilmesi için çağımızda o örgütün farklı din ve inanç sahibi yurttaşları ile eşit mesafede durması gerekiyor, buna en genel tanımı ile laiklik ya da sekülarizm diyoruz. 

Bu örgütlenme biçiminin devlet adını kullanabilmesi için gerekli ikinci koşul bu örgütlenmenin yurttaşlarının etnik kökenleri ile de eşit mesafede durması gerektiğini; devletin tüm vatandaşların etnik kökenlerine eşit mesafede durabilmesin de anayasal vatandaşlık ya da en genel biçimi ile hukuk temelli yurttaşlık diyoruz. 

Bir üçüncü koşul da o örgütlenme biçiminin (devletin) nitelikli ve yeterli kamu hizmetini tüm yurttaşları için etkin ve adil bir vergi sistemi ile sağlayabilmesi. 

Devlet dediğimiz bu örgütlenme biçiminin çağdaş, etkin bir devlet olabilmesi için iki hukuksal, biri de daha ziyade ekonomik koşul mevcut; bunlardan biri ciddi biçimde aksıyor ise bu örgütlenme biçimini çağdaş bir devlet örgütlenmesi olarak nitelemek kolay değil.
Bu üç temel koşul ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin örgütleniş biçimini test etmeye kalktığınızda karşınıza çok ama çok ciddi sorunlar çıkabiliyor. 

Türkiye’de devletin yurttaşların dinleri ve inanç sistemleri ile eşit mesafede durduğunu söylemek pek mümkün değil; genel bütçeden finanse edilen Diyanet İşleri Başkanlığı kurumunun yapısını, öğretisini ve korunma biçimlerini (Siyasal Partiler Kanunu madde 89) bildiğiniz zaman zaten devletimizin farklı inanç sistemleri ile olan eşitlikten çok uzak ilişkisini görüyorsunuz ve bu devletin laiklik anlayışının ne menem bir laiklik anlayışı olduğunun farkına varıyorsunuz. 

Bu devletin ürettiği kamu hizmetinin niteliği ve bu hizmetin finansman biçiminin adaleti konusunda fikir sahibi olabilmek için ise bu ülkede belirli bir süre yurttaş olarak yaşamak yetiyor, daha fazla söze kanımca gerek yok. 

Gelelim üçüncü konuya yani devletin yurttaşların etnik kimlikleri ile olması gereken eşit mesafeli duruş zorunluluğuna; son zamanlarda yaşanan kimi gelişmeler sonrası bu konuda devletimizin 1923’den günümüze bırakın bir adım ilerlediğini, geriye bile gittiğini söylemek mümkün. 

Anayasamızın 66. maddesi Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı herkesin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olduğunru ifade ediyor ve anayasamızın ünlü eşitlik ilkesi tüm yurttaşların devlet ile olan ilişkilerinde eşit olmasını öngörüyor. 

Bu maddelerin de yani 66. madde ile eşitlik maddesinin ağır bir biçimde kağıt üzerinde kaldığını görmek için de bu konular üzerinde doktora tezi yazmak gerekmiyor, sıradan bir vatandaşın sıradan bir gazeteyi okuması, bir TV kanalını izlemesi yetiyor. 

Geçtiğimiz hafta, 19 Eylül günü TBMM AB 9. Uyum paketini görüşmek için olağanüstü toplantıya çağrıldı; gündem konularından biri de vakıflar konusu idi ve bu konunun tartışmaları kanımca hepimiz için çok ilginç gelişmelere sahne oldu. 

Vakıflar meselesi bildiğiniz gibi ülkemizde yaşayan gayrimüslim yurttaşlarımızın sahip oldukları ve mütevelli heyetlerini oluşturdukları vakıflar; bu vakıfların mütevelli heyetleri üyeleri zaten yasa gereği Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları yani bizim yurttaşlarımız ama isimleri Mustafa, Ahmet, Mehmet değil, Yani, Dimitri, Agop, Hayganoş vs. 

Burada çıkan tartışma bu vakıfların taşınmaz edinmeleri ve 1936’dan sonra el konulmuş olan taşınmazlarının iadeleri ile ilgili yani uygulamanın mütevelli heyetleri üyelerinin isimleri Mustafa,Mehmet olan vakıflar ile aynı çizgiye getirilmesi. 

TBMM’ye biraz da AB’nin dürtüsü ile ile gelen yasa tasarısının özü bu ama ana muhalefet partisi CHP bu tasarıya itiraz ediyor ve Batı Trakya müslümanlarına orada yapılan kimi haksızlıkları hatırlatarak “mütekabiliyet” yani karşılıklılık ilkesinin uygulanmasını istiyor. 

Uluslararası hukukta karşılıklılık ilkesi biraz şöyle bir ilke: Örneğin Finlandiya devleti kendi toprakları üzerinde Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının taşınmaz edinmelerini kısıtlıyor ise biz de kendi topraklarımız üzerinde Finlandiya vatandaşlarının taşınmaz edinmelerini, konu işimize geliyor ise ya da yaptırım amaçlı sınırlandırabiliriz, mütekabiliyet budur. 

Oysa, vakıflar yasa tasarısı nedeni ile CHP’nin talep ettiği mütekabiliyet bizim kendi yurttaşlarımız, gayrimüslim yurttaşlarımız üzerinde yaptırım talep ettiğimiz bir mütekabiliyet ve kanımca böyle bir saçmalık dünyada hiç yaşanmamıştır.
 
Çağdaşlık, laiklik gibi ilkeleri kimselere bırakmak istemeyen bir siyasal partinin, CHP’nin, laik bir devlette, vatandaşları dinlerine, etnik kökenlerine göre ayırım yapan bir mütekabiliyit talebinin arkasında durması gerçekten çok acı. 

En az bunun kadar acı olan bir durum da devletin çeşitli kurumlarının da bu talebe sahip çıkmaları ve böylece devletin temel ilkesi laiklik ilkesini birinci elden, üstelik laiklik, çağdaşlık haykırışları altında iğfal etmeleri. 

Bugün bakıldığında Türkiye Cumhuriyeti temel kamu hizmetlerini yerine getirmede zorlanan ama daha önemlisi vatandaşlarına din, inanç ve etnik köken bakımından eşit duramayan bir örgütlenme ve zihniyet içerisindedir ve bu son duruma yani laiklik ve yurttaşlık anlayışının bu ölçüde zedelenmesinde sözde laiklik ilkesi savunucuları ön planda gelmektedirler.
Yayın Tarihi : 26 Eylül 2006 Salı 13:08:20


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?